FESTİVAL SONU DAMITILMIŞ KIRMIZI

 

BURAK AKYÜZ

 

On yedinci İstanbul Uluslararası Tiyatro festivali, kanımca sessiz sedasız İstanbul’dan geçti gitti ve kapanış oyunlarından biri olan Damıtılmış Kırmızı’ ya yetişebildim. Festival mantığıyla ters düşen ‘tanınmış oyuncu’ sorunu –bana göre sorun- bu oyunda yoktu ve daha ‘hazırlıksız’ algılarla bu oyunu izleyebilecektik.

Damıtılmış Kırmızı oyunu biz salona girdiğimiz sırada kendi ön oyunuyla başladı. Sahnede beliren orta yaşlarını yaşayan Adam, seyirciler koltuklarında yerlerini alana kadar ayağının altını kaşıma eylemini sahnede gerçekleştirmeye devam etti. Daha sonra aldığı bir törpüyle ayağının altındaki nasırları tıraşlamaya başladı. Ayağıyla ilgilenmeyi bırakmasıyla seyircilerin salona yerleşip, anonsun duyulması aynı ana denk gelmiş oldu. Adam, salondaki seyirciye anlamlı-anlamsız, düzenli-düzensiz tepkiler vermeye başladı ve oyunun ‘açık biçim’ özelliklerinin ilk nüvelerini görmüş olduk.

‘Rüzgâr, bir insanın yaşamını ifade eder’

Bu replikle Adam, yaşamdaki değerlerin de yerlerinde durmadığını, savaş yıllarında yaşadıkları acıların da rüzgârın ‘dağınıklığı’yla paralellik taşıdığı duygusunu bize ulaştırır. Oyunda en temel anlamda ışık tasarımını beğendim. Daha önce en çok ışık tasarımını beğendiğim bir oyun açıkçası olmamıştı. Aynı zamanda video tasarımını da yapan Peter Missotten, ortaya gerçekten etkileyici bir kompozisyon çıkarmış. Işıklar sahneye ‘ölüm soğuğu’ ilişkisini başarılı bir biçimde vermiş. Renk seçimi tam olarak soğuk bir renk değil ama sahneye düşen gölgelerle Adam’ ın anılarındaki esir kampı arasında paralellik kurmamız zor olmadı. ‘Annem yalnız bir kadın olarak öldü’  repliğiyle Adam’ ın annesiyle kendi karakteri arasında kurmuş olduğu ilişkiye tanık oluruz. Esir kampında annesini ölümünü anlatırken yüzüne vuran ışık gölgelerinin ‘ölüm’ ü çok güzel vurguladığını belirtmek istiyorum.

Adam, düşüncelerini monolog şeklinde anlatırken elini sürekli apış arasında tutmaktadır. Bu aynı zamanda oyun kişisine belli bir karakter özelliği yüklerken; oyunun genelinde seyircide bir merak unsuru yaratmaktadır. Uzunca bir konuşmasında –sadece sigara içerken duruyor- annesinin kampta ölümünü biraz da edebi bir biçimde aktarıyor. Oyunun amacının bu aktarım olduğunu zaten oyunun broşüründen biliyoruz ancak; öykünün ‘duygusal’ dinamikleri bizim için bir sürpriz öğesi oldu diyebilirim. Yaşadığı büyük acının ve sarsıntının savuşturulmasına elbette ki kullandığı haplar ve elinden hiç düşürmediği sigarası yeterli olmuyor. Hayata karşı duyduğu büyük tiksinti, kendi bedeni üzerinde ‘bedensel’ leşiyor.

Ardından oyunun dönüşüm yaratan noktalarından birine vurgu yapıyor ve Lisa adlı kadınla tanışmasından söz ediyor. Tanışması, evlenmesi, ardından karısının doğurması, uzun monologun içinde sırasıyla kendine yer buluyor. Genelde kimlik arayışı yaşadığından söz ediyor ve aslında bu ‘kimlik’ i arayanın çağdaş dünyanın kendisi olduğunu biliyoruz. Ve kamptan söz etmeye başlıyor tekrar. Bu noktada arkadaki büyük ekranda kendi görüntüsü beliriyor ve bu görüntünün üzerine konuşmaya başlıyor. Bu noktada oyunun böyle bir ‘teknolojiye yaslanma’ yı seçmesini doğru bulmadım. Adam’ ın halleri ‘organik bağ’ la anlatılmaya devam edilseydi daha doğru bir seçim oldurdu bence.

