Eleştiri
KOMEDİNİN KARANLIĞI VEYA KARANLIĞIN KOMEDİSİ… KARANLIKTA KOMEDİ

İHSAN ATA

 

Kocaeli Şehir Tiyatroları’nın 2010-2011 sezonu ortasında prömiyerini gerçekleştirdiği “Black Comedy” (Karanlıkta Komedi), karanlık-aydınlık zıtlığına dayandırılarak bir heykeltıraşın nişanlısının babasını etkilemeye çalışması ve eski kız arkadaşı arasında gelişen olaylar zincirinden oluşan modern bir durum komedisi. Peter Shaffer’in yazıp Yıldız Erpen’in çevirdiği oyunun reji koltuğuna Serdar Biliş oturmuş. Dekor ve kostüm tasarımı Gamze Kuş’a, ışık tasarımı Cem Yılmazer’e, müzik direktörlüğü ise Çiğdem Borucu’ya ait. 

Devamı...
 
KADIKÖY TİYATRO FESTİVALİ’NDE TİYATROKARE’NİN “BABAMLA DANS”I

 

BURAK AKYÜZ


Tiyatro Kare yapımı, Nedim Saban'ın sahneye koyduğu Babamla Dans oyununu Kadıköy Özgürlük Parkı'ndaki tiyatro festivalinde seyrettim. Genelde festivalin 'geleneksel' bir takipçisi olarak rahatlıkla diyebilirim ki festivalin en iyisiydi. Tabi bu beklenti farklılıklarından da kaynaklanıyor olabilir. Yıllar geçtikçe 'gerçek' tiyatro seyircisine ulaşan bir festivale dönüşüyor.

Devamı...
 
İstanbul Devlet Tiyatrosu Yaşlı ve Yamalı Paltosunu Nihayet Üzerinden Çıkardı!

Ezgi Özcan

Sidikli Kasabası Müzikali


Meşhur Broadway müzikali, ‘Urinetown the Musical’ Türkçesiyle; Sidikli Kasabası Müzikali Devlet Tiyatrosu’nda sahne alıyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu (İDT) ilk defa bir Broadway oyununu izleyicisiyle buluşturuyor. Oyun İDT için devrim niteliğinde, eski tozlu paltosunu üzerinden çıkarıp, genç dimağlara olanak sağlıyor. Sahnede bir tek yaşlı oyuncu bile yok, baba, anne ya da yaşı büyük olanları genç oyuncular canlandırıyor. Oyun başlamadan evvel kulislerine girdim, kendi içlerinde öyle heyecanlı ve mutlulardı ki, bunu görmek bile işlerini ne kadar severek yaptıklarının kanıtıydı. Oyunun henüz kataloğu basılmadığı için metni ve şarkı sözlerini çeviren Barış Arman ve Nebi Birgi ile oyuna dair sohbet ettik. İkisi de heyecanla ve ağızlarından bir şey kaçırmak korkusuyla oyundan bahsettiler. Oyunun kadrosu İstanbul Üniversitesi Müzikal Bölümü öğrencilerinden oluşuyor. Yani oyundaki herkes müzikal bölümü mezunu! Bu bile Devlet Tiyatrosu için ilk!

Devamı...
 
“BALIK DENİZDEN ÜRKERSE VAY BALIĞIN HALİNE”

Ezgi Deniz Alpan

“Üç bin ölü dendi ilk gün

Yüz bini buldu sonra

Savaşıp öldü Allende

İntihar etti dedi cunta”

 

Nejat Yavaşoğulları – Şili'ye Özgürlük

 

 

Orhan Asena, 1973 Şili Darbesinin ardından art arda üç oyun yazdı: Şili'de Av, Bir Başkana Ağıt ve Ölü Kentin Nabzı. İzmir Devlet Tiyatrosu, (yazarın ölümünün onuncu yılı dolayısıyla) 2010- 2011 sezonunda bu üçlemeden Şili'de Av'ı sahnelemekte. Tarihsel gerçekliğe dayanan bu oyun, sezonun diğer oyunları arasından 'cesur' yönü ile sıyrılabilirdi. Neden mi cesur? Neden mi 'sıyrılabilir-di'? Yazı boyunca tartışılacak soru tam olarak bu.

 

