19 Eylül 2018, Çarşamba
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Deneme / Buzdolabımızın Üstündeki Karikatür
Buzdolabımızın Üstündeki Karikatür

Buzdolabımızın Üstündeki Karikatür

Bugünlere nasıl geldik? Adım adım liberal ekonomiye, adım adım serbest piyasa sistemine doğru yol aldıkça, emperyalizmin tuzağına düşüp ulusal değerlerimizin, Cumhuriyetin aydınlanma süreciyle gelişmeye başlayan sosyo-kültürel kazanımlarımızın metalaşmasına seyirci kalarak. 2. Paylaşım Savaşı’ndan bugüne din kavramının siyasi ve ticari bir olgu biçiminde kullanılmasını hafifseyerek…

İlerici, aydınlanmacı, vatansever Türk aydını bugün, yakın tarihe kadar “yıkılmaz” diye güvendiği kalenin temelinden, burçlarından yaralar almaya başladığını açıkça görmenin acısını yaşamakta; ülkenin iç ve dış politikalarının başkalarınca yönlendirildiğini ve ulusal iradenin halkın ellerinden kaydığını utançla ve çaresizlikle izlemekte.

Kuşkusuz umutsuz değilim. Umutsuzluk ölümden de beter bir şeydir, ama umudu varetmenin Salih Memecan’ın o anlamlı, o güzelim karikatüründe eleştirdiği gibi elleri göğe açarak gerçekleştirilemeyeceğinin de bilincinde olunması gerektiğini düşünüyorum.

Karikatürdeki kodlamayı adeta haklı çıkaran son seçimlerden bu yana halkı küçümseyen, eleştiren, hatta suçlayan yazılar okuyorum. Haksızlıktır, gerçeklerden kaçmaktan başka bir şey değildir bu. Bir halk, oyunu bir altına, 500 kilo kömüre, mercimeğe, bulgura ya da daha önce tutulmadığını gördüğü halde vaatlere yeniden kanarak satabiliyorsa suçlu yalnızca kendi midir? Onu böylesi çaresizliğe mahkûm edenlerin, eğitmeyen aydınların bu olguda büyük payı yok mudur?

Önemli bir noktayı daha vurgulamakta yarar var. Türkiye bugün demokratik bir süreci mi yaşamaktadır? Kesinkes “hayır.” Eğer bir ülkede milletvekilleri Anayasa’ya bağlılık yemini ile göreve başlayıp, hemen ardından Anayasa’nın en temel maddelerinin değişmesi yolunda söylemlere ve eylemlere girişebiliyor ise, yargının cezalandırmasından kurtulmak amacıyla milletvekili olunabiliyorsa, meclis aritmetikleri halkın tümünü kapsayacak biçimde düzenlenmemiş ise, oylar kolayca satın alınabiliyorsa, oradaki sistemi demokrasi olarak tanımlamak olası değildir; olsa olsa kendine özgü ve kirletilmiş, saptırılmış bir demokrasidir yaşanan.

Peki, demokrasi kültürünü özümsemiş kişinin, erkin ve ergin birey olma yolunda yürüyebildiği toplumlarda böylesi demokrasi zaafları ne ölçüde görülebilir? Buna rahatlıkla “pek az” yanıtını verebiliriz. Çünkü gelişmiş ülkeler sistemlerini korumak amacıyla müsellah (silahlı) durumdadır. Bu konularda müsellah olmak askeri bir gücün koruması altında olmak değil, gerekli kültürel donanımları programlayıp, etkin bir şekilde hayata geçirmek anlamındadır. Başka bir deyişle demokrasinin anahtar sözcüğü kültürdür. Halkımıza hayatın ve Dünya’nın gerçeklerini, onun en kolay kavrayabileceği biçimde açıklayabilen; yeniden değişebilirliği kanıtlayacak bir kültür hareketiyle yaklaşılmalı.

Aydın olmak çağının salt tanığı olmak değil; aynı zamanda çağının sorumluluğunu da taşımak anlamındadır. Bu sorumluluğu ise, eğlence zamanlarımız da dahil tüm rutin faaliyetlerimizden sonra arta kalan zamanımızın bir kısmını ülke sorunlarına hasrederek yerine getirmemiz olası mıdır?

Felsefik, sosyolojik tahlillerle geleceği doğru biçimde kurma yöntemleri üzerine stratejiler üretip, taktik planlamalar yapacak değilim. Yapmak istediğim şey, halkın aydınlanmasında kültür ve sanatın rolünü önemsetmek.

Atatürk Türk musikisinden çok tat aldığı halde, çok sesli müziğin benimsenmesi ve yaygınlaştırılması hareketini başlatmıştı. Çocukluğumda radyoda çok sesli müzik yayınları önemli yer tutardı. Türk Beşlerini müzik eğitimimden önce radyodan tanımıştım. Ya şimdi?