Kız kardeşinin dizanteri olduğunu söylemesiyle, kesik ve büyük öksürükler içinde kalmasının aynı zamanlılığı; oyuncunun durumları kendi bedeni üzerinden anlatmaya devam edeceğinin kanıtıydı. Erkeklerle kadınların ayrı ayrı hapsedildiği bu kampın adı: Tjideng.

İkinci Dünya Savaşı’ nın kitleler üzerinde olduğu kadar bireyler üzerindeki büyük yıkımı da sadece Adam’ ın eylemlerinde değil; kullandığı ses renginde bile kendine yer bulur.

‘Gözlerimin önüne damıtılmış kırmızıdan bir perde iniyor.’

Annesinden sonra Büyükannesinin kamptaki zor şartlarına tanık alıyoruz Adam’ ın ağzından. Kamptaki salgın hastalığa yakalanmış ve bir daha yürüyememiş. Bunu anlattığı sırada arkadaki büyük ekranda Adam’ ın görüntüleri birbirine karışmaya başlar. (kurgudaki ‘mix’ tekniğine yakın bir çözüm). Burada Adam’ ın zihin akışının git-gel’leriyle de paralellik kurulur. Zihin, işlevini yavaş yavaş yitirmektedir. Bu noktada da oyunun en güçlü silahı ışık oyunu devreye girer ve tüm sahneye kırmızı ışık simetrik bir şekilde yayılır. Kan vurgusunu güçlendirmek için de Adam, bu durumu oyunculuğuyla bütünler. Repliklerinde sahneye dolan kanla Japonya bayrağındaki kırmızı arasında paralellik kurduğunda, tüm sahnenin kırmızı ışıkla yıkandığını görürüz. Gerçekten de ‘yıkanma’ vurgusunu taşımak istemiş buradaki ışık tasarımı. Japonya bayrağındaki kırmızı, güneşin sembolüdür ancak; burada kırmızıyla kan çok açık bir şekilde özdeşleştirilmiş.

Kırmızı ışık sahneden alındığında Adam, kurbağa eğretilemesine devam eder. Her iki repliğinden birinde kurbağa gibi sesler çıkararak konuşmasını keser. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan –ve de geçmeyen- o absürdist, anlamsız, anlam aramayı anlamsız kılan süreci kurbağa eğretilemesiyle birleştirir. Absürd oyun yazarlarının yaptığını yapar ve dili kırar. Peki, kırılan dil oyunun sonuna değin devam eder mi? Filtreden yapılmış olan ekranın altından seyirciye el sallar ve savaş sonrası Hollanda’ ya iade edildiğini anlatır.

Sahne artık canlandırmadan çok anlatımla ilerlemeye başlar. Adam, savaş sonrasında bir yatılı okula verilmiştir. Yatılı okuldaki despotik yönetimden söz etmeye başlar. Japon kampıyla yatılı okulu karşılaştırması da uzun sürmez. Minimalist dekor anlayışı güzel kullanılır ve filtre ekran amacıyla izlediğimiz şey, pencere haline gelir birdenbire. Teknik olarak gözüme hoş görünse de anlamsal olarak ‘zorlama’ bir geçiş oldu burası. Adam, kendi bedenini büyük bir ihtirasla okşarken, okşamanın, dokunmanın artık anlamını tamamen yitirdiğini de hissettirir. Doğal olarak karamsar davranması için elindeki neden çok güçlü… Kamptan tam yirmi beş yıl sonrasını sanki yirmi beş dakika geçmişçesine oyunda hissederiz. Ağustos 1945…

Hollandalı yazar Jeroen Brouwers'in daha önce Bahadır Gülmez tarafından Türkçeye çevrilen (İletişim Yayınları, 1998) aynı adlı otobiyografik romanından uyarlanan Damıtılmış Kırmızı, İkinci Dünya Savaşı Japon esir kamplarını bir çocuğun gözünden anlatıyor. 2009 yılında Avrupa Tiyatro Ödülleri Büyük Ödülü'nün sahibi olan Belçikalı yönetmen Guy Cassiers'in sahneye bir monolog formunda uyarladığı eserin anlatıcısı, Avrupa'nın en yetenekli oyuncularından Dirk Roofthooft. Kişisel bir hikâyeyi evrenselleştirerek savaşın gündelik şiddetine vurucu bir eleştiri getiren oyun, anne-oğul ilişkisi, aşk, edebiyat ve ölüm temalarını işliyor.