Öncelikle Şili Darbesini özel kılanın, dünyanın seçimle başa gelen ilk 'sosyalist' hükümetinin devrilmesi olduğunu belirtelim. Allende liderliğindeki hükümet, 11 Eylül 1973 tarihinde General Augusto Pinochet komutasındaki orduca devrildi. Ardından yönetime gelen Pinochet, 1990'a kadar ülkeyi yönetti, ardından başkomutan olarak iktidar üzerindeki etkisini sürdürdü. Darbe esnasında binlerce insan öldürüldü, bizim de aşina olduğumuz 'ortadan kaybolma' vakaları vuku buldu. Orhan Asena'nın üçlemeyi ele aldığı dönem Türkiye'sine baktığımızda gördüğümüz manzara şu: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan idam edileli, Mahir Çayan öldürüleli bir sene geçmiş, aydınlar ve yazarların büyük bölümü askeri cezaevlerinde tutuklu bulunmakta, geçmiş on yılın 'özgürlükçü' ortamı giderek kısıtlanmakta... Yazarın Şili'yi niçin sahnelerimize taşıdığı, yanıtlaması zor bir soru değil. Konu edinilen Şili Darbesi ile ilgili son yıllarda gazetelere taşınmış birkaç haberin manşetine bakarsak, bugüne olan etkilerini de görebiliriz: Şili'nin Mücadelesi Yeni Başlıyor[1], El General Pinochet...[2], Pinochet Yargılanamasa da, Castro'nun Çocukları Devrimci Kıta Yarattı[3], Darbenin yıldönümünde Santiago karıştı: 1 ölü[4], Pinochet'nin Hayaleti Şili'nin Yakasına Yapıştı[5], Pinochet'nin Şili'si ile Evren'in Türkiye'si[6]... Günümüz ile o günler arasındaki köprüyü henüz kuramadıysanız sivil anayasa, balyoz, ergenekon, e-muhtıra başlıklarını da ben ekleyeyim. Azımsanamayacak kitlelerce Kenan Evren'in Türkiye'nin itibarlı bir komutanı, Yedinci Cumhurbaşkanı sayıldığını, daha da geniş kitlelerce ordunun siyasi hayatta varolmasının güven verici kabul edildiğini belirtmeye bilmem gerek var mı.

 

Üçlemenin eksene aldığı konulara değindikten sonra gelelim Şili'de Av'a. Oyun, darbe olduğu gün sokaklarda askerden (ölümden) kaçarken Santiago'nun gecekondu semtinde küçük bir kilisenin bitişiğindeki Rahip Domingo'nun evine sığınan yedi devrimci genci, aralarındaki gerilim ve çözülmeleri konu ediniyor. Çoğunluğunu 'Sosyalist Devrimci Gençler'in oluşturduğu beşi erkek, ikisi kadın bu grupta farklı 'fraksiyon'lardan gençler de bulunmaktadır. Gençler, Rahip Domingo ile kız kardeşini rehin alır, buradan başka gidecek yerleri de zaten yoktur ve son saatlerini yaşadıklarını bilmektedirler. Çözülmeler başlar ardından: kimi kaçmak isterken dışarıda kurdukları tuzağı unutup ölür, kimi bir diğerine ilanı aşk eder, kimi ise o zamana kadar nefret ettiği 'Kilise' görevlisi Rahip ile ahbap olur. Diğer yandan 'radyo' aksesuarı oyunun gelişimi için önemlidir; dışarıda neler olup bittiği, Allende'nin öldürüldüğü radyo aracılığı ile öğrenilir. Sosyalizmin seçimle iktidara gelebileceği artık kabul edilmiştir, şimdi sorulması gereken iktidarda kalıp kalamayacağıdır. Metinde bu soru sürekli yenilenerek seyircinin sorgulaması sağlanmaya çalışılmıştır.

 

Mehmet Ege rejisörlüğüdeki yoruma döndüğümüzde ise sahnenin üçe bölündüğünü görüyoruz: kapalı bir mekan ve zamanda sıkışıp kalmış gençler merkezde, sahnenin sol yanı Allende'nin ailesi ile birlikte yaşadığı ev, sağ yanı ise yine Allende'nin Santiago'nun merkezindeki başkanlık konutu Darphane Sarayı olarak tasarlanmış. Yani yapılan dramaturgik çalışma ile Başkan, hatta iki danışmanı ve karısı da kanlı canlı olarak sahneye taşınmış. Eş zamanlı olay dizisinin mekanlara bölünerek somut bir şekilde canlandırılmasının, özellikle başkan Allende'nin 'kahramanlaştırılması' işlevine hizmet ettiğini söylemek yanlış olmayacak. Teslim olmak düşüncesinin başkanın bir an bile aklından geçmediği, yanındaki danışmanlarını da kendisi ile birlikte ölüme götürmek istemeyecek denli sorumluluk sahibi olduğu görülür.

 

Yapılan bu eklentinin başka işlevlerinden söz etmek ise ne yazık ki mümkün olmuyor. Kapalı, özdeşime dayalı biçimdeki oyunda çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu gençler ile askerin çatışması, devlet – din ilişkisi, iktidar – ordu ilişkisi, sosyalizm gibi tartışılması gereken ve tartışılıyor gözüken nice konu 'değinme'den öteye geçemiyor. Zira etki, bir sağ yanın bir sol yanın aydınlatılması, dışardan gelen haberler, içerde yaşananlar, başkanın hali, danışmanın hali derken bölünüp gidiyor.

