19 Kasım 2017, Pazar
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Deneme / Aç Sınıfın Laneti ve Benim Sınıfım
Aç Sınıfın Laneti ve Benim Sınıfım

Aç Sınıfın Laneti ve Benim Sınıfım

Ders ve öğrenme arasındaki ilişki nedir? Ders gerçekten öğretir mi, yoksa öğrenmeye kapı mı aralar? Yoksa öğrenmeye set mi çeker? Ders derken üniversitede verilen dersi kastediyorum. Bu bağlamda öğrenme dediğimiz şey tam olarak nedir?

TDK sözlüğü, dersin ilk anlamını “öğretmenin öğrenciye belirli bir sürede verdiği bilgi” olarak açıklıyor. (Bence eksik. Dizgesel bilgi denmeliydi.)

Üniversitede bir ders neleri içermelidir? Bilgi? Deneyim? Düşünce? Eleştiri? Yaratıcılık? Kanımca bu ders (hele bir tiyatro bölümünde veriliyorsa) hepsini aynı anda içermelidir. Çünkü öğrenmenin gerçekleşebilmesi için hepsine ihtiyaç vardır. Peki öğrenmenin ölçütü nedir? Ya da öğrenme ne zaman gerçekleşmiş sayılır? Aslında tam olarak sormak istediğim soru şu: Ne zaman öğrenmiş sayılabiliriz?

Bütün bunlardan söz ediyorum, çünkü son Çağdaş Tiyatro Metinleri dersimde şaşırdım kaldım. Shepard’ın 1976’da, otuz üç yaşındayken yazdığı, ilk kez 1977’de Londra’da Royal Court’ta sahnelenen[i] ve diğer parçaları Gömülü Çocuk ve Vahşi Batı oyunlarından oluşan üçlemesinin ilk oyunu olan Aç Sınıfın Laneti, benim birkaç yıldır vermekte olduğum Çağdaş Tiyatro Metinleri adlı dersimde işlediğim ilk yapıtlardan.  Bu ders iki yarıyıl sürüyor ve birinci yarıyılda yabancı, ikinci yarıyılda yerli oyunlarla ilerliyoruz.

Oyun, merkezine aldığı, 70’lerin Amerika’sında taşrada yaşayan çekirdek aile üzerinden, kapitalizmin orta sınıf üzerinde yarattığı yıkımı dramatik tiyatro kalıplarını kullanarak irdeliyor. Özellikle biçiminin epeyi eskidiği de söylenebilir. Fakat benim sorunum biçimden çok içerikle.

Bu yıl bu oyunu işlerken öğrencilerin dikkatinin oldukça dağınık olduğunu gözledim. Biraz bu nedenle, biraz da gerçekten merak ettiğim için onlara tüketimle ilişkilerini sordum. Mesela, durup dururken kendilerine yeni bir şeyler almaktan hoşlanıyorlar mıydı? Evet. Neredeyse bütün sınıf mümkün olduğunca üstüne başına birşeyler alıyordu gerekmese de. Bundan da mutlu oluyorlardı. Peki daha büyük şeyler? Mümkünse ona da evet! Mesela iyi bir telefon. Adres yönlendirmesi de varsa süper! Özetle, sınıfıma göre para varsa durmadan bir şeyler almanın pek bir sakıncası yoktu.

Hayrettin Karaca’yı örnek verdim. Hani meşhur kırmızı kazağını yirmi küsur yıldır giyen TEMA Başkanı Hayrettin Karaca’yı. Yeni kazak almamasının en önemli sebeplerinden biri, “yeni”nin dünyanın bir yerlerinde ekolojik döngüden bir şeyleri eksiltmesi. Bu sefer öğrenciler de uç örnekler vermeye başladılar. Bazı ülkelerde kentlerden uzakta, en azından kıyısında yaşayan, kentsel hiçbir altyapıdan yararlanmayıp kendi enerjilerini güneşten, rüzgârdan yararlanarak üreten, doğal olarak beslenen, giyinen, barınan marjinal gruplar vardı. Peki bu tarz bir yaşam onları mutlu eder miydi? Hemen hemen hiçbiri bu soruma cevap vermedi.

