25 Temmuz 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Deneme / Deniz Sanat Tren: Hereke
Deniz Sanat Tren: Hereke

Deniz Sanat Tren: Hereke

‘Belki duymamışsındır Bursa’nın adını

Bursam, yeşil ve yumuşak bir memlekettir’

Der büyük şair Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda. Hereke’yi bu esinle anlatmaya başlamak isterim; belki duymamışsınızdır bile Hereke’nin adını. Hereke, bir yanı dağ bir yanı deniz, Şirinler’in köyünü andıran bir kasabadır. Kocaeli Üniversitesinin Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümünün derslikleri ve sahnesi 2013 yılına kadar Hereke’de bulunmaktaydı.

2012 yılında fakültenin bazı bölümleri İzmit, Anıtpark yerleşkesine taşındıktan sonra, 2013 yılında da, Sahne Sanatları Bölümü taşındı. Hereke’de bulunan tek katlı, taş duvarlı sınıflar ve sahne artık katlı bir yapının son katında yer almaktadır.

Yaşanan toplumun sosyolojik, ekonomik ve kültürel örgütlenişinin yansıması olarak mekân; iktidarın biçimlendirdiği alanlardır. Mekân, içinde üretildiği toplumun dayatılan ve doğal olan vektörlerinin çarpışma arenasıdır. Dolayısıyla mekân; kültürel ve ideolojik bir inşanın ürünüdür.

‘Alan, yalnızca üzerinde bir şeylerin gerçekleştiği edilgen ve soyut bir meydan olarak düşünülemez. (…) Orantısız iktidar ilişkilerinin (gizli) ortamı ve (maskelenmiş) dışa vurumun olmasından dolayı uzamsallıkların tümü politikdir.’ (Pile ve Keith, 1993; 2,217)

Mekân; iktidar mücadelesinin tanığı ve nesnesidir. Yaşadığımız kentlerin, kamusal alanların, kurulu yaşam alanlarının mimari formları, iktisadi değişimlere uyum sağlamak üzere kurulurlar ve gelecekteki toplumsal süreçleri de etkilerler. Bu anlamda mekân; iktidarla yönetilenin tahakküm ve direniş mücadelesini de açığa çıkaran bir anlam haritası ortaya koyar. Kocaeli Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bulunduğu Hereke, kendine has mimarisi, tarihi bir kıyı kasabası olması, İzmit ve İstanbul’a bağlanan demir yolu ulaşımı ile ‘modernizmin’ henüz ulaşmadığı, özgün dokusunu koruyan bir taşra kasabasıdır.

Hereke, bu dünyanın, dünyanın ekonomik örgütlenişinin öyle dışında, öyle uzağında bir yerdedir ki; Nuh’un Çimento Fabrikası’nı bile güçten düşmüş, bize ilişmeyen ama bizi hep gözetleyen masalsı canavarların, ejderhaların yaşadığı kule gibi görme yetisini dahi kazanmıştık, biz Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri…

İki yanında koca koca ağaçların sıralandığı, Sahne Sanatları dersliklerinin ve sahnesinin bulunduğu kampüsten girince karşınızda heybetli bir dağ görürüsünüz. İnsan eliyle yapılmamış, binlerce yıldır orada duran el değmemişlik, içinizi ‘özgürlük’ hissiyle, ‘ilk insanın hakkına sahip olduğunuz’ sanrısıyla, doğanın bir parçası olmanın huzuru ile doldurur. Dağların verdiği güven, çay bahçelerinden izlediğimiz denizin enginliği; yerleşik yaşamda ikamet adresimiz Hereke olmasa da, doğayla kurduğumuz bu ‘kayıt dışı ilişki’ ye istinaden kendimizi oradan, Hereke’den sayıyorduk.

Mekânın grameri; toplumsal ilişkilerin düzenlemesi üzerine kurulu olduğu kadar, bu ilişkilerin belirlenmesinde de etkilidir. Hereke’de en görünür katman; öğrenciler ve yerli halk olsa da,  bu ilişkide bir tahakkümden söz edilemezdi. (Kiralar konusunda, cimri davranan bazı ev sahiplerini saymazsak) Nitekim bölümün düzenlediği 27 Mart etkinliklerinde ve sene sonu oyunlarında Hereke halkı, (ki artık gelenlerin çoğu ile tanışmıştık) firesiz yerini alırdı.