 

Kostümler aslına uygunluk ve kişiye özgülük hususlarında başarılı tasarlanmış. Oyun kişileri sakin-olgun sözcü, iki aylık hamile kütüphaneci kadın, çekingen konservatuar öğrencisi, sinirli komünist gibi niteliklere sahip. Ancak sahnelemede de tüm oyuncuların bu 'herkesin aklına gelecek' ilk çözümlemeye dair performanslar sergilemeleri, tüm karakterleri tek bir özelliğe sahip tiplere dönüştürmüş. Belki bu nedenle de tartışmalar yüzeysel kalıyor, tam bir özdeşim sağlanamıyor. Diğer yandan oyunculuklarda bazı senkron bozuklukları göze çarpıyor. Örneğin ahize kaldırıldıktan sonra telefon çalmaya devam ediyor, Allende'nin öldürüldüğü haberi verilmeden birkaç saniye önce kadın oyuncuların gözleri yaşarmaya başlıyor. Metin içeride sürekli gerilen, dışarıda artan çatışma seslerinin giderek yaklaştığı bir atmosfere sahip. Bazı küçük değişiklikler ve eklemelerle bu atmosfer daha da gerilerek sıkıştırılmış. Ancak artan tempo belli ki oyuncuları da telaşa sürüklemekte. Oyunun bütününü etkileyecek denli aksaklıklar olmasa da seyirci de sürekli 'şimdi ne olacak' sorusunu yinelediğinden her oyuncunun hareketini özenle izliyor, dolayısıyla ayrıntılar da göze çarpıyor.

 

Özellikle düğümleri artırmak noktasına odaklanan eklemelere bir örnek daha vererek bu dramaturgik çalışmanın işlevselliği sorununu daha da açıklayıcı kılabiliriz. Devrimci örgütün burada saklandığını 'ispiyonlayacak' komşu Josefina'dan önce Rahip'in Evine bir asker geliyor. Kapı çalınıyor, açılsın mı açılmasın mı tartışması yaşanıyor, yedi kişi odalara doluşarak saklanıyor (sadece bir-iki dakika sonra Josefina'nın gelişi ile yine aynı hengame yaşanıyor). Gelen kişi bir asker... Rahipler genellikle kilisenin içindeki yahut bitişiğindeki kulübede ikamet ederler, tıpkı Şili'de Av oyununda olduğu gibi. Bir askerin bunu bilmemesi, kilisenin bitişiğindeki eve girip karşısında Rahip'i görünce şaşırması ve utanması ne denli inandırıcı? Sahnelemeye getirilen bu ekleme hangi düğümün çözülmesinde, hangi anlamın çıkarılmasında etkili? Bu sorulara ne yazık ki olumlu yanıtlar verilemiyor.

 

Metinde işlevsel; oyunda ise indirgenmiş işleve sahip tek unsur çocuk oyuncu gibi görünüyor. Komşu'nun oğlu metinde 'devrimci eylemci amcaları' bulan, babasını 'o eve gitme silahlı ağabeyiler var' diye uyaran, aksiyonun gelişimi açısından önemli işlevlere sahipken sahnelemede yalnızca “Söz” repliği ağzından çıkıyor. Final fotoğrafı, tahmin edildiği üzere evde pek çok ölü bedeni, dışarıda ise sürmekte olan çatışma ve bombalamayı kapsıyor. Ancak o da ne, komşunun oğlu o çatışmanın arasından sıyrılıp henüz ölmüş kişilerle dolu bu eve giriveriyor. Eline yerdeki silahlardan birini alıp sahnenin önüne geliyor. O da mı intihar edecek, havaya ateş mi açacak anlamıyorsunuz, tam o esnada Rahip'i yanağından öpüp gidiveriyor. Oysa final, olayların ve düşüncelerin seyri itibari ile bilinçlenmenin, sorgulamanın doruğa ulaşacağı biçimde tasarlanmış durumda. Ancak çocuk oyuncunun sahnede görülmesinin yarattığı 'sempati' ve 'hata beklentisi' ile seyirciye bırakılması gereken düşünme süresi uçup gidiyor. Öyle ki bu final aksiyonunun neyi imlediği dahi anlaşılamıyor.

 

Belki de Devlet Tiyatrosu tüm bu eklentilerle, özellikle finali gerçekleştiren oyuncu çocuk ile cesaretini, “çocuklarımızın güzel bir geleceğe sahip olması için” sloganına sığındırarak normalleştirmeye çalışıyor. Ancak bu sahnenin araya sıkıştırıldığı öyle göze çarpıyor ki Rahip'in ölümü ile yukarıdan inen barkovizyon görüntüleri arasında ne işi var diye soruyorsunuz.

 

Bir ülkede ordu yönetime el koyarak darbe gerçekleştiriyorsa, sokaklar cehennem alanına dönmüş, evler sorgusuz sualsiz basılıyor, aranıyorsa, bir eve sığınan silahlı yedi devrimci gencin sonu ne olur? Başbakanın dahi öldürüldüğü bir ortamda sıradan bir gecekondu kilisesinin rahibini ve kızkardeşini rehin almanın 'salıverilmeye' etkisi olur mu? Evet, tabii ki gençlerin yeri bulunur, teslim olmayı seçerlerse bir süre sonra, çatışmayı seçerlerse hemen orada öldürülüverirler. Teslim olacaklarsa sahnede işleri yoktur, direnmeyi seçecekleri aşikardır. Seyirci salona oturduğu andan itibaren serim, çözüm bölümlerini adı gibi bildiği bir oyunu niçin izler ki? Galiba ne olacağını değil, nasıl olacağını görmek için. Hele ki 'darbe' olgusu ile içli dışlı yetişmiş bir toplumun seyircileri olarak...