Oyundaki aile, aslında evi, toprakları, arabaları, hayvanları olan bir aile. Fakat  hepsi de  psikolojik olarak öylesine bir açlık yaşıyorlar ki, ne birbirlerinin ne ellerinde olanın değerini biliyorlar. Derken devreye toprak spekülatörleri de giriyor, sonra yakınlardaki bir barın sahibi ve karanlık adamlar. Hoş, bu ailenin çöküş için onların yardımına pek ihtiyacı da kalmamıştır ya. Daha ilk sahnelerden itibaren şiddetin çeşitli biçimleriyle tanışıyoruz; aile üyelerinin birbirlerine, evlerine, başka canlılara, dünyanın tümüne karşı kullandıkları şiddetle. Kırılan kapı, parçalanmak üzere bir yıl boyunca ev hayvanı olarak beslenen tavuk, önce canlı sonra ölü kuzu, Wesley’in kızkardeşinin eskizlerinin üzerine işemesi, sevgisizlik, ilgisizlik, vurulan at, havada dövüşen kartalla kedinin hikayesi, en sonunda Emma’nın korkunç ölümü! Şiddet olunca yıkım da kaçınılmazdır haliyle… Peki ne istiyordu bu anne baba kız evlat ve erkek evlattan oluşan, aslında pek bir eksikleri de  olmayan orta alt sınıf Amerikan ailesi? Ne istiyor da olmuyor? Nedir bu şiddet ve mutsuzluğun kaynağı?

Oyun bu sebepleri bizatihi bangır bangır açıklıyor; anlamayan olabilir diye üçüncü perdede ayrıca bir de Weston’un ağzından bir ajitasyon patlatıyor Shepard: (…) Gırtlağıma kadar borca girdim. Gelecekten ümidim vardı, annadın mı? Geleceğe güvendim. Her şeyin düzeleceğine inanıyordum. İşler daha kötüye gidemezdi, demek ki düzelecekti. Durmadan bi şeyler satıyorlar, demek ki işler düzelecek. Buzdolabı alın. Araba alın. Ev alın. Arsa alın, yatırım yapın. Er geç ödeneceğini hesaba katmasalar, bu kadar cömert olurlar mı? Bir gün mutlaka ödenecek. Ben de katıldım kervana. Madem işler böyle yürüyor, neden borçlanmayayım? Ben de şurdan burdan bi şeyler koparayım. Zaten herkes borçlanmamı istiyor. Bankalar, taksitli satışlar, yatırımcılar… Bütün her şey, gözle görünmeyen para üstüne dönüyor. Artık hiçbir yerde para sesi duyulmuyor. Her şey krediyle. Her şey insanların kafasında. Madem öyle, dedim, ben de payıma düşeni alayım. Yalnızca rakamlar söz konusu olduktan sonra, ben de birkaç bin borçlansam ne çıkar? [ii]

Tüketim sohbetinden pek bir sonuç elde edemediğimiz için bu tiraddan yola çıkarak ikinci bir hamle yaptım. O günlerde Ağaoğlu’nun Maslak 1453 reklamı televizyonlarda dönüp duruyordu ve herkesin o reklamla ilgili bir fikri vardı. (Henüz bu proje dolayısıyla gündeme gelen ormanla ilgili anlaşmazlık yaşanmamıştı daha.) “Bir yerden tanıdık geliyor mu size?” dedim. Bütün sınıf Weston’ın tiradındaki düşlediği hayatı kurmak için boğazına kadar borçlanan o adamı tanımıştı. Onlardan bizde çok vardı. Özellikle son yıllarda toplumumuzda bu tarz borçlanma eğilimi gözle görülür bir şekilde artmıştı. Eskiler, anneleri babaları mesela, ev araba gibi büyük şeyler alacakları zaman para biriktirirlermiş . Ama şimdi hemen çabucak her şey alınıyor ve çok büyük borçlara giriliyormuş. Biri “Hepimizin kredi kartı var.” dedi. Ne alakası var anlamında,  birkaç kişi dönüp baktı. O da hemen sustu zaten. Borçlanma temalı tartışmamız da “ayağını yorganına göre uzat” sloganıyla son buldu.

O derste neden bir türlü iletişim kurulamadı Aç Sınıfın Laneti, sınıfım ve benim aramda, aslında biliyorum.

Ben üniversite öğrencisiyken yani seksenli yıllarda, öğrenciler hangi alanda okurlarlarsa okusunlar, sosyolojinin temel kavramlarını biliyorlardı. Benim çevremdekiler daha çok sosyalizmle bağlantılı olarak biliyorlardı. Toplumsal sınıflar, altyapı, üstyapı, üretim ilişkileri, ekonomi politika vb. Ne kadarı okuyarak öğrendi, ne kadarı kulaktan dolma biliyordu bu konuda bir şey söylemek pek mümkün değil. Ama o yıllarda o terminolojiyle konuşulduğunda herkes birbirini anlıyordu. Öğrencilikten hemen sonra araştırma görevlisi oldum ve üniversiteyle bağım devam etti. Ama ülkenin batısından doğusuna gittiğim için temas ettiğim sosyal dokunun karakteri değişmişti. Yine de biliyorlardı. Sanki bu bilme bir geleneğe dönüşmüştü ve üniversite öğrencileri bunu bir miras gibi giderken yeni gelen öğrencilere emanet ediyorlar, onlar da aynı inanç ve heyecanla, kendileri mezun olunca geride kalan diğer öğrencilere emanet etmek üzere öğrencilikleri boyunca  zihinlerinde ve kalplerinde taşıyorlardı. Üniversite öğrencilerinin “sosyolojiyi bilme” gelenekleri vardı.