Ressamlarımız köylüleri resmederdi. Daha sonra işçi sınıfının sorunları, durumları ve ülkede yaşanan olumsuzluklar üzerine tablolar kapladı ortalığı. Ya şimdi?

Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve isimlerini sıralamaya bu yazının boyutunun yetmeyeceği halkıyla bütünleşmeyi becerebilmiş şairler, öykücüler, romancılar nerede? Şimdilerde hangi temalar işleniyor ağırlıklı olarak?

Ve özellikle tiyatro… “Özellikle” diyorum, çünkü ulusal dile dolaysız bağlı bir sanat olarak, kitleler önünde her temsilde yeniden üretildiği için seyirciyi dolaysız etkileyebilen bir sanat olarak gücünün yadsınamayacağı tiyatro…

Bir dönemlerin AST’ı (Ankara Sanat Tiyatrosu), Dostlar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları, Ankara Birlik Tiyatrosu, Ankara Oyuncuları ve onlarla aynı kulvarda yürüyen, halkı bilinçlendirmek amacıyla sıkıntı içinde tiyatro yapanlar neredeler şimdi? O dönemlerde halktan kopuk olduğu gerekçesiyle çok eleştirilen Devlet Tiyatroları’nda (DT) bile, toplumsal çılgınlığın, yozlaşmanın nasıl hızla yayıldığını anlatan “Gergedan”ı, “Özgürlüğüne Kavuşan Don Kişot”u ve benzeri nicelerini izlememiş midir seyirci?

Bir tiyatro adamı olduğum için yazımın bundan sonraki bölümü bugünkü tiyatromuza yönelik olacak. Ve öncelikle ülkenin en büyük bütçeli, dev kadrolu, 12 ilde yerleşik düzenini kurmuş olan tiyatrosuna yöneleceğim. 45 yıllık profesyonel tiyatro hayatımın, özel tiyatrolarda yaşadığım 8 yıl dışında, tümünü içinde yaşadığım tiyatroya…

Okunacak olunursa, 1949’daki kuruluş yasasının gerekçesinde, Cumhuriyetimizin başlattığı aydınlanma hareketinin izdüşümcüsü olarak kurulduğu açıkça görülecektir. Mensuplarına yaşam boyu aynı kurumda çalışabilme ve iyi ya da kötü (son yıllarda kuşkusuz ki kötü) bir maaş ödeyen bir tiyatroyu (hatta operayı, senfoniyi) 26 yıllık ve fukara bir devlet başka hangi amaçla kurabilir dersiniz?  İyi de DT görevini tam anlamıyla yerine getirebilmiş midir?

DT’nin gişe geliri, en parlak yılda bile yıllık bütçesinin 25’de ya da 30’da biri civarındadır. Bu oranlar Dünya’daki tüm ödenekli sanat kurumlarında pek farklılık göstermez. Hatta Opera ve Bale’lerde oran farkları daha da büyüktür. Kaçınılamaz ve olması gereken bir durumdur bu; çünkü insana yapılan bir yatırımdır sanat. Hal böyleyken yerleşik tiyatroların seyirci istatistiklerini her şeyin üzerinde tutarak ve biletli seyirci oranını yükseltmek için sık sık duygusal komedi, vodvil, fars, bulvar komedisi gibi salt eğlencelik türlere yönelmesinin, içinde yaşadığımız ortamın kirletilmiş popülist kültürüne hizmetten başka bir anlamı olabilir mi? Böylesi oyunların sancıları fazla olan bir topluma “Yazgına rıza göster, at bir kahkaha, yarını düşünme” demekten başkaca bir iletileri var mıdır?

Bu kurumun yöneticileri, hemen her sezon programlaması öncesinde yurt ve Dünya sorunlarının öncelik taşıması gerektiği, dönemsel tematik önerilerinin dile getirildiği yazılar, yazarlar, repertuarın saptandığı koordinasyon toplantılarında bu doğrultuda konuşmalar yapılır, ama sonuçta ağırlıklı olarak demokrasi(!) kazanır. Çünkü her yetki sahibi, kendi ufkuyla ve iç dinamik hesaplarıyla planlayıp önerdiği seçkisinde ısrarlıdır ve demokrasi, sanat ve kültür Dünya’mızda yine ağırlıklı olarak “bireylerin, öncelikle kendilerinin ikna yöntemi” şeklinde algılanmaktadır. Kurum her ne kadar merkezi bir sistemle yapılanmışsa da, ülkedeki çarpık demokrasi buraya da damgasını vurmuştur.

DT bir kaledir. Duvarlarla kendini dış dünyadan korur. Şu ya da bu şekilde aşırı bir baskı gördüğünde hızla surların içinden bir ikinci duvar daha inşa etmeye başlar. Giderek iç alanını daralttığının pek fazla ayırtına da varmaz.