 

Orhan Asena toplumsal koşullardan yola çıkarak 27 Mayıs öncesi ve sonrasını Hacivat Politikacı, toplum – önder çatışmasını Atçalı Kel Mehmet, Simavnalı Şeyh Bedreddin, ağa – köylü hiyerarşisini Öç gibi oyunlarıyla işlemiş bir yazarımız. Asena bir söyleşisinde şöyle diyor: “Çoğu kişi bana 'tarih yazıyor' der. Aslında ben hiçbir zaman tarihten hareket etmem. Çağımızdan, günümüzden hareket ederim. (...) Çağımızdaki sorunların benzerlerini geçmişte gördüğüm zaman, insanların yaşamında bunları gördüğüm zaman onlara eğilmişimdir.”[7] Yazarın bu söylemi, Şili'de Av oyununun da bir belgesel oyun olmak, seyircide klasik dramatik etki bırakmak maksatlarından ötesini taşıdığını ifade ediyor.

 

İzmir Devlet Tiyatorsu'nun Şili'de Av oyununu yalnızca bir anma nedeni ile sahnelemediği, üzerinde emek harcadığı aşikar; ancak aynı uğraşın oyunculuklar üzerinde de sarfedilmesi gerekiyor. Yaklaşık üçüncü ayını dolduran oyunda bulunan bu aksaklıklar giderildiği zaman finalde barkovizyon aracılığı ile gösterilen dönem Şili'sinin gerçek görüntüleri ve Venseremos marşı da işlevsel hale gelecektir. Kimbilir belki de duyarlı seyirciler ile Mehmet Ege, birlikte Saat Kulesi'ne yürürler...

 

 

KAYNAKÇA

ASENA, Orhan; Şili'de Av, Tiyatro-75 Dergisi Yay., 1975.

BELKIS, Özlem; Kalemden Sahneye – 1946'dan Günümüze Türk Oyun Yazarlığında Eğilimler (1960-1970), YGS Yay., İst., 2003.

 

 

[1] Ariel Dorfman, 13/12/2006, Radikal.

 

[2] Orhan Miroğlu, 17/12/2006, Radikal – 2.

 

[3] İsimsiz, 29/12/2006, Radikal.

 

[4] 12/09/2009, Radikal.

 

[5] John Pilger, 15/10/2010, Radikal.

 

[6] Taha Parla, 14/01/2007

 

[7] Andaç, Feridun: “Tarihten Güncelliğe Orhan Asena ile Söyleşi”, Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız, İde Yay., Aktaran: BELKIS, Özlem; Kalemden Sahneye – 2. Cilt, YGS Yay., İst., 2003, s 122.

 

 

 
LA COLMANİTA ANKARADA

 

Filiz Tanya

Malum tiyatro sezonu daha açılmadı. Ankara sıcak ve sessiz. Herkes bir yerlerde. Bu sıkıcı ve sıcak günlerin ortasında birdenbire ılık Küba rüzgarları esiverdi.  Bu rüzgar öyle denizden kıyılara esen bir meltem falan değil taa okyanus ötesinden esen, Küba’dan esen tiyatro rüzgarı.

Devrimin ülkesinden, Fidel’in ve Che’nin ülkesinden geldiler. Coşkuyla, dostlukla, sanatla geldiler.Bunlar Jose Marti’nin, Fidel’in çocuklarıydı. Bunlar “Küçük arı kovanı”.

Jose Marti Küba Dostluk Derneği ve Çankaya Belediyesinin de katkılarıyla  Ankara’dan Küba’nın ünlü çocuk tiyatrosu La Colmanita gelip geçiverdi.

Küba’nın çocuk tiyatrosu La Colmanita, Küba’da 14 Şubat 1990 yılında, judo antrenman salonu olarak kullanılan bir lokalde 14 kişinin bir araya gelmesiyle kurulmuş bir topluluk. Amacı “mükemmel bir sanatsal düzey” değil “toplumsal bir takım işlevleri” yerine getirmek.

La Colmanita ülkesinde ve yeryüzünde çocuk tiyatrolarının çoğalmasına ve yaygınlaşmasına öncülük etmiş bir tiyatro topluluğu.

Küba’dan La Colmanita bizim ellere gelir de duyulmaz mı, duyulur da gidilmez mi? Hemen düştük peşlerine, izlerini  sürmeye koyulduk.

Topluluğun Ankara programa göre Kübalı küçük oyuncular önce Nazım Hikmet  Kültür Merkezinde, NHKM’nin çocuk oyuncularının oynayacağı “Sevdalı Bulut”u izleyeceklerdi.

Onları ilk orda gördük. Hepsi ön sıralara yerleşmiş, oyunun başlamasını bekliyorlardı, tabii onlarla birlikte yönetmenleri Carlos Alberto Cremata’ da. Kübalı çocuklar ona “Tim” diyorlar. Yönetmen çocuk oyuncuların yanından bir an olsun ayrılmıyor.