Damıtılmış oyunu bir ‘önce’ yi, ‘şimdi’leştirirken genelde şimdinin özelliklerini kullanıyor. Samimi dekoru, doğal oyunculuğu ve ‘uzamasaydı da olurdu’ dediğimizi son en beş dakikasıyla aslında güzel bir tat bıraktı festival sürecine. ‘damıtılmış’ duyguların azar azar sahneye akmakta olduğunu hissederek oyunu izledik. Kostüm seçiminde gerçekçi bir anlayış tercih edilmiş. Ne çok hırpani ne de çok düzenli. Seçilen renk, bu anlamda başarılı. Gerçeküstü plastiğe rağmen oldukça yere sağlam basan bir kostüm anlayışı vardı. Oyun, sessiz sedasız geçti gitti Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinden ama tartıştığı kavramlar, evrensel düzlemde kolay kolay gideceğe benzemiyor.

Hollandalı yazar Jeroen Brouwers’ ın aynı adı taşıyan romanından uyarlanan Damıtılmış Kırmızı, özyaşamöyküsel bir süreç taşıyıp taşımadığını da düşündürtüyor. Öyle ki yazar genel sanat anlayışını aktarırken ‘Bir yapıt hiçbir zaman yazarın hayatından ayrı bir şey değildir.’ İfadesini kullanıyor. Tabii ki illa ki yaşanmışlık meselesini aramak zorunda değiliz. Oyunun sahiciliği bizi bu arayışa ister istemez itiyor. Oyunun genel izleğinde monolog olduğunun bilincindeyiz elbette ama seyirci algıları ister istemez oyuncunun bunu daha fazla mizansenle birleştirmesini bekliyor. Aksine durum sözünü ettiğim son on beş dakikadaki sarkmayı beraberinde getiriyor. Bir dahaki festivalde buluşmak ümidiyle…

 

 

KAMUOYUNA DUYURULUR!

DEĞERLİ TİYATROSEVERLER,

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ÖNEMLİ SANAT KURUMLARINDAN BİRİ OLAN DEVLET TİYATROLARI HAKKINDA YAPILAN AÇIKLAMALARA,
ANKARA DEVLET TİYATROSU MÜDAVİMLERİ’NİN TEPKİ GÖSTERMEK ÜZERE DÜZENLEDİĞİ ETKİNLİĞE HEPİNİZİ DAVET EDİYORUZ.

13 MAYIS 2012 PAZAR GÜNÜ SAAT 17.00’DE KÜÇÜK TİYATRO’NUN ÖNÜNDE OLACAĞIZ.

SİZİN DE BU TARİHİ GÜNDE YANIMIZDA OLMANIZI BEKLİYORUZ.

SAYGILARIMIZLA.
TOBAV ( Devlet Tiyatrosu Opera ve Bale Çalışanları Vakfı)
DETİS (Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği)
TOMEB (Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği)
TODER(Tiyatro Oyuncuları Derneği)
OYUNCULAR SENDİKASI
KÜLTÜR-SANAT SEN
SANATÇILAR GİRİŞİMİ
ÖZERK SANAT KONSEYİ

Pankartsız, Slogansız

“Metinden sahneye temrinler”

Erzurum’da dolu dolu tiyatro

Bu yıl ilki gerçekleştirilen “Metinden Sahneye Temrinler” adlı proje kapsamında 4 büyük tiyatro oyunu seyirciyle buluştu. Tam bir tiyatro şölenine dönüşen oyunların sahnelenmesi 18 Mayıs 2012 tarihine kadar devam edecek.

