26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Eleştiri / Rosenbergler Ölmemeli Ve Bir Takım Vicdansızlıklar
Rosenbergler Ölmemeli Ve Bir Takım Vicdansızlıklar

Rosenbergler Ölmemeli Ve Bir Takım Vicdansızlıklar

 

Damalı örtüde bir taze çorba gibi

Buğulu bir lezzetti karıkocalık

Oktay Rıfat

 

’25 doğumlu Fransız yazar Alain Decaux’un, Zehra Ağralı Gençosman tarafından dilimize kazandırılmış olan oyunu Rosenbergler Ölmemeli, Genco Erkal’dan sonra şimdi de Orhan Alkaya tarafından seyirci önüne çıkarıldı.

Daha çok tarih araştırmacılığıyla tanınan, toplumsal ve kültürel etkinliklerin de içinde yer alan yazar, aynı zamanda gazeteci ve hukukçu kimliklerine de sahip. “Adım Marie Antoinette“, “Notre Dame de Paris“, “Potemkin Zırhlısı“, “Danton ve Robespierre” gibi oyunlara da imza atmış olan Decaux’un çocuklar için de eserleri bulunmakta.

Oyunu sahneye taşıyan Alkaya’yı ise salt oyunculuk ve yönetmenlik kimlikleriyle tanımlamak, Alkaya’nın diğer sanat disiplinlerindeki başarısını ve özellikle de şairliğini görmezden gelmek anlamına gelir. Yazar Decaux gibi hukuk ve gazetecilik eğitimleri de almış olan Alkaya,  sıkıyönetim zamanında tiyatronun kapısına bırakılmış tehlikeli isimlerden biri. Belki de o dokuz yıllık “tuz günleri“nde bu yüzden “insan yüzündeki korkuyu silme klavuzu”na[i] çalıştı.

2008-2009 yılları arasında İBBŞT’nin genel sanat yönetmenliğini yapan Alkaya’nın aynı zamanda politika ve şiir alanlarında toplam altı adet kitabı bulunmakta.

 

Rosenbergler Ölmemeli

 

’47 ve ’57 yılları arasında Wisconsin Eyaleti Cumhuriyetçi Parti Senatörü olan Joseph Raymond McCarthy, görevde kaldığı on yıl zarfında komünistlere ve sempatizanlarına karşı sorumsuz suçlamalarıyla, diktatörlüğüyle ve özellikle de Rosenbergler olayıyla toplum vicdanını yaralayan, uğursuz isimlerden biridir.

Atom bombasının formülleri sözde Rosenbergler tarafından Bolşeviklere satılmış ve dünyanın süper gücü Amerika, gücünün bir kısmını böylelikle Bolşeviklere kaptırmıştır. Bir yanda dalga dalga yükselen Bolşevikler, bir yanda ise süper güç Amerika…

15.12.1993 tarihli Milliyet Gazetesi’nin 22. sayfasında Sunay Akın’ın ağzından Rosenbergler olayı: (…) Karı koca Rosenberg’ler iki yıl süren dava boyunca bu suçlamayı (atom bombasının formüllerini Bolşeviklere satmak suçu) sürekli olarak reddettiler. O yıllar Amerika’da bir kasırga gibi esen McCarthycilik anlayışının kurbanı olarak seçildiklerini çok iyi biliyorlardı. Senato Soruşturma Başkanı Joseph McCarthy komünizm düşmanlığı ile tanınmıştı.

Rosenberg’lerin suç işledikleri resmen ispat edilmemişti ve sadece kendilerinden önce tutuklananların verdikleri ifadelerle sanık durumuna düşmüşlerdi. Olay tamamıyla bir polis tertibiydi.