DT uzun zamandan buyana özerklik peşinde koşmaktadır. İyi de özerkliği neyi başarmak için istemektedir? Var olan yasası halktan yana bir repertuar düzenlemesine, aydınlanma sürecine katkısını fazlalaştırmaya engel değilse, ki böyledir, özerklik talebi ne adınadır?

Kendini yönetecek ekibi seçebilmek demokratik bir gösterge kuşkusuz, ama bu değişiklik repertuarına daha aydınlanmacı bir tutumla yaklaşmasına gerçekten bir katkı sağlayacak mı? Doğu bölgelerine asgari 6 yıl için giden genç oyuncunun iki yıl sonra Ankara ya da İstanbul’a tayin olabilmek için çeşitli bürokratik yöntemlere başvurmasını, başaramamış ise kerhen çalışmasını engelleyecek mi?

Giderek büyüyen ekonomik sorunlarının, örgütlenerek ve demokratik yöntemlerin akılcı bir biçimde sonuna kadar kullanılması mücadelesiyle çözümü yerine “gemisini kurtaran kaptan” anlayışıyla kendinin bile beğenmediği, sanatsal ve kültürel planda cılız, hatta yoz diziler, filmler yoluyla ülkenin kültürel kirlenişine, aşılanan post modern yaşamın batağına katkı vererek giderilme anlayışı sona erecek mi?

Yanlış anlaşılmasın, elbette tüm ödenekli sanat kurumlarının özerk olmasından yanayım. Ama özerkliği, toplumun çoğunluğunun yararı yönünde katkının büyümesi amacıyla talep ediyorum. DT böyle de diğer ödenekli tiyatroların durumu farklı mı? Kuşkusuz ki mevzuatlarından kaynaklanan bazı değişik çelişkiler dışında, değil.

Sanırım ödenekli sanat kurum çalışanlarının ilk öğrenmesi, benimsemesi gereken ilke şudur:

Sanat sanatçılar için yapılmaz, izleyici için yapılır.

Gelelim özel tiyatrolara…

Yaşayabilmek için, halkın vergileriyle oluşan bütçenin çok az bir kısmını “Özel Tiyatrolara Destek” adı altında halkın estetik ve kültürel gelişimi için ve antidemokratik yöntemlerle, savrukça dağıtılan parayı “ulufe” gibi görmekten vazgeçip, hakkını doğru bir örgütlenme ve doğru bir mücadele ile almayı ne zaman öğrenecek?

Uzun yıllardan bu yana özel tiyatrolar ağırlıklı olarak çeviri oyun oynuyorlar. Nedeni merak konusu… Çeviri oyunlar telif ödentilerinde daha mı avantajlı? Yoksa oynanmaya değer telif oyun bulmakta sıkıntı mı çekiyorlar? Ya da “dükkanın” vitrinini ithal mallarla süslemenin daha ticari olduğunu mu düşünüyorlar? Günümüzün sosyo-ekonomik koşullarında özel tiyatro yapmak biraz cesaret işidir; bunu kabul ediyorum; ne var ki repertuar düzenlemesinde bu toprağın insanlarının sorunlarına yaklaşım kurmak, aydın olma sorumluluğunu üstlenmekle eşanlamlı değil mi? Fransa’da tiyatrolara destek verilirken genelde salt eğlencelik oyunları yeğleyen tiyatrolara oldukça cimri davranılır. Diğer Avrupa ülkelerinde de buna benzer bir tutum vardır. Amaç açık: Topluma estetik haz duygusu vermenin yanı sıra kültürel katkıyı teşvik etmek… Bizdeki “Özel Tiyatrolara Destek Yönetmeliği” de aynı amacı açıklar. Ama uygulama hemen hemen bunun tersidir genelde. Bu çarpık durumu salt bakanlık mı vareder, özel tiyatroların hiç katkısı yok mudur?

Özel tiyatrolar “halkımız” sözcüğünün tüm Anadolu’yu kapsadığının bilincine vardığında inanıyorum ki geleceğine daha güvenle bakabileceklerdir.

Özel tiyatroların yaşamları ile ilişkin olduğuna inandığım bir başka çelişkiden de söz etmeliyim: Türkiye’de toplumun yazgısı ile ilgilenen bir dolu meslek ve sivil toplum kuruluşu var. Çoğu da kendi alanlarında etkin olabilmek için ciddi uğraş verir. Bunların başında sendikaları sayabiliriz. Ama böylesi kuruluşlar, bir tiyatro oyununa toplu satışla bilet almaya yöneldiklerinde genelde biraz daha fazla kar elde edebilmek için angajmanlarını toplumsal içerikten yoksun, eğlencelik oyunlar oynayan tiyatrolarla yaparlar, çünkü bu gibi tiyatrolar toplu satış biletlerini biraz daha ucuza verirler. İyi de sendika yasalarında kuruluşun üyelerine kültürel yatırım yapmalarını zorunlu kılan bir yüzdelik pay maddesi vardır. Acaba bu oranın ne kadarı gerçekten bu amaç için emekçiye yönlendirilir? Bu konu ile ilişkin bir bilgi ile bir anıma değinmeden edemeyeceğim.

