26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Deneme / Kent Kültüründe Tiyatro
Kent Kültüründe Tiyatro

Kent Kültüründe Tiyatro

Bugün, genelde sanatın, özelde tiyatronun kent yaşamı içindeki önemini bilen; bunun  uygar insan ilişkileri için ne denli vazgeçilmez bir olgu olduğunun bilincinde olanların çoğunluğu oluşturamadığı kentlerde yaşadığımız bir gerçek. İnsanlarımızın çoğunun kendilerini kentli olarak hissetmedikleri; kentlerini sevmedikleri, onlara sahiplenmedikleri; kentlilik bilincinin ve estetiğinin gereklerine karşı duyarsız kaldıkları; daha bencil, katı, umursamaz ve kötümser bir yaşamı sürükler gibi yaşamaya çalıştıkları da bir gerçek.

Oysa kent yaşamına ve bu yaşamın geliştirdiği kent kültürünün geçmişine baktığımızda  bunun böyle olmadığını görmek için biraz tarihe bakmak yeterlidir.Ören yerlerimizi gören gözlerle gezmek evrensel kent kültürü gerçeğinin gözlerimizin önüne serilmesi için yeterlidir. Efes gibi, Bergama gibi, Afrodisias gibi Antik Kültürün yaygın olarak yaşandığı bölgelerin  hemen tüm kentlerinde hep aynı düşüncenin kent yapısına ve kültürüne yansımasını izlemek çarpıcıdır. Bugün bile geçerliliğini koruyan bu ilke : “Sağlıklı bir kent, içinde sağlıklı insanların yaşadığı kenttir” ilkesidir.

İnsan ruh ve beden’den meydana gelen bir varlık olduğuna göre Sağlıklı  İnsan’dan kasıt elbette :“Ruh ve Beden sağlığı’nı birlikte değerlendiren, edinen ve koruyan insan”dır. Birlikte yürümesi gereken bu iki sağlık özelliğinden bir tanesine, ötekinin aleyhine ağırlık verirseniz burada bir sağlıksızlık başlar. İnsanın beden sağlığı spor’la; ruh sağlığı sanat‘la korunur. Bu nedenle Antik Dünyanın zengin fakir tüm kentlerinde, spor için Gymnasium’ları; sanat için de Odeon ve Tiyatro yapılarını olabildiğince yan yana kurduklarını ve kentlilerin yararlarına sunduklarını görüyoruz.

Aslında insan sağlığının bu iki boyutluluğu bugün de geçerli. Beden sağlığımız için spor yapmak zorundayız. Yalnız spor yapar; ruhsal gereksinimimiz için gerekli olan Sanat’ı ihmal edersek beden sağlığı gelişmiş ama ruh sağlığı bozuk insanlar haline geliriz. Bunun tersi de toplumsal yaşam için aynı sağlıksızlığı taşır. Ruhen sağlıklı ama bedenen sağlıksız bir insan da tümüyle sağlıklı biri sayılamaz. Şu halde giderek daha stresli bir yaşam biçiminin egemen olduğu kent yaşamının gerektirdiği dayanma gücümüzü; her iki yapımızı sürekli gözeterek, geliştirerek  korumamız söz konusudur. Evet Sayın Yerel Yönetim Yetkilileri: Dün kent yaşamı için böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak. Çünkü İnsan aynı insan.

Toprağı bol olsun Prof. Dr. Nermi Uygur, “Kentler ve Köyler” başlıklı incelemesinde kenti uygarlık ve kültür tarihinde benzeri olmayan bir ilerleme olarak nitelendirir ve sorar : “İnsan, insanca yaşamı hak ettiğine göre insanın varettiği en karmaşık araçlardan birisi olan kentin de insana en uygun yaşama ortamı sunması gerekmiyor mu ?

Evet Sayın Uygur’un uygar sorusunu uygarca yanıtlamak bir dizi Evet’i içerecektir kuşkusuz. Evet, “Kent” demek “insanca varolunabilen bir yer” demektir. Evet, bunun anlamı, insanı insan yapan biyolojik, psikolojik ve sosyal kültürel gelişimlerin gereğince ve insan onuruna yakışan bir biçimde karşılanması demektir. Kent aşamasına gelinceye kadar insanların oturdukları yerleşim biçimleri bu gereksinimleri yeterince karşılamış olsaydı, kent gibi bir yerleşim biçimine gerek kalmazdı. Bugün sözü edilen tüm olumsuzluklarına karşın kırsal kesimden kentlere yönelik yoğun göçün anlamını belki de en yalın biçimde bu perspektifte ifade etmek mümkün.