Çocuklar Türkçe bilmemelerine rağmen “Sevdalı Bulut” oyununu dikkatle ve sessizce izlediler. Sahneden inen çocuklarsa onlarla konuşabilmek için aralarına daldılar. Kübalı çocukların bir çoğu İngilizce biliyordu, bizim çocuklarla İngilizce mi konuştular yoksa çocuk olmanın evrensel dilini mi kullandılar bilinmez ama aralarında gülüşmeler konuşmalar alıp başını gidiverdi. Biz büyükler uzaktan izledik bu buluşmayı, kaynaşmayı.

Çocuklar aralarında kaynaşıp söyleşmeye dalmışken biz de fırsattan faydalanıp yönetmen Carlos Alberto Cremata (Tim) ‘yla sohbete giriştik.

Küba sosyalist bir ülke olarak yaklaşık 50 yıldan bu yana ABD emperyalizminin ablukasının doğrudan yada dolaylı saldırılarına maruz kalan bir ülke. La Colmanita ise bize tüm bu saldırılara rağmen Küba da nasıl bir toplum kurulduğunun izlerini sunuyor.

1996 yılının Haziran ayının birinci günü gerçekleştirilen uluslararası çocuk gününde La Colmanita’nın senaryo yazarı Julia Gonzales Carid tarafından mükemmel bir biçimde kaleme alınan çocuk müzikali “Küçük Hamam Böceği Martina”,  Nisia Agüero’nun yönetmenliğinde Küba Ulusal Tiyatrosunun “Avellaneda” salonunda ilk kez sahnelenmiş.

Bu oyunun La Colmanita tarihinde ayrı bir önemi var çünkü sonrasında Japonya, Belçika, Panama, Venezüalla ve ABD’ de oynanarak uluslararası bir önem kazanmış.

Yönetmen Tim’e Türkiye’de politik çocuk tiyatrosunun yaygın bir biçimde  yapılmadığını, ülkemizde çocukların politikadan uzak tutulmasının gerektiğinin düşünüldüğünü söyleyip onların politik çocuk tiyatrosu olgusuna nasıl yaklaştıklarını sorduk. Önce sorumuzu anlamakta güçlük çekti, “ çok zor bir soru” dedi, başka şekillerde sorduk; “biz genel geçer anlayışın yaklaşımıyla bir politik çocuk tiyatrosu yapmıyoruz, biz çocukların gözünden tiyatro yapıyoruz. Onlar politikayı, yeryüzünde olup biteni nasıl anlıyorsa öyle anlatıyorlar, çocukların gözünden görüneni anlatıyoruz. Buradaki gücümüzü de sosyalizmden alıyoruz. Biz sosyalist bir ülkede yaşamasaydık, böyle bir tiyatro da böyle bir sahne dili de olmazdı” dedi.

Küba’nın Amerikan emperyalizmi ve ablukası altında ezilmeye çalışılan bir ülke olduğunu, bir yanıyla da yok sayıldığını tiyatrolarının tüm bu olumsuzluklar karşısında nasıl dünyaca üne kavuştuğunu sorduğumuz da, sanki bu soru ilk kez sorulmuş gibi yüzünün ifadesi değişiyor; “ biz ün kelimesini kullanmıyoruz, bizde böyle bir şey yok. Tiyatromuz ve çocuklarından hiç biri tanınmak, üne kavuşmak ya da “artist” olmak için oyun oynamıyor. Tabii ki binlerce izleyici karşısında alkışlanmak, dünyada birçok ülkede ilgi görmek her sanatçıda olduğu gibi bu çocuklarda da hem olumlu hem de kendini beğenmişlik gibi olumsuz etkiler bırakabiliyor. La Colmanita’nın temel işi bunu belli bir dengede tutmaktır.

Sahne ve başrol fetişizmini kırmak adına bir oyunda başrol oynayan çocuk, diğer oyunda sahne arkasında arkada kimi görevler alabiliyor. Işıkçı yada ya da kostüm değiştirmeye yardımcı olabiliyor. Mini Diva’lar ya da “yıldızcıklar” yaratmama konusunda çok özel bir duyarlılığımız var”.

Tim’e eğitime yaklaşımını soruyoruz. O da “La Colmanita’da etik eğitimi birinci sırada gelmekte ve estetik eğitime öncülük etmekte. Daha önce çocuk “yıldızcıklar” yetiştirme merakında olmadığımızı belirtmiştik ve gerçekten de, büyüdüklerinde grubumuzdan mezun olan çocukların bir kısmı sanat alanını seçmediler. Sanat bizim için dayanışma, karşılıklı saygı, disiplin, iyilik yapmak gibi insanlık değerlerinin kök salmasını sağlamak için ideal bir amaç. Biz her toplandığımızda “bugün iyi ne yaptık” diye soruyoruz birbirimize ve kendi kendimize yapmış olduğumuz iyi eylemleri anlatıyoruz çünkü ozanımız Jose Marti bizi bu konuda uyarmıştır da: “iyi eylemler herkesin gelip seyretmesi için çağrılarak yapılmamalı; o eylem iyidir çünkü gereklidir ve iyi bir şey yapıldığında bu insanın içini zevkle doldurur… bir prens olmaktansa insana faydalı olmak daha iyidir…” diye yanıtlıyor bizi.