Hereke, ‘dramatik yazarlık’ okumak için özel olarak kurulmuş bir kasaba gibidir. Orhan Veli’nin, Can Yücel’in, Sait Faik’in sevdiği o deniz ve insan kokulu taşra kasabalarından. Deniz kenarındaki çay bahçeleri, üzerinde sincapların oynaştığı, yüz yıllık ağaçlarla bezeli kampüsü, tren istasyonu,  balıkçı tekneleri, halı dokuma atölyeleri, denizin kıyısındaki beyaz yalı ile film setleri için hazırlanmış gibidir. Ne alışveriş merkezlerinin arsız ısrarı ne canhıraş koşuşturan insanların kör telaşı, ne reklam panolarının çığırtkanlığı bu kasabaya uğramıştır. Hereke’nin grameri, kadim kültürlerde olduğu gibi, geleni içine çeken, sessiz, vakur, derin  kökler üzerine kodlanmıştır.

Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri olarak bizler Hereke’de, dışarda sürmekte olan amansız telaşın ve vahşetin, dışardaki hayatın öyle uzağında ve dışındaydık ki… Öyle korunaklı ve öyle kendi halimizeydik ki… Durmaksızın tüketmeye çağıran bir dünyanın yerine; üretmeye, kendine ve hayata dair söz söylemeye çağıran kutsanmış bir mekânın keyfini sürüyorduk. Dünyanın abluka altına alındığı bir zamanda bizler unutulmuş, kuytu bir derinlikte kendi kendimize oyunlar yazıp, oyunlar yönetip, oyunlar oynuyorduk.

Depremden sonra Sümerbank’ın fakülteye bıraktığı taştan evler dersliklerimizdi. Yerleri halı, önünde içeri doğru genişçe çıkıntıları olan, bahçeye bakan, yüksek pencereleri ile yazarlık sınıfında, ateşin başında toplaşan ilk insanlar gibi, hocanın etrafında toplanır, yüreğimize çökenleri okurduk sırayla.

Sahneyi evimizin bir odası gibi günün her saatinde kullanma özgürlüğüne sahiptik ki, bu tiyatro öğrencileri için büyük bir olanaktı. Enstrüman, müzik bölümü öğrencisi için ne demekse, sahne de tiyatro öğrencileri için aynı anlamdadır. Sahnenin; Oyunculuk Bölümü öğrencileri kadar, Sahne Tasarımı Bölümü için de Dramatik Yazarlık Bölümü için de aynı değerde, aynı büyüde olduğunu düşünüyorum. Boş bir sahneyi izlemek bile çoğu zaman ilham perilerini tavlamaya yeter, bana göre. Hereke’de oturanlar için (Rusudan ve David hoca da burada yaşadığından) provaların bitiş saati yoktu. Sahne, hocanın içine sinene kadar tekrar tekrar çalışılır, evlere dağıldığımızda kimsede mecal kalmamış olurdu.

Kırmızı koltuklarıyla sahnemiz, taş duvarlı, yüksek pencereli, küçük sınıflarımız ve bahçemizin ulu ağaçlarıyla Sahne Sanatları ve  Hereke.; kurtarılmış bir bölgeydi adeta. Bozulması uzun sürmedi… Önce İstanbul ve İzmit’le arasındaki ana ulaşım damarı olan tren seferleri kaldırıldı sonra fakülte taşındı. Güzel olan şeyler uzun yaşamıyor, ülkemizde…

Apartmanların düzlüğüne, griliğine sığdırılmış bir Güzel Sanatlar Fakültesi var şimdi Anıt Park Yerleşkesinde… Şanslıyım, ben Hereke’den, o ‘bulutsu adadan’ mezun oldum. Gar kenarındaki çakıl taşlı çay bahçesi ile hala gelenleri bekliyor mudur, bilmem ama terkedilmiş sahneyi, kim bilir neye dönüştürülmüş sınıfları görmeyi göze alabildiğim an ziyaretine gideceğim.

Hakkında Fatma Işık Tuğcu

Yoruma kapalı.