Mahkeme Rosenberg’leri ölüm cezasına çarptırırken onlar her zamankiş gibi suçsuz olduklarını yinelediler… Bu sırada dünya kamuoyunda büyük bir tepki gelişti. Milyonlarca insan Rosenberg’ler için gösteriler yapmakta, imza toplamaktadır. İnfaz günü yaklaştıkça Ameirkan hükümetinin etekleri tutuşur ve Rosenberg’ler ile pazarlığa oturur!… Suçlu olduklarını kabul ederlerse hayatları bağışlanacaktır…”[ii]

Aslında durum ölüme giden Rosenberglerden çok Amerikan hükümeti için vahimleşir. Çünkü Rosenbergler öldürülmeden önce gaz odasının kapısına bir telefon koyulur. Beki yaşamak onurdan üstün gelir de suçlu olduklarını kabul ederler diye.

McCarthy’e göre tehlike hem içerde hem de dışarıda olmalı ki kurban seçilen Rosenberglere dair verilen ötenazi kararı, suç kesinleşmeden ve ispatlanmadan uygulamaya konmuştur. İşte bir ibret fotoğrafı.

Dönemi ve aktörlerini yeterince deklare eden oyun, aşkın ve inancın panoramasını çizerken, siyasallaşmış yargıyı da oyunun tabanına yerleştirerek oldukça tanıdık bir hikâyeyi yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

Salona girdiğinizde İBBŞT’nin birçok oyununun sahne tasarımında imzası olan genç tasarımcı Barış Dinçel’in biçem arayışlarını yansıttığı tasarımlarından biriyle karşılaşıyorsunuz. Kimi tasarımlarında daha oyunun broşürüne bakmadan ismini telaffuz ettiren Dinçel, kimi tasarımlarında ise kenter gidişatına mola verip biçem arayışlarına dalıyor. Bu arayışlar çoğunlukla başarıyla sonuçlanıyor ve ortaya çıkan çalışma salt nesnel açıdan oyunun hizmetine sunuluyor. Nesnelliğin kuramsal bir düzeyde açıklığı olmadığı için kastettiğim nesnelliğin ölçütünü de sadece Dinçel’in bu çalışmalarında algılamak mümkün. Bu çalışmasında sahne iki kattan oluşan, dört eşit parçaya bölünmüş ve bu parçaların her biri kimi zaman bir mekâna, kimi zamansa iki parçası bir mekâna hizmet ediyor. Mat siyah ile örülmüş olan sahne, oldukça işlevsel. İzleyicide bir şeylerin kokuşmuşluğu hissiyatını uyandıracak kadar da oyunu içselleştirip metafor oluşturmuş bir çalışma.

Chebourg (Fransa) doğumlu denemeci Roland Barthes Çağdaş Söylenceler adlı kitabında biçemle ilgili “(…) Biçem her şeyi bağışlatır, özellikle de tarihsel düşünceden kurtarır; izleyiciyi kuru bir biçemciliğin tutsaklığına gömer, böylece ‘”biçem”’ devrimlerinin kendileri de yalnızca biçimsel olur…”[iii] diyor ve devamında bu biçimselliğin oyunun gerçek içeriğiyle bağıntıya girmemesi durumunda tutsaklığa gömüldüğünü ekliyor. Yani öznel biçem arayışları sahneye de öznel olarak yansırsa bu biçem devrimi, yerini bir başka devrime bırakacak ve döngü zamanla kuruyup yok olacaktır. Öznel biçem arayışlarının sahneye nesnel olarak yansıyıp oyunda içselleşmesi ise oyunu zenginleştirecektir. İşte Dinçel’in nesnelliği de bu minvalde…

Işık, sahne tam değişecekken kısa bir süre oyuncunun üzerinde kalıyor, sonra kayboluyor. Sanki yaşanan her şey eksikti… Rosenberglerin davasına yeniden bakılmalıydı, herkes yalan söylüyordu vicdanlara bir kez daha bakmalıydık… Murat İşçi’nin bu bağlamda nokta atışı ışık tasarımı, izleyicinin oyunun konusuna dâhil olmasını kolaylaştırması açısından incelikli bir işti.