Bir ideolojinin bir zihin için yaptığı  en önemli şey, bütüncül bir  hayat kavrayışı sunmaktır. İnsan bu kavrayışı benimseyebilir, reddedebilir; eleştirel bakabilir. Nasıl düşünürseniz düşünün bir ideolojiyle zihinsel bir temas, zihni geliştiren bir şeydir. Çünkü dünyaya, insana, topluma, yaşama, yaşamın anlamına dair cevaplar  verir ideolojiler. Muhtemelen  o cevapların sorularını siz çok önceden kendi kendinize sormuşsunuzdur. İnsan bilgisiyle deneyimiyle hayattan kendi ideolojisini bizzat damıtmamışsa, ki yirmili yaşlarda bunu kim yapabilir, ideolojiler hazır cevaplar üretirler. Bence seksenli doksanlı yılların üniversitelerindeki sosyolojiyi bilme geleneği, o kuşakları bu bakımdan hayata hazırlamıştır. Herkes sosyologdu demiyorum, sadece “sınıf” deyince hababam sınıfını anlamıyorlardı, sınıf nedir biliyorlardı.

Artık üniversitelerde sosyolojiyi bilme geleneği yok. Evet, sınıflar elbette hâlâ var; üretim ilişkileri, onlar da işte oradalar… Ama artık bu bilgiler sosyoloji disiplininin sınırlarına hapsoldu; sosyoloji ya da dolayımında bir alanda eğitim görenleri ilgilendiriyor. Sıradan bir üniversite öğrencisini değil.

Diğer taraftan genel olarak şöyle bir ruh durumu var: Ekolojik denge korunmalıdır. Ama ne ilgisi var benim çeşmeden biraz fazla akıttığım suyla? Tüketim kötü bir şey olabilir, ama biraz üstbaş iyi hissettiriyorsa kime ne zararı var? Herkes akıllı telefonlara geçmişken teknolojik çöple konuşmanın alemi yok. Özetle dünyada ya da doğada işler kötüye gidiyor olabilir. Ama benim bunlarla hiçbir ilgim yok!

Böyle olunca Aç Sınıfın Laneti  haliyle son derece teorik, hatta soyut kaldı. Çünkü evet o hikâye, o insanlar fena halde tanıdık. Ama biz değiliz. Bizle bir alakası yok. O başka bir dünya, başka bir Türkiye.

Aç Sınıfın Laneti nasıl öğretilebilir? Shepard’ı,  Amerikan Rüyası’nın kâbusa dönüşmesini, 70’lerin dünyasını ve tiyatrosunu öğretmek Aç Sınıfın Laneti’ni öğretmeye yeter mi? Bence yetmez. Çünkü hayatla ilişkilendirilmeyen bir bilginin bilgi sayılamayacağı gibi safça bir yaklaşımım var. Herhangi bir şekilde ilişkilendirme de yetmez; son tahlilde bilgi hayatın daha güzel olmasına hizmet etmelidir. En azından insan zihnini daha güzel bir hayatı düşleyecek, yaratacak şekilde dönüştürmeli, yetkinleştirmelidir. Bir bilgiyi hayatı güzelleştirmek için hayatla ilişkilendirebiliyorsak o bilgiyi öğrenmiş sayılırız. Ben buna inanıyorum.

Sonuç olarak, üniversitede bir ders, bu hayatla ilişkilendirme meselesinde artık yeni yaklaşımlara muhtaç.

Bu sezon Aç Sınıfın Laneti’ni Eskişehir Şehir Tiyatroları da sahneliyor. Bense dramaturjiyi merak ediyorum. Hem de fena halde!…

 



[i] Robin Wander, “Stanford Professor Leads Exploratıon of The Work of Actor, Playwrıght Sam Shepard, http://arts.stanford.edu/stanford-professor-leads-exploration-of-the-work-of-actor-playwright-sam-shepard/ (erişim:29 Kasım 2012)

[ii] Sam Shepard, Toplu Oyunları I, Çev: Pınar Kür, Dost Yayınları, Ankara 2000, s. 260.

Hakkında Sema Göktaş

Yoruma kapalı.