******************************************

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü öğretim üyesi Yard.Doç.Dr. Bünyamin Aydemir tarafından yürütülen “metinden sahneye temrinler” adlı tiyatro projesi sonuçlandı. Toplam 4 büyük tiyatro oyununun sahnelenmesini amaçlayan proje, 8 mayıs 2012 tarihinde seyirciyle buluşurken, oyunların 18 Mayıs’a kadar gösterimde olacağı belirtildi.

Proje sorumlusu ve 4 büyük tiyatro oyununun da yönetmenliğini yapan Yard.Doç.Dr. Bünyamin Aydemir, yaklaşık 4 aylık yoğun bir çalışma sürecinin büyük bir tiyatro şölenine dönüşmesi ile sonuçlanmasının onur verici olduğunu belirtti.

Toplam 15 kişilik öğrenci ekibi ile çalıştığını ve ekipte 8 oyuncu, 5 tasarımcı ve 2 de yazarlık sanat dalı öğrencisinin bulunduğunu ifade eden Yard.Doç. Dr. Aydemir, 4 ayda günlük ortalama 5 saatlik çalışma temposuyla böylesi bir projenin tamamlanabildiğini, projenin en ilginç yanlarından birinin de  4 büyük oyunun aynı ekip ile eşsüremli olarak çalışılıp, aynı tarihte sahnelenime hazır hale getirilmesi olduğunu dile getirdi.

DÖRT FARKLI OYUN

Bünyamin Aydemir, “Oyunlarımız Athol Fugart’ın “Ada”, Aziz Nesin’in “Hadi Öldürsene Canikom”, Edward Albee’nin “Hayvanat Bahçesi Öyküsü” ve Savaş Dinçel’in “Uçurtmanın Kuyruğu”. Bu dört oyun da hem tematik olarak, hem de teknik olarak birbirinden farklı estetik düzlemleri olan oyunlar. Amacımız bu farklı renkteki her bir oyunu bir arada ve aynı ekip ile sahneleyebilmekti. Bunu başarabildiğimiz için çok mutluyuz” dedi.

HER ZAMAN VE HER KOŞULDA TİYATRO

“Metinden Sahneye Temrinler” adlı projenin bu yıl ilkini gerçekleştirdiklerini, bundan sonraki yıllarda da projenin artık geleneksel hale getirileceğini kaydeden Yönetmen Yard.Doç.Dr. Bünyamin Aydemir, projenin “her zaman ve her koşulda tiyatro yapılabilir”liğinin iddiasına soyunmuş bir çalışma olduğunu da sözlerine ekleyerek şunları söyledi:

OYUNLAR YENİDEN BİÇİMLENDİRİLDİ

“Çalıştığımız oyunları dramaturjik müdahalelerle yeniden biçimlendirdik. Bu anlamda oyunlarımızı deneysel yaratım sürecine malzeme haline de getirmiş olduk. Yine minimaliz bir bakış açısıyla oyunların her birini 40-45 dk’lık bir zaman aralığına sıkıştırıp daha kompleks hikayelere dönüştürdük. Bu yaklaşım özellikle dekor ve kostüm yorum ve tasarımında daha da hakim”.

HERKES DAVETLİ

Bu arada söz konusu 4 tiyatro oyununun da her gün seyirciyle buluşacağı öğrenildi. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Deneme Sahnesinde sahnelenen oyunlar, her gün akşam 19.00 ile 20.00’de gösterime gireceği ve halka da açık olduğu bildirildi.

BİLKENT ÜNİVERSİTESİ’NE TURNE YAPILACAK

Öte yandan “Metinden Sahneye Temrinler” adlı proje kapsamında sahnelenen 4 büyük tiyatro oyununun da 4-10 Haziran 2012 tarihleri arasında Ankara Bilkent Üniversitesine turne yapacağı açıklandı. Konu ile ilgili görüşlerini ifade eden Yönetmen Bünyamin Aydemir, “Şu  15 günü tam bir tiyatro şölenine çevireceğine inandığımız bu oyunlar, ayrıca 4-10 HAZİRAN 2012 tarihinde de Bilkent Üniversitesinin düzenlediği “TİYATRO GÜNLERİ”nde seyirci ile buluşacak.  Türkiye’deki bütün büyük üniversitelerin tiyatro ekipleri de orada olacak. Türkiye’nin tiyatro kalbi orada atacak tabir yerindeyse. Festivalde ekibimizin hazırladığı 4 büyük oyunu sadece orada sahnelemekle kalmayıp, çeşitli forumlarda ve workshop gibi etkinliklerde de Üniversitemizin adını layıkıyla taşıyacağız” şeklinde konuştu.