Yönetmene soracağımız daha onlarca soru var ama zamanlar kısıtlı.

Ertesi akşam heyecanla gösterinin yapılacağı salona koşuyoruz.

Çankaya Belediyesi’nin yeni açtığı Yılmaz Güney Sahnesi Kübalı dostları karşılamaya hazır. Salon dolmuş. Ayakta kalanları oturtmak için çareler aranıyor, kenarlara sandalyeler konuluyor; kimse dışarıda kalmasın, herkes izlemeli bu oyunu telaşıyla görevliler koşturuyor. Salona bakınca çocuklardan çok büyüklerin salonu doldurduğu gözleniyor.

Oyunun adı “Küçük Hamam Böceği Martina” oyunu yöneten ve sahneye koyan Carlos A. Cremata ve oyuncular 12 küçük arı. Grupların isimlerinin “küçük arı kovanı” olmasının nedenini onlar sahnedeyken daha iyi anlıyoruz. Hepsi o kadar heyecanlı, o kadar hareketli ve çalışkan ki sahnedeki ekip, tam bir arı kovanı gibi çalışıyor.

Oyun hamam böceği Martina’nın kısmetlerini değerlendirmesini ve en sonunda minik fare Perez’le  evlenmesini eğlenceli bir dille anlatıyor.

Oyun bana Alman yazar B. Brecht’in “Evetle Hayırın Şarkısı”nı hatırlattı.

Şiirdeki kız kısmetlerini hep geri çevirir ama bir gün biri gelir ki hayır diyemez ona.

Martina da öyledir. Bir çok kısmeti çıkar, onu etkilemek için güzellik övgüleri yaparlar. Hamam böceği bilir kendisinin güzel olmadığını ama bütün sözler yine de güzel gelir ona. Arı kovanın yanında mutlu mesut yaşamaktadır ama yalnız hisseder kendisini. Bir çok kısmeti çıksa da geri çevirir hepsini. Korkutmuştur onların abartılı sözleri, hareketleri küçük hamam böceğini. Ama bir gün öyle biri gelir ki…

Minik fare Perez onun kalbini fetheder ve evlenirler. Ormanda herkesin davetli olduğu neşeli bir düğün yaparlar. Dans etmeyen kimse kalmayacaktır bu düğünde. Ankara gösteriminde de öyle oldu. Sahnedekiler, izleyiciler herkes ama herkes dans etti bu oyunda.

Sahnede 5 yaş ile 15 yaş aralığında çocuklar vardı. Kostümleri harikaydı, arılar, horoz, keçi, fare, ayı hepsi özenle hazırlanmış. Oyuncular sanki ezberden konuşmuyordu. Sözler ve oyunu içselleştirdikleri belli. Hepsi düşünmeden, sekmeden oynadılar. Bir an olsun duraklamadıkları gibi çok rahat,  adeta sokakta oyun oynuyormuş rahatlığındaydılar.

Oyun İspanyolcaydı onun için sahnede alt yazı geçiyordu ama kimi zaman alt yazıya bakmadan ne söylediklerini anlıyorduk.

Ve orkestra tabii… oyunun finalinde oyuncular hemen orkestradaki yerlerini aldılar ve harika bir müzik ve dans gösterisi yaptılar. Bateri çalan küçük kız, ayakta durduğu halde bile bateriyle ancak aynı boya geliyordu. Yani boyundan büyük bateriyi çalıyordu ve muhteşem çalıyordu. Oyuncuların tümü şarkı söyledi, hepsi çok güzel şarkı söylüyordu.

Sahnede öyle rahattılar ki bazen bazıları sahneden aşağı iniyor, seyircilerin arasına karışıyor, seyircilerle dans ediyor, sonra yerlerine dönüyorlardı. Hatta bir ara sahnenin en küçük oyuncusu,

seyirci sıralarındaki bir çocukla iletişim kurup onu sahneye çağırdı. Oyuna o da katıldı, birlikte dans ettiler. Oyunun finalinde salondaki tüm çocuklar sahnedeydi artık, onlar da seyircileri dansa kaldırdılar. Küba’nın ülkemizdeki temsilcisi büyükelçi bile dans edenlerin arasındaydı.

Gösterinin finalinde gecenin sürprizi olarak bizlere “Commandante” yi söylediler. Selamdan sonra seyirci sıralarına inip herkese sarılıp tek tek öptüler. Öyle sıcak, öyle samimiydiler ki, biz de onlara sıcaklığımızı verdik. Heyecanlarını yüreğimizde duyduk. Kalpleri bir güvercinin ki gibi atıyordu, elleri sıcacıktı.

La Colmanita çocuk tiyatrosuna isteyen her çocuk katılabiliyormuş, hatta engelli çocuklar ve zihinsel özürlü çocuklar bile. Sadece motivasyon, empati ve grup olma isteği yeterliymiş. Gruba katılan çocukların yaşı 6 dan 14 e kadar uzanıyormuş ama 3 ila 5 yaşında çocuklar da varmış. Bizim sahnede izlediğimiz 5 yaşındaki küçük arı 3 yaşından beri bu grubun üyesiymiş.