Öfkeyle sorup duruyoruz: Neden geliyor bu insanlar kente? Elbette sadece iş ve aş bulmak için gelmiyorlar. İnsanı insan yapan gereksinimlerin gereğince ve insan onuruna yakışan bir biçimde karşılanabilmesi için geliyorlar. Kentin asıl varoluş mantığı budur. Çağdaş kentler için de gayet tabii bu varoluş mantığı geçerlidir. Şayet kent bu gereksinimi karşılayamıyorsa temel işlevlerini yerine getirmemiş sayılır.

O zaman ne olur peki ?

O zaman kent, istenmeyen özellikleriyle öne çıkan ; insanların yalnızca geçim zorluğu ile bağlandıkları; her fırsatta ondan uzaklaşmaya çalıştıkları garip bir yerleşim alanı haline gelir. Salt ekonomik anlamda hareketliliği barındıran bir kentte yaşam mekanik, yapay, renksiz, huzur ve mutluluk vermekten uzak bir ilişkiler zinciri olmaktan öteye geçemez. Böylesine bir metaforlaşma elbette gerçek anlamda çözülmesi çok güç kişisel ve toplumsal sorunların dinamosu olacaktır.

Bugün kentler üzerine konuşurken, başta İstanbul olmak üzere kalabalık kentlerden ne kadar yakınılmakta olduğuna hepimiz tanık olmuşuzdur. Yaşıyoruz ve yaşanan bu tür büyük kentlerdeki yaşam üstüne yakınmalardan anlıyoruz ki: Kent gürültülüdür. Kentin sokakları tehlikelidir, pistir, sağlıksızdır. Yakınmaların ortak noktaları bu tür şikâyetlerdir. Yerel yönetimler bunların üstesinden gelmek için gerekli olan altyapıyı toparlamaya çalışıyorlar. Ne var ki bu toparlama çabalarının henüz insanın biyolojik ihtiyaçlarının üstüne çıkabildiği kentlerimizin sayısı iki elin parmaklarını geçemiyor.

Bütün bunların uzantısı olarak tabii, kafalarda oluşan fikirler adeta bir önyargı haline gelip şöyle biçimleniveriyor: “Kent insanı güvenilmezdir, bencildir, çıkarcıdır, kabadır, görgüsüzdür. Çevresinde olup bitene aldırmaz, duyarsızdır. Doğal ve saf olan her şeyden uzaktır ve doğal olan herşeye karşı bir özlem içindedir. Yorgundur, sinirlidir, kavgacıdır, telâşlıdır, hep acelesi vardır. Pek çok şeyle yakınlık kuramaz. Yakınlık kuramadığı her şeye karşı yabanidir. Her türlü ilişkisini para üzerine kurduğu için maddidir. Manevi değerlerin uzağında yaşar. Bu nedenle kent insanından uzak durmak gerekir…”

Köy, kasaba hatta küçük kent insanının saf, temiz içten yapısı; sıcak komşuluk, insanlık ilişkileri her zaman için aklımızın bir köşesinde hep bir özlem olarak durur. Bütün bunlar aslında olmayan ya da sağlıklı olmayan kent kültürünün göstergelerinden başka bir şey değildir. Örnekleri kolayca çoğaltabilir, çeşitlendirebilirsiniz.

Kent yaşamında genel anlamda bir hantallaşmadan söz edebiliriz. Kabul etmeliyiz ki tüm hızlı ve gürültülü dinamiklerle yaşanmasına karşın; tıpkı yeterince eğitilmemiş; kafaca değil bedence gelişmiş bir insanın hantallığı var kent yaşamımızda.

Oysa, madalyonun açıkça ihmal edilen “sanat” boyutuna baktığımızda görülenler bu kadar karanlık değil. Sanat, hem bir birey olarak hem de başkalarıyla ilişkilerinde kalite yükseltici bir işlevi üstlenmiş görünüyor. Bu nedenle insan ilişkilerinin en gelişmiş, çok yönlü biçimlerinin yaşandığı kent kültüründe insan-sanat ilişkileri büyük bir önem taşıyor.