İBB ŞEHİR TİYATROLARI’NDA “YENİ” GENEL SANAT YÖNETMENİ HİLMİ ZAFER ŞAHİN!...

“İBBŞT Yönetmeliği”nin “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğü Görev ve Çalışma Yönetmeliği” olarak değiştirilmesinin ardından Genel Sanat Yönetmeni olarak görevinden istifa eden Ayşenil Şamlıoğlu'nun yerine, kurumda dramaturg olarak görev yapan Hilmi Zafer Şahin atandı.

98 yaşındaki İBBŞT'nin yeni Genel Sanat Yönetmeni olarak görevine başlayan 1958 yılı Antalya doğumlu Şahin, akademik eğitimini İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Tiyatro Anasanat Dalı'nda yaptı. Yine aynı bölümde yüksek lisansını da tamamlayan sanatçı değişik dergi ve gazetelerde tiyatro, tarih ve kitap tanıtımı konularında yazılar yayımladı. Şahin ayrıca Büyük Larousse ve İstanbul Ansiklopedisi'nde tarih, tiyatro, edebiyat, dilbilim ve yaşam öyküsü konularında da madde yazarlığı yaptı.

1988 yılında girdiği İBBŞT'de yönetim kurulu üyeliği, genel sanat yönetmeni yardımcılığı ve başdramaturg görevlerinde bulundu. Bu süre zarfında pek çok etkinlik gerçekleştire Şahin "Aslolan Hayattır", "İkinci Ses", "Mikadonun Çöpleri", "Kafkas Tebeşir Dairesi" gibi pek oyunda dramaturg olarak görev aldı. Geçtiğimiz sezonda "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi" adlı oyunu, Ziya Osman Saba'nın aynı adlı yapıtından tiyatroya uyarladı.

Mimar Sinan Üniversitesi, Beykent Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde tiyatro dersleri de veren Şahin, Genel Sanat Yönetmeni seçilmeden önce de kurumdaki dramaturgluk görevine devam ediyordu. Hilmi zafer Şahin, başlangıcından günümüze değin, Yeni Tiyatro Dergisi’nde Yayın Kurulu üyeliği de yapmıştır.

Göreve geldikten sonra yaptığı ilk açıklamada ”Şehir Tiyatrosu, 98 yıldır olduğu gibi önümüzdeki süreçte 100. yılına giderken de iyi, doğru ve güzel şeyleri yapmaya devam edecek” diyen Şahin, kurumun içinden gelen bir sanatçı olarak ‘yönetmelik krizine’ de değindi. "Bu süreç içerisinde arkadaşlarımızla daha çok konuşacağız. Birbirimizi anlamaya çalışacağız" diyerek diyalog çağrısı yapan Şahin'e Yeni Tiyatro Dergisi olarak yeni görevinde başarılar diliyoruz.

 

TİYATRO AFİŞLERİ SERGİSİ

ABONE KAMPANYASI

YENİ TİYATRO DERGİSİ 5. YAŞINA GİRERKEN “OKUMAN İÇİN DAHA NE YAPALIM, SEVGİLİ OKUR?!...” ABONE KAMPANYASI BAŞLATIYOR.