Sahnede La Colmanita’yı izlemekten oldukça keyifliyim. Keşke her zaman dünyanın dört  bir yanından gelen tiyatro gruplarını izleyebilsek. Keşke dünyanın her yerinde böyle küçük arı kovanları olsa. Hatta bizim de bir arı kovanımız olsa, bizim çocuklarımız da dünyanın her yerinde oyunlarını oynayabilseler. İşte o zaman dünya bir sahne olacak. Dünyamız o zaman daha güzel olacak.

Kaynak: İÇİL.U.,KARAKÖSE E. Küba Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası LA COLMANİTA Küçük Arı Kovanı,

2007, İstanbul

 

 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Mehmet Serimer'i Kaybettik...


Geçtiğimiz ay rahatsızlanarak Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılan Şehir Tiyatroları'nın başarılı oyuncusu Mehmet Serimer hayatını kaybetti.

Cenaze merasimi 24.01.2012 Salı günü saat 10.00'da Süleyman Demirel Kültür Merkezi'nde düzenlenecek olan törenin ardından, Fevziye Camii'nde kılınacak öğle namazına müteakip Değirmendere mezarlığına defnedilecektir...

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları

 

Mehmet Serimer

1975'de Halkevi tiyatro çalışmalarına amatör olarak başladı. 1979 yılında Kocaeli Bölge Tiyatrosu'yla başlayan profesyonel tiyatro yaşamı 1994-95 tiyatro sezonuna kadar, kurucu, oyuncu, yönetmen olarak devam etti.

1982 yılında H.Ü. Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'ne girdi.

1994-95 oyun sezonundan 1998-99 oyun sezonuna kadar Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda misafir sanatçı olarak çeşitli oyunlarda yönetmen yardımcılığı yaptı ve oyuncu olarak görev aldı.

"Keşanlı Ali Destanı", "Taziye", "Kanlı Nigar", "Matruşka", "Antigone" adlı oyunlarda rol aldı.

2000-2001 oyun sezonunda Kocaeli Şehir Tiyatrosu'na katıldı.

"Üç Kuruşluk Opera", "Hadi Öldürsene Canikom", "Bin Varmış Hiç Yokmuş" , "Don Juan", "Cimri", "Bir Yaz Gecesi Rüyası", "Bir Şehnaz Oyun", "Bahar Noktası", "Barış",”Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”, “Yolcu” , "O Güzelim Kaymaklı Dondurma Rengi Elbise”, “Derviş Ve Ölüm”, “Resimli Osmanlı Tarihi”, ”Kösem Sultan” adlı oyunlarda rol aldı.

 

 

 

YENİ TİYATRO DERGİSİ’NE “KIŞKIRTMA” GİRİŞİMİ VE “TEHDİT”!...



Mustafa Demirkanlı yayınlamaya başladığı günden beri Yeni Tiyatro Dergisi’ni bir biçimde engelleme, dezenforme etme, hedef gösterme girişiminden geri durmadı. Bunun en önemli sebebi 20 yıl boyunca kaybettiği tiyatro okurlarını Yeni Tiyatro Dergisi’nin kazanmış olmasındandır; Türkiye’de yayınlanan bütün tiyatro dergilerinin hepsinin en az iki-üç katı daha fazla okura ulaşan Yeni Tiyatro Dergisi, gerek içeriği gerek yayın anlayışıyla da, belki de “saldırı”yı (!) hak ediyor. Bu saldırıların en “yeni”si Demirkanlı’nın editörü olduğu sitede yayınlandı; “kargaları bile” güldürecek iddialardan oluşan bu saldırılar “saldırı” olsaydı bari!...

Tiyatro Tiyatro Dergisi editörü Mustafa Demirkanlı’nın 16 Ocak 2012’de www.tiyatrodergisi.com sitesinde Yeni Tiyatro Dergisi’yle ilgili yayınladığı haberde (!), yalan yanlış bir sürü safsata ileri sürdükten sonra birkaç yıldır “manipule” ettiği insanlara yeni bir “hedef” göstererek, onları adeta “kışkırtmak” istiyor. Demirkanlı’nın bir sürü akademisyeni, tiyatro insanını içine sürüklediği “batak”tan ders alamayanlar olur diye, geçmişte kimilerine yaptığımız uyarıyı ola ki, Demirkanlı’ya inanabilecek olanlara “yeniden” yapıyoruz:

“Lütfen, Demirkanlı’ya kanıp ‘kahramanlığa’ soyunmayınız; çünkü kimi örneklerde göründüğü gibi sonuçta çırılçıplak ortalık yerde kalabilirsiniz. Sonuçta ‘kral çıplak’ konumuna düşmemek için verilen gazlara karşı ‘uyanık’ olunuz. Çünkü Yeni Tiyatro’nun ‘objektif’ yayıncılık yapmaktan başka bir ‘kaygısı’ yoktur.”

Demirkanlı aşağıdaki “tekzip” yazımızı da yayınlamayarak, yeni bir “sansür”e de imza atmış oldu.