Batı  uygarlığının Rönesans çağlarının yaşandığı 15. ve 16. yüzyıllardan başlayarak kent kültürü içinde sanatsal etkinliklerin gerçekleştirilmesine ve olabildiğince paylaşılmasına önem verdiğini biliyoruz. Sanat temelde estetik haz veren; ama ilk bakışta eğlendirerek oyalarken eğiten ve eleştiren bir işlev yerine getirmektedir. Sanatın kent yaşamı içinde önemsenmesi 18. yüzyılla birlikte daha da artar. Sanata, insan ruhlarını yaşamın karanlıklarından kurtaran; onları gerçek yaşamdan daha üstün olan ideal ve erdemli bir yaşam için hazırlayan bir güç olarak bakılmaya başlanır. Sanat insanları olup bitenlerin dünyasından, olması gerekenlerin dünyasına taşımaktadır. Olup bitenlerin farkına; olması gerekenlerin de bilincine vardırmaktadır. Yaşamın yenilenmesine, değişimlerin gelişime dönüşmesine sanat büyük katkı sağlamakta; yaşamın yasalarını öğretmekte; kent kültüründe, doğanın üstünde oluşturulan yasa, görev, sorumluluk ve davranış kurallarının doğa yasalarıyla ne ölçüde örtüşüp çeliştiğini denetlemekte; kişinin sanat yoluyla kendisini estetik olarak ifade etmesine; kendisini gerçekleştirmesine yardım etmektedir.

Sanatın insan bilincine ve insan ilişkilerine yararları üzerine başka şeyler de söylenebilir. Sanat yaşam deneyimini çoğaltmaktadır. Yaşamın gerçekleri; doğumun, ölümün, aşkın yol açtığı gerçek çatışmalar, sanat eserlerinde daha yoğun, daha açık, daha etkili olarak gösterilebilmektedir. Özellikle tiyatro, sinema gibi sanatlar olup bitenleri derinlemesine incelememizi; yaşarken üzerinde düşünme fırsatı bulamadıklarımız üzerinde durup daha derin incelememizi sağlamaktadır. Kendi duygularımızın ne olduğunu, nedenleri ve sonuçlarıyla öğrenmemize katkıda bulunmaktadır.

Bütün bunları, kentin tüm insanlarında aynı heyecanı, aynı duyguları uyandırarak yapar Sanat. Böylece yaşadığı kentin, sınıfın ve ulusun insanlarına bir kişilik ve yaşam bilinci aşılar.

İnsanların yakınlaşmalarına, birbirlerini anlamalarına yardım ederek toplumsal birliğin oluşmasına ve güçlü tutulmasına katkıda bulunur. Sanat bize en azından bir araya gelme ortamları hazırlamaktadır. Güzel olanı paylaştığımız bu ortamlarda yaşantımız genişlemekte;

daha güzel, daha yoğun, daha anlamlı davranışlar geliştirmemizi desteklemekte; yaşantılarımızda ve ilişkilerimizde yaşam kalitesini yükseltici bir işlev yerine getirmektedir.

Bütün bu özellikleri nedeniyle 18. yüzyıldan başlayarak Batı kent kültüründe sanatı ve sanatçıyı yücelten; koruyan bir güçlü eğilim kendisini gösterir. Bu eğilimin çağımızda da kent yaşamını adına yakışan düzeyde sürdüren kentlerde devam etmekte olduğu açıktır.

Özetle söylemek gerekirse, “Sanat: Farkına vardırarak; bilgilendirerek, empati yoluyla olayları başkasının gözüyle gözden geçirterek; haz verirken eğiterek; eleştirerek; günlük yaşamda duymadığı; vakit ayıramadığı şeyleri duyup yaşatarak; sınırlı benliğini aşarak özlemlerini yaşamasını sağlayarak; benliğini toplumsallaştırarak; güçlenmesinin evrensel hazlarını duyurarak; insanın kendisiyle, çevresiyle iletişim kurmasına; barışık kalmasına; yaşamın tadına varmasına katkıda bulunmaktadır.

İnsanı inceltmekte, duyarlıklarını bilemekte; onu yaşama karşı güçlendirmekte; onu kabalaşmaktan, bencilleşmekten, yalnızlıktan, yabancılaşmaktan, ilkel olmanın tuzaklarından korumaktadır. Giderek zorlaşan yaşam koşulları karşısında dayanma, direnme gücünü takviye etmektedir.

Kentlerimizde bu denli önemli işlevleri olan insan-sanat ilişkilerinin beklediğimiz düzeyde bulunmadığı açıkça görülüyor. Şu halde yapılması gereken şey herşeyden önce kent insanının sanatla ilişkisini kolaylaştıracak, artıracak, yükseltecek önlemleri gecikmeden almaktır. İnsanın sanatla ilişkisi kent insanının alışkanlıklarından biri durumuna gelmelidir. Spor gibi, sağlık gibi, yıkanmak gibi.