Bilgi: Uzun yıllar önce toplumsal yaşamımızda etkin bir federasyon, bastığı kitapçıklarla sözünü ettiğim kültür fonunu tüketemeyince, tüm yönetim ekibini Avrupa’nın önemli bir turistik kentine seminere götürdü. Ve kuşkusuz hepsi çok iyi yabancı dil bilen(!) yönetim ekibi yabancı uzmanlarla “teşrik-i mesai” de bulundular. Gelin görün ki anılan fon tükenmedi. Sorun, yurda dönüşün hemen ardından büyük bir sahil kentimizin en lüks otelinde çalışmalara devam edilerek çözüldü. Emekçiye kültürel yatırımın ne hoş bir örneği!

Anı: 1990’ların ortaları. Yeni kurulmuş bir kamu çalışanı sendikasının yönetiminde yer almışım. Diğer sendikalarla sık sık ilişki kuruyorum ve sık sık da Ankara Eğitim-Sen’e gidiyorum. Öğretmenlerin çoğu ile tanış olmuşuz. Lokalde oturup çay içtiğim bir gün dikkatimi çekti, sürekli olarak ilerici, devrimci türküler dinletiliyor. Türkülere “tek telli saz” eşlik ediyor. “Nazım’ı sever misiniz?” diye sordum. Garipsediler, sevilmez olunur mu Nazım?” Peki” dedim, “size Nazım’dan bir şiir söylememi ister misiniz?” Sevinçle, sevgiyle o anki uğraşlarını bırakıp dinlemeye hazırlandılar; ben de “Orkestra” şiirini söyledim. Bitiminde şiddetli bir alkış, beğeni sözcükleri… “İçeriği için ne diyeceksiniz?” . “ Müthiş, çok doğru vb.”. “Peki” dedim, “içeriğini gerçekten beğeniyorsanız, niye sürekli olarak tek telli sazı dinliyorsunuz?”. “Ortalık birden buza kesti. Bir suskunluktan sonra biri bu şiire en geniş anlamıyla bakmak gereğinden söz ederek dolaylı bir savunuya girişti. İyi de, işe en açık anlamı doğrultusunda başlamanın yararı yok muydu? Haklı buldular beni. Ben de onlara ağırlığı Türk klasik müzik bestecilerinden olmak üzere küçük bir müzik arşivi hazırlayıp getirebileceğimden söz ettim. Hiç kimse önerimi değerlendirmek yolunda olumlu bir söz etmedi. Sonraki gidişlerimde de hep tek telli sazı dinlemek zorunda kaldım.

Kıssadan hisse: Yenilenmeye önce kendimizden başlamak zorundayız. Özlediğimiz çağcıl Türkiye için hep birlikte kolları sıvamaz isek bugünlerimizi bile arar duruma düşebiliriz. Bütün sanat disiplinleri için bir zorunluluk bu…

Türkiye’de “Karanlığa Karşı Aydınlık” kampanyası günleriydi. Zamanın Devlet Opera

Ve Balesi Genel Müdürü katkı için kentin ihmal edilmiş semtlerinin uygun yerlerinde ücretsiz halk konserleri düzenledi. İkisini izledim bu konserlerin. Hayatında hiç klasik müzik dinlememiş insanlar çoğunluktaydı ve konsere büyük ilgi gösterdiklerini gördüm. Bu girişim şimdilerde neden sürdürülmez? Özellikle televizyon ve radyolarımızda klasik müziğin neredeyse adının bile unutulduğu, unutturulduğu bugünlerde…

Tiyatro ulusal dilin en doğru ve güzel kullanıldığı disiplindir. Ne kadar etkisiz olmuşuz ki, bugünlerde sokakta “Amerikanca” ile Türkçe harmanlanıp konuşuluyor. Ama biz tiyatrocular Antik Yunan’da, İonya’da toplumsal yaşamın düzenlenmesinde tiyatronun büyük rolünden söz ederek sanatımızın etkin gücünü övüyoruz ve konuşmamız bitince de bulunduğumuz yerden “bye” deyip ayrılıyoruz.

Sözün özü dostlar, aydınlık yarınları kurmak elimizdedir, yeter ki önce çuvaldızı kendimize batıralım. Aksi halde karanlık yarınların sorumluları arasında olmaktan kurtulamayız. Dahası korkarım ki “Tiyatro” yapamaz hale gelebiliriz.

Hakkında Yeni Tiyatro

Yoruma kapalı.