Dörde bölünmüş sahnenin sol alt köşesinde (ağırlıklı olarak) yayın yapan kadın oyuncunun kostümleri hem dönemi yansılıyor hem de yaptığı reklamlara karşılık geliyordu. Kadın oyuncu önce kamusal ideolojinin diliyle haberleri veriyor ardından da reklamları sunuyordu. Rosenbergleri vatan haini olarak suçlayan haberlerin hemen ardından albenili reklamların sunulması döneme dair sosyo-ekonomik verilerin bileşimi olarak karşımıza çıkıyor ve o albenili reklamları sunan kadın oyuncu, sıra haberlerdeki Rosenberglere gelince infazını McCarthy ağzından yapıyordu. Bu da ekranların devletin ideolojik aygıtı olarak ele geçirilmişliğini ortaya koymaya yetiyor da artıyor.

Garip Akımının son “yaprak”ı Melih Cevdet’in Anı adlı şiiri, oyun için (sanırım) yeniden bestelenmiş. Zira oyun, kadın bir oyuncunun akordeon eşliğinde bestelenmiş şiiri okumasıyla başlıyor. Kadın oyuncu diyorum çünkü kim olduğunu bilmiyorum. Oyunun müziğini kim yaptı, besteler kime ait bilmiyorum. Müsahipzade Celâl Sahnesinin alnı açık, gözlüklü beyefendisinden rica etmeme ve eleştirmen olduğumu da eklememe karşın broşürün olmadığı cevabını aldım. Oysa bir sonraki gün oyunda dağıtılacak şilteli paketlerden bahsetmeye bilmem gerek var mı? Ayrıca oyunun künyesi için[iv] İBBŞT’nin sitesine tıklayınca da bu soruların karşılıklarına ulaşamıyorsunuz.

Kimin yaptığını bilmediğim müzikler izleyiciyi kör bir noktaya çekecek kadar lirik. Hâlbuki oyun konusu itibariyle epik oyunların yüklendiği sorunsallardan olan “adalet” ve “savaş” temalarını izleğine almış.

20. yy Avrupa ve Amerikalı oyun yazarlarının metinlerine baktığımız zaman bu oyunların da epik oyunlarla aynı sorunsalları konu edindiklerini görürüz. Aradaki en mühim fark ise epik oyunların dünyanın geleceğine dair umutlu olması, 20. yy yazarlarının ise olmamasıdır. Çünkü biri dünyanın geleceğinin nasıl kurulması gerektiğine dair ipuçları verirken, diğerinde bunu göremeyiz. Bu durum 20. yy Avrupa ve Amerikalı oyun yazarlarının sadece atmosfer yarattıkları anlamına gelmez tabii. Vâclâv Havel kimi zaman dilin önemini ironik bir üslupla konu edinirken, bir başka oyununda entelektüel kimliği sorgular, Thomas Bernhard nesnel bir yaklaşımla duyarlı ve duyarsız iki akademisyen kimliği yan yana getirir ve ikisi de aslında haklıdır; Bernard-Marie Koltes’in Batı Rıhtımı ahlak olgusunu ölüm olgusuyla iç içe geçirerek karanlık bir dünya çizer… Sam Shepard, David Mamet, Peter Turrini, George Tabori, Eugene O’Neill, Aleksander Gelman, David Henry Hwang gibi yazarlara “çağdaş oyun yazarı” kimliğini kazandıran biçem ve dil arayışı ile ele aldıkları sorunsallara nesnel yaklaşımlarıdır. Bu ve benzeri yazarların oyunlarını sahneye taşırken ajitasyona düşerseniz yaptığınız dram biçimsiz bir komediye dönüşür. Alain Decaux’un Rosenbergler Ölmemeli oyunu da nesnelliği ve üslubu itibariyle aynı yukarıdaki diğer oyunlar gibi ajitasyonu kaldıramayacak yapıdadır. Bunun uygulamalı örneği ise; Rosenberg’in ölüm kararı kesinleştikten sonra ağzındaki ajite mırıltıyla sahnenin o ucundan bu ucuna yürüyen boynu bükük kadındır.