Yeni Tiyatro Dergisi, yeni tiyatro sezonuna “ilginç” bir ABONE KAMPANYASI ile giriyor. Yeni Tiyatro Dergisi 2011 Ekim tarihli 31. sayısında “Hilal Köseoğlu’nun Anısına” vereceği “Kargı” ve “Çığlık” oyunlarıyla birlikte, abone olacaklara daha önce verdiği ve kitapçılarda bulunmayan 10 ayrı oyun kitabını da hediye edecek. Yeni Tiyatro Dergisi Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş bu konuda şunları söyledi: “Yeni Tiyatro 5. yaşına girerken pek çok yenilikler yapmayı düşünüyoruz. Bunlardan bir tanesi de daha önce verdiğimiz ve baskıları tükenmek üzere olan Yeni Tiyatro oyunları; yeni tiyatro sezonunda bu kitaplardan 10 tanesini abone olacak okurlarımıza ücretsiz olarak vermek istiyoruz. Bilindiği gibi, Neil Simon başta olmak üzere pek çok yabancı ve yerli yazarların oyunlarını Türkiye’de ilk kez Yeni Tiyatro Dergisi basarak okurlarına ve abonelerine ücretsiz olarak ulaştırdı. Sahne Sanatları Dergisi olmamız nedeniyle yeni sezonda opera ve bale yazılarına ve eleştirilerine de daha çok yer verip opera librettolarını da basıp okurlarımıza ulaştırmak istiyoruz.

Türkiye’nin ilk ve tek “hakemli” sahne sanatları dergisi olan Yeni Tiyatro’nun hakem kurulunda şu isimler bulunuyor: Prof. Dr. Semih Çelenk, Prof. Dr. Didem Uslu, Doç. Dr. Sema Göktaş, Yrd. Doç. Dr. Bünyamin Aydemir, Yrd. Doç. Dr. Handan Karaadam, Yrd. Doç. Dr. Yavuz Çelik ve Yrd. Doç. Dr. Gülayşe Temeltaş.

Yeni Tiyatro Dergisi Ekim ayından itibaren aylık olarak yayınına devam ederken, okurlara ve abonelere yine 4 yıl önceki fiyatlarla ulaştırılacak. Posta ve kargo masrafları dahil olmak üzere yıllık 12 sayı bedeli 100 Türk lirası olarak aynı biçimde devam edecek. Yeni Tiyatro Dergisi’nin yayın kurulunda ise şu isimler bulunuyor: Erbil Göktaş, Okday Korunan, Hilmi Zafer Şahin, Alpay Ekler, Oktay Emre ve Sema Göktaş.

 

YENİ TİYATRO DERGİSİ 2010'A ABONE KAMPANYASI BAŞLATARAK GİRDİ!!!

 

 2009'daki ekonomik krizden önemli ölçüde etkilenen Yeni Tiyatro Dergisi, her sayı verdiği "Oyun Kitabı Eki"ne ara vermemek ve her sayıda bu hizmetini sürdürebilmek için "Abone Kampanyası" başlattı. Ekim 2009'a kadar "iki aylık" periyotta çıkan Yeni Tiyatro, bilindiği gibi okurlarından ve tiyatro çevrelerinden gelen yoğun istekler üzerine "Aylık" periyoda geçmişti. Daha önce "iki ayda bir" verdiği "Oyun Kitabı Eki"ni "Aylığa" geçince her ay vermek zorunda kalınca zaten "kriz" ortamında "bir kahramanlık" olan ve önemli bir gider tutan "ekleri" verip vermemeyi değerlendiren Yeni Tiyatro, "bu hizmeti sürdürme" kararı vermişti. Ancak ekonomik açıdan, önce okurlarına güvenen Yeni Tiyatro, bu sorunu aşabilmek için yine "okurlarına" dönüyor ve "abone" kampanyasına destek olmalarını bekliyor.

 

Satış Noktalarımız

Editör'den... / Erbil Göktaş

Erbil GöktaşTARTIŞILMASI GEREKEN AZİZLİKLER

Atila Sav’ın Milliyet Sanat Dergisi’nin Mart 2003, 528. sayısının 74. ve 75. sayfalarında yayınlanan “Küçük Azizlikler” yazısını okuduğumda Türk Tiyatrosu’ndaki pek çok sorunun bu yazıdan hareketle tartışılabileceğini düşündüm. Bunlardan ilki; Türk Tiyatrosu’nun, oyun yazarlığında ortaya konulan başarıları sahnelerde yeterince değerlendirilemeyişidir. Devamı...

Sitemizden en iyi verimi; bedava, açık kod ve güvenirlik düzeyi yüksek olan Firefox tarayıcı ile alabilirsiniz.
İletişim: mailonpix.com
Clicky Web Analytics