Kentlinin sanatla buluşacağı, sanat yapacağı, sanatı paylaşacağı mekânlar nicelik ve nitelik yönünden arttırılmalıdır. Özellikle çağdaş teknolojinin getirdikleri bu mekânlara gecikilmeden kazandırılmalıdır. Eğitim programlarında temel sanat eğitimi ve görgüsü ciddi biçimde işlenmeli; insan-sanat ilişkisini zedeleyen sorunlar savsaklanmamalı, ertelenmemelidir.

Sponsorluk bir reklam aracı olmaktan kurtarılmalı; o kentten kazanan firmaların o kente olan vefa borçlarını yerine getirmeleri şeklinde algılanmalı ve o boyutlarda uygulanmalıdır. Kentte sanat üretecek, tüketecek ortamlar desteklenmelidir. Sanatı üretmeyen, sadece tüketen yerleşimlerin büyüklüğü ne olursa olsun “Taşra” olma niteliğinden kurtulamayacakları unutulmamalıdır.

Kent Kültüründe bu denli önem taşıyan insan-sanat ilişkilerine daha çoğul bir perspektiften yaklaştığımızda; “tiyatro” sanatının tüm öteki sanatlardan daha çok, daha ağırlıklı bir yeri ve işleve sahip olduğunu görüyoruz. Bunun çok çeşitli nedenleri var. Herşeyden önce tiyatro çoğul bir sanattır. Sahneye konan ve beğenilen bir oyunu  yüzlerce, binlerce kişi izler. Şu izleme olgusuna bile daha yakından baktığımızda görünenler kent yaşamı içinde tiyatronun ne denli birleştirici, yenileştirici bir işlev yerine getirdiğini  göstermek için yeterlidir aslında. Tiyatroya gitmek, uygarlığın hiç bir evresinde, sıradan, günlük rutin işlerden biri olarak görülmemiştir. O gün tiyatro seyretmeye karar veren, bilet alan kişiler kendilerine çekidüzen vererek tiyatroya gelirler. Birbirlerini tanımayan, çeşitli gelir, kültür ve sosyal düzeyden insanlar önce fuayede karşılaşırlar. Dostluklar tazelenir. Günün konuları üzerine konuşulur, insanlar birbirlerini görür, günlük yaşam telâşından uzakta  bir iletişim başlar Sonra ziller çalar, birbirlerini çoğunlukla tanımayan insanlar yan yana koltuklara oturup sahnede sergilenen oyunu izlemeye başlarlar.

Çok geçmeden seyirci kitlesi tek bir organizma gibi birlikte soluk almaya, aynı şeyleri görmeye, düşünmeye, tepki veremeye, gülmeye, alkışlamaya başlar. Empati dediğimiz insanın kendini bir başka kişinin yerine koyup düşünme ve değerlendirme özelliği devreye girer. Olan ve olması gerekenler arasındaki hesaplaşma, estetik izler bırakacak biçimde sahnede akıp giderken ; sahne ile seyirci arasında kurulan  etki tepki ilişkileri çok geçmeden izleyenleri bilgisizlikten bilgiye, bencil duygulardan toplumla bütünleşmelere, yaşamı bir başka gözle yeniden görmeye ve değerlendirmeye yöneltir.

Bu nedenle işlevini yerine getirmede başarılı bir tiyatro oyunundan çıkarken, izleyicilerin kafasında “Bir şeyler yapılmalı”, “Bir şeyler yapmalıyım”şimşeklerinin çakmaya başladığından söz edilir. Sonuçta insanlar yaşam sevincini tazelemiş, güçlenmiş, duyguları ve düşünceleri bakımdan geçmiş bir biçimde evlerine, günlük yaşamlarına dönerler

Böylece hayatı daha iyi ve güzele doğru geliştirmek için güç tazelemiş olurlar.

Tiyatro sanatının binlerce yıllık geçmişinde toplumsal yaşam üzerindeki en temel işlevi  olarak bu özelliği gösterilmiştir. İster Ege kıyılarının dağlara yaslanmış 20-30 bin kişilik antik tiyatrolarında; ister Ortaçağın ilkel arabalı sahneleri önünde; “Renaissance” saraylarının görkemli gösterilerinde; Ortaoyunu’nun bir halatla ayrılmış toprak sahnesi önünde; isterse çağımızın teknik olanakları her gün biraz daha geliştirilen inerli, çıkarlı, dönerli, kayarlı sahnelerine bakan koltuklarda olsunlar; Seyirci-Tiyatro ilişkisi çoğul bir güçlenme, sağaltma ilişkisi olarak kendisini gösteren bir sosyo-kültürel olgudur.