 

Pis Derenin Bulanık Suyu

 

Rosenbergler olayını araştırırken çok güzel bir köşe yazısı ile karşılaştım. Yazının başlığı “Hay sizin Rosenbergler’inize…”[v] Yazı özetle Rosenberglerin idamının yerinde bir karar olduğu ile başlayıp, ortada tartışılması gereken bir şeyin olmadığı, oyunun sahneye koyulmasıyla solculuğun oynandığı, bu solcuların da adam olmaya niyetleri olsaymış Kruşçev’in “Sovyet nükleer silahlarının yapımında Rosenbergler’den de çok yararlandık” cümlesini de görmeleri gerektiğini söyleyip McCarthy’nin Recep Tayyip Erdoğan’a benzetildiğiyle finale ulaşıyor.

Yazının üslubu okuyanı rahatsız edecek derecede bayağı iken içerik itibariyle de kendini çıkmazlara sokacak kadar kısır. Üstelik okuyucuya hiçbir kapı aralayamayacak olan yazının tek dayanağı Kruşçev’in anılarından alıntılanmış olan bir cümle. Bu cümlenin de dayanaklarının olduğu ispatlanmadan nasıl olur da bir köşe yazarı çıkıp böyle pespaye bir yazıyı kaleme alır anlamadım. Değerli bir yönetmen sahneye oyun koyacak, siz de çıkıp ona sakallı diye hitap edip, solculuk oynamakla itham edeceksiniz. Oysa her yazıyı değerli kılan içselliği itibariyle öznelliği, biçem olarak da özgünlüğüdür. Ama bu yazının ne içsel olarak ne de biçem olarak hiçbir değeri yok. Benim yazının sahibine, yazısına yada gazetesine karşılık vermem hatta baz alıp yanıt yazmam mümkün değil. Bulanık derenin kirli suyu uzun zamandır tiyatromuzu boğmaya, kontrolsüz hiyerarşisiyle hâkimiyeti altına almaya çalışıyor. Verdiğim yanıt bulanık derenin kendisinedir.

Kant’ın estetik anlayışında “güzel” kavramı dört boyutta ele alınır. Bunlar nitelik, nicelik, kiplik ve son olarak da ilişki’dir. “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyun amaçlılığı zorunlu kılması, çıkarla değil evrenselle alakalı olması açısından kiplik bağlamında izleyene haz verir. Lâkin “insan”ın kendisine değer vermeyen bir anlayışta kiplik bağlamı terse dönerek kişinin saldırganlaşmasına, onursuzlaşmasına da neden olabiliyormuş. Kişi Kant’ın estetik anlayışını benimsemek zorunda olmadığı gibi izlediği oyundan haz da duymayabilir ama düşüncelerini ifade etmeden önce duruma göre belki defalarca düşünmek zorundadır.

Yanlışa mahal vermeyelim. Kimseyi düşüncesizlikle itham etmiyorum. Bilakis yazı düşünülerek kaleme alındığı hissiyatını ilk cümleleriyle okuyucuda uyandırıyor. Çünkü oyun, birilerine hedef gösterilmiş. Oysa sanatın sıfatlarından biri de gerçeği yeniden üretmesidir. Siz McCarthy’i Recep Tayyip Erdoğan’a benzettiyseniz, bir başka izleyici de Stalin’e yada Hitler’e benzetebilir. Siz McCarthy’i birilerine benzetmek istiyorsanız buyrun benzetin. Burada bir gerçeklik görebiliyorsanız buyurun o gerçeklik de sizin olsun. Ama sırf gerçekliğin yeniden üretiminden rahatsız olduysanız kusura bakmayın, bu sıfatı törpüleyebilecek henüz bir güç bulunamadı. Bundan dolayı lütfen kirli sularınızla tiyatromuzu boğmaya, hiyerarşinizi keskinleştirmeye çalışmayın işe yaramaz.