Devamı...

ABONE KAMPANYASI

YENİ TİYATRO DERGİSİ 5. YAŞINA GİRERKEN “OKUMAN İÇİN DAHA NE YAPALIM, SEVGİLİ OKUR?!...” ABONE KAMPANYASI BAŞLATIYOR.



Yeni Tiyatro Dergisi, yeni tiyatro sezonuna “ilginç” bir ABONE KAMPANYASI ile giriyor. Yeni Tiyatro Dergisi 2011 Ekim tarihli 31. sayısında “Hilal Köseoğlu’nun Anısına” vereceği “Kargı” ve “Çığlık” oyunlarıyla birlikte, abone olacaklara daha önce verdiği ve kitapçılarda bulunmayan 10 ayrı oyun kitabını da hediye edecek. Yeni Tiyatro Dergisi Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş bu konuda şunları söyledi: “Yeni Tiyatro 5. yaşına girerken pek çok yenilikler yapmayı düşünüyoruz. Bunlardan bir tanesi de daha önce verdiğimiz ve baskıları tükenmek üzere olan Yeni Tiyatro oyunları; yeni tiyatro sezonunda bu kitaplardan 10 tanesini abone olacak okurlarımıza ücretsiz olarak vermek istiyoruz. Bilindiği gibi, Neil Simon başta olmak üzere pek çok yabancı ve yerli yazarların oyunlarını Türkiye’de ilk kez Yeni Tiyatro Dergisi basarak okurlarına ve abonelerine ücretsiz olarak ulaştırdı. Sahne Sanatları Dergisi olmamız nedeniyle yeni sezonda opera ve bale yazılarına ve eleştirilerine de daha çok yer verip opera librettolarını da basıp okurlarımıza ulaştırmak istiyoruz.

Türkiye’nin ilk ve tek “hakemli” sahne sanatları dergisi olan Yeni Tiyatro’nun hakem kurulunda şu isimler bulunuyor: Prof. Dr. Semih Çelenk, Prof. Dr. Didem Uslu, Doç. Dr. Sema Göktaş, Yrd. Doç. Dr. Bünyamin Aydemir, Yrd. Doç. Dr. Handan Karaadam, Yrd. Doç. Dr. Yavuz Çelik ve Yrd. Doç. Dr. Gülayşe Temeltaş.

Yeni Tiyatro Dergisi Ekim ayından itibaren aylık olarak yayınına devam ederken, okurlara ve abonelere yine 4 yıl önceki fiyatlarla ulaştırılacak. Posta ve kargo masrafları dahil olmak üzere yıllık 12 sayı bedeli 100 Türk lirası olarak aynı biçimde devam edecek. Yeni Tiyatro Dergisi’nin yayın kurulunda ise şu isimler bulunuyor: Erbil Göktaş, Okday Korunan, Hilmi Zafer Şahin, Alpay Ekler, Oktay Emre ve Sema Göktaş.

 

YENİ TİYATRO DERGİSİ 2010'A ABONE KAMPANYASI BAŞLATARAK GİRDİ!!!

 

 2009'daki ekonomik krizden önemli ölçüde etkilenen Yeni Tiyatro Dergisi, her sayı verdiği "Oyun Kitabı Eki"ne ara vermemek ve her sayıda bu hizmetini sürdürebilmek için "Abone Kampanyası" başlattı. Ekim 2009'a kadar "iki aylık" periyotta çıkan Yeni Tiyatro, bilindiği gibi okurlarından ve tiyatro çevrelerinden gelen yoğun istekler üzerine "Aylık" periyoda geçmişti. Daha önce "iki ayda bir" verdiği "Oyun Kitabı Eki"ni "Aylığa" geçince her ay vermek zorunda kalınca zaten "kriz" ortamında "bir kahramanlık" olan ve önemli bir gider tutan "ekleri" verip vermemeyi değerlendiren Yeni Tiyatro, "bu hizmeti sürdürme" kararı vermişti. Ancak ekonomik açıdan, önce okurlarına güvenen Yeni Tiyatro, bu sorunu aşabilmek için yine "okurlarına" dönüyor ve "abone" kampanyasına destek olmalarını bekliyor.

 

Satış Noktalarımız

Editör'den... / Erbil Göktaş

Erbil GöktaşTARTIŞILMASI GEREKEN AZİZLİKLER

Atila Sav’ın Milliyet Sanat Dergisi’nin Mart 2003, 528. sayısının 74. ve 75. sayfalarında yayınlanan “Küçük Azizlikler” yazısını okuduğumda Türk Tiyatrosu’ndaki pek çok sorunun bu yazıdan hareketle tartışılabileceğini düşündüm. Bunlardan ilki; Türk Tiyatrosu’nun, oyun yazarlığında ortaya konulan başarıları sahnelerde yeterince değerlendirilemeyişidir. Devamı...

Sitemizden en iyi verimi; bedava, açık kod ve güvenirlik düzeyi yüksek olan Firefox tarayıcı ile alabilirsiniz.
İletişim: mailonpix.com
Clicky Web Analytics