Birlikte paylaşmanın ve güçlenmenin gizli sevincinin yaşandığı, paylaşıldığı  bir değişim yeridir tiyatro. Son günlerde ne çok tekrarlandığı gibi: İnsanı, insana, insanla ve insanca anlatmanın sanatıdır. Bu ilişkiyi şu özlü sözleriyle ne güzel özetler söz ustası Bernard Shaw: “Tiyatronun amacı: Günlük yaşantılar kargaşalığından anlamlı olayları seçerek ayırmak; aralarındaki ilişkiyi belirtecek şekilde düzenlemek; Böylece bizleri, bu korkunç karışıklığıın şaşkın seyircileri olmaktan kurtarıp Dünyayı, Dünyanın geleceğini kavrayan akıllı insanlar yapmaktır.”

Schlegel’e göre : Bir tiyatro, bütün halka, kendine çekidüzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır. Tiyatronun kentin kültür hareketlerinin dinamosu olma özelliğinin bir başka boyutu da onun geniş yaratma alanlarına olanaklar veren özelliğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü tiyatro, çeşitli bilim ve sanat dallarının senteziyle varolan bir kültür gelişimini de içerir. Edebiyat, Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji, Anlambilim, Göstergebilim, Resim, Heykel, Grafik, Dans, Müzik, Oyunculuk, Dekor-Kostüm, Işık, Efekt…

Yaratma alanları böylesine geniş olan tiyatronun gerek eğitim, gerekse kültür tarihi açısından bir ülkenin, bir kentin halkına verecekleri de öylesine geniştir. Sonuçta bireylerin güçlendirilmesi, arındırılması, duyarlık katlarının, düşünce pratiklerinin, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayrıma yetilerinin gelişmesine yol açmakta; böylece güdülen, sürüklenen sessiz yığınlar olmaktan çıkmalarına; çağının gereklerini ve kendini bilen bir birey olmanın bilincine taşımaktadır.

Elbette bu tür bir insan malzemesinin yönetmekte zorlanacağını hisseden yönetimler tiyatroyu istememekte; tiyatrocuları dışlayan, aşağılayan bir tutum içine girmektedirler.

Bu tür olumsuz yaklaşımlara karşı en önemli girişimlerden biri de amatör tiyatro çalışmalarıdır. Ekmek paralarını farklı uğraşlardan kazanan çeşitli kesimlerden, değişik yaş ve kültür gruplarından gelen tiyatroseverler, bir amatör tiyatro girişimi altında güç birliği yapmakta; bir yandan oyun oynamanın dayanılmaz çekiciliği içinde sahneye çıkmanın tadını çıkarırken; bir yandan da çevrelerinde tiyatro seyretme gereksinimi içinde olan insanlara katkıda bulunabilmektedirler.

Belediyelerimizin bırakın boyuna tiyatro yapılacak salonları birbiri ardından kapatmasını; bu türden çalışmalara daha çok kol kanat germesinin önemini vurgulamak burada : “Ali Topu Tut” yazmak kadar başlangıca dönmek olmaktadır. Farkındayım. Ama tiyatro çalışmalarına ön ayak olmanın yerel yönetimlerin yörelerindeki yaşam kalitesini yükseltmekte ne denli önemli bir hizmet olduğu gerçeğini, bu zamanda, bir kez daha vurgulamak zorunda kalmanın ne kadar önemli ve acı olduğunun da farkındayım.

Uygarlık tarihi şu gerçeği  apaçık ortaya koyuyor : Nerede gerçek tiyatroya değer verilmişse orada uygarlık yükselmiştir. Ve nerede uygarlık yükselmişse oranın ileri bir tiyatrosu vardır. Bu nedenle kentlerimiz ve kent yaşamının sosyal düzenini kollayan ve geliştirmeyi amaçlayan küçüklü büyüklü tüm yerel yönetimlerimiz, tiyatro çalışmalarını korumak ve desteklemek için gerekenleri esirgememeliler. Çünkü çağımıza yakışan bir kent kültürü sağlıklı insan ilişkililerinden geçiyor. Bu kültürel sağlığın en önemli polikliniklerini tiyatrolar oluşturuyor. Çünkü insan sanatla incelir ve yaşamı güzel ilişkilerle güzelleştirir.

Ve insan olana da bu yaraşır.

Hakkında Murat Tuncay

Yoruma kapalı.