 

Pala’dan Gülme Ültimatomu

 

İskender Pala’nın 14 Şubat 2012’de Zaman Gazetesinde yayımlanan yazısı[vi] da yukarıda bahsettiğim yazının bir benzeri. O da “Günlük Müstehcen Sırlar” adlı oyundan rahatsız olmuş. Olabilir. Elbette eleştirisini ve düşüncesini de açıklayıp tiyatromuzun gelişimine katkıda bulunacaktır, bulunmalıdır. Lâkin “Kenan Işık iyi bir dosttur.” diye başlayıp, Kenan Işık’ın başbakanın güven ve iltiması sayesinde AKP’li kadrolar tarafından itibar gördüğünü, yine başbakanın himayesiyle kimi kurumlarda görev aldığını anlatan, sonra da “Günlük Müstehcen Sırlar” üzerinden repertuardaki oyunların yüzde sekseninin cinsel sululuk içerdiğini öne süren bir yazı (ki ben bu cinsel sululuğu nedense oldukça yakından takip ettiğim İBBŞT ve DT’de izlediğim hiçbir oyunda göremedim). Yazı bir yandan devlet destekli tiyatroların misyonuna değinirken, bir yandan da oyuncuların lüks içinde yaşadığını, öte yandan tiyatrocuların “çamur” atmak gibi bir yapıya sahip olduklarını (bu özellik belediyede herkesin dilindeymiş) söyleyerek belki farkında belki değil, bahsettiği şeyi kendisi yapıyor ve yazının sonunda da soruyor “Şimdi merak ediyorum; Kenan Işık dostumuz kimlerden yana acaba?” Bu soru sanat icra edilen bir kurumda kadrolaşmanın olduğunu gösterir mi bilmiyorum ama ne yana çekersek çekelim iğrenç çağrışımlara neden oluyor.

Yazının eleştirisi İBBŞT’ye mi, tiyatrocu milletine mi, Günlük Müstehçen Sırlar”a mı, Kenan Işık’a mı yoksa dünyaya mı, neye anlayamadım. Edebiyatçı, öğretim üyesi ve köşe yazarı olan Pala yazısının içine bir parantez açmış ve Şimdiden gülmeye hazır olun yani!.. demiş. Bunu da yazısına verileceğini bildiği tepkilere karşılık olarak söylemiş. Oysa kimse gülmek için kimseden ültimatom beklemiyor.

Eflatun’un ideal devlet anlayışının kilit cümlesi herkesin kendi işini eksiksiz yapmasıdır. Madem siz eleştirecek bir şey buldunuz, buyurun eleştirin. Ama siz bunca kimliğe sahipken size biz mi anlatalım sanatın ne olduğunu? Yoksa siz sanatın ne olduğunu biliyorsunuz da Kenan Işık üzerinden (Engin Ardıç’ın da Rosenbergler Ölmemeli de yaptığı gibi) hem oyunu hem de İBBŞT’yi birilerine hedef mi gösteriyorsunuz?

 

Sonuç Yerine

 

Orhan Alkaya muhtemelen biliyordu bu oyunun böyle tepkilere neden olacağını. Çünkü kimi dönem, olay ve kişilerle özdeşlik kurabileceğimiz; politik duyarlılık barındıran bir oyuna imza attı. Cesareti ve sanatçı duyarlılığı için Alkaya’yı tebrik ederim. Belki de (hedef göstericiler işlerini haklarıyla yaptılarsa) sansüre uğratılacak yada repertuardan kaldırılacak olan oyun sahnelerde. Şimdilik buyrun izleyin.

 

“(…) Biz sevmeyi öğrendik / Birlikte, yalnız, biz bize / Karıncanın ev yapmasını / Akışını ağaçtaki suyun (…)”[vii]

 

Orhan Alkaya

 

Ve Beklenen Haber

Ve beklenen haber dergi henüz matbaaya ulaşmadan her yere ulaştı. Oyun, yazarı Alain Decaux’un “oyununun hiçbir yerde gösterilmesine izin vermiyor” gerekçesiyle repertuardan kaldırılmış. İBBŞT açıklamasının sonunda “(…) Bu yönde başka hiçbir gerekçe ya da baskı olmadığını belirtir, bu zorunluluktan ötürü seyircilerimizden özür dileriz.”[viii] demiş. Zaman Gazetesi ise haberi “‘Rosenbergler’ meğer korsanmış!”[ix] başlığıyla vermiş. Gazetenin haberine göre 1996’da Rosenberglerin casus olduğu ispatlanmış. Decaux da doğal olarak oyunun gösterimine izin vermiyormuş.

Oysa Kruşçev’in “Sovyet nükleer silahlarının yapımında Rosenbergler’den de çok yararlandık” cümlesi dışında kimin elinde hangi belge var neden açıklanmıyor? Bana öyle geliyor ki karalama politikası sonuç verdi ve hedef yine on ikiden vuruldu. İBBŞT 15 Haziran 2011’de yazılı başvuruda bulunmuş. Ortalama yedi ay geçmiş. Kasım 2011’de usulünce sözleşme süreci başlatılmış. Ortalama üç ay. Oyun çalışılmış, dekor hazırlanmış, onca kişi emek vermiş hoooppp bir haber Decaux izin vermiyor kaldırdık, özür dileriz. Bunca zaman geçmiş, neredesiniz siz? Böyle bir kepazelik zaten kurumunuzun etrafında akbabalar sürüsü gibi dönen kendini bilmezlere yem olmayacak mı?

Peki bu oyunun baskı yada direktiflerle kaldırılmadığına kamuoyunu nasıl ikna edeceksiniz? Elinizde Decaux’un izin vermediğine dair yazışma mektupları var mı (varsa kurumun yiten itibarı için bunu kamuoyuyla paylaşmalısınız)?

Şimdi konuya bir başka açıdan yaklaşalım ve Rosenberglerin ajan olduğu varsayımını ele alalım, bu durumda:

1-) Bu durum McCarthy’nin avcılığını değiştirir mi?

2-) Peki ya yasanın siyasallaşması gerçeğini?

3-) Dünya barışını sağlamak için atom bombası sırlarının Ruslara verilmiş olması vatan hainliği midir yoksa takdir edilecek bir insanlık, kahramanlık örneği midir? Engin Ardıç’ın baktığı yerden bakıp da “Biz T.S.K’nın sırlarını Yunanlılara versek?” diye sormak aptallığın daniskasıdır. Çünkü süper güç Amerika, Kore’de denediği atom bombasının sırlarını kaptırınca bir daha kullanamaz ve dünyayı tehdit edemez olmuştur. T.S.K’nın ise böyle bir sorunu yoktur.

4-) Bir insan dünya barışını sağlamak için kalkıştığı eylem sonrasında ölümü hak edebilir mi?

5-) Rosenberglerin ajan olması, İBBŞT’ye, D.T’ye, sanatçılara ve tüm dünya sorunlarıyla ilgilenenlere saldırmak için ağızlarından pis sular akıtanların fütursuzluklarını affettirebilir mi?

 

Orhan Alkaya gibi bir entelektüelin tefe koyulup çalınmak istenmediğine, yaşanan sürecin tamamen aksilik olduğuna, birilerinin rahatsızlığı dolayısıyla oyunun kaldırılmadığına inandırılmayı ONK Ajanstan, İBBŞT’den ve oyunun yazarı Decaux’tan beklemekteyiz.

 

 


[i]Orhan Alkaya, Altı, Everest Yay, Sy 24

[ii] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Ara.aspx?araKelime=rosenberg&isAdv=false

[iii] Roland Barthes, Çağdaş Söylenceler, Metis Yay, Sy 102

[iv] http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=395

[v] http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2012/02/02/hay-sizin-rosenberglerinize

[vi] http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1040

[vii] Alkaya, Sy 90

[viii] http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Haber.aspx?hid=310

[ix] http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1250565&title=rosenbergler-meger-korsanmis

 

Hakkında Oktay Emre

Yoruma kapalı.