19 Eylül 2018, Çarşamba
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Eleştirinin Eleştirisi / Eleştiri Çözümlemeleri 1 (Salıncaktaki Eleştirmenler)

Eleştiri Çözümlemeleri 1 (Salıncaktaki Eleştirmenler)

Erbil Göktaş

Türkiye’de tiyatro eleştirisi nicelik olarak artış gösterse de, nitelik olarak yeterli düzeyde değil. Gazetelerde, dergilerde, internet sitelerinde okuduğumuz eleştirilerde belirli bir düzey niye tutturulamıyor?.

Bunu başlıca nedenleri arasında şunları görüyoruz: “Eleştiri” yazdığını düşünenlerin çoğu tiyatronun temel kavramlarından habersiz ve dram sanatının ne olduğunu bilmiyor. “Eleştiri” alanında kalem oynatanlar, dram sanatı-tiyatro sanatı ilişkilerini değerlendirme konusunda yeterli bilgiye sahip değiller. Bunların çoğunluğu tiyatronun herhangi bir uzmanlık alanından değil; yani tiyatroyu “meslek” edinmeyip tiyatro sanatının “eleştirmen” alanındaki boşluğunu doldurmaya çalışan “hevesliler”… En önemlisi de, “eleştiri” yazdığını düşünenlerin çoğunun “tiyatroyu sevmekten” çok, “kendini sevenlerden” oluşması. En yaşlısından en gencine kadar pek çok kişi bu işe “soyunmuş” iyi de, bir türlü “giyinemiyorlar”, o kötü…

Bu kötü gidişe belki biraz “müdahale” edebilirim, tiyatro eleştirisinin gelişimine birazcık da olsa katkıda bulunabilirim umuduyla “eleştirinin eleştirisi”ni “eleştiri çözümlemeleri” adı altında başlatıyorum. Bu çalışmalarda niyetim kimseyi hedef almak, küçümsemek falan değil; tersine, gazetelerde, dergilerde eleştiri yazanların, biraz daha dikkat etmelerini sağlamak… Yazılanların okunup geçilmediğinin, bir yerlerde, birilerinin “o yazıları” dikkatle izlediğinin bilincini oluşturmak; “eleştiri” yazanların bunun farkında olarak yazmalarını sağlamak!…

Yani bilinsin ki, alan “boş” değil; Peter Brook’un “Boş Alan” kuramı da, bu alanda “alanın boş” olduğunu anlatmıyor.

HASAN ANAMUR’UN “KEŞANLI ALİ DESTANI” (KAD) ADLI ELEŞTİRİSİ

Haldun Taner’in yazıp Yücel Erten’in 2006-2007 döneminde İBBŞT’de sahneye koyduğu “Keşanlı Ali Destanı” üzerine Hasan Anamur’un 18.11.2006 tarihinde Radikal Gazetesi’ndeki köşesinde yazdıkları, bu sayıda “eleştirinin eleştirisi”ne konu olacak niteliktedir. Çünkü, önemli bir gazetede yazmaktadır ve İstanbul Eleştiri Çevresi’nde “önemli” görülen birisidir. Türkiye Eleştirmenler Birliği’nin (TEB) önceki başkanı ve şimdiki ikinci başkanıdır. Onun bu yazısında okurken gözüme çarpan “pek çok” yanlış, yazmamızı gerektirmiştir. Çünkü o bile bu kadar “özensiz” olursa, “başkaları” ne yapmaz?..

1. Yazar daha ilk tümcesinde, biri “eksik” diğeri “yanlış” iki bilgilendirmede (!) bulunuyor:

1. Eksik “bilgi”de “İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları” diyor oysa doğrusu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları”dır. Kısaltılmışı da (İBBŞT) olacaktı.

2. Yanlış bilgi ise, “Haldun Taner’in ölümünün 40. yılı dolayısıyla (…) ‘Keşanlı Ali Destanı’nı sahneliyor” demesidir. Kimin ölümünün kırkıncı yılı, Taner’in mi, oyununun mu? (Yoksa eleştirinin mi?..) Taner 1985’de ölmüştür. “Keşanlı Ali Destanı” 1964’de yazılmıştır. Bu bilgi hatası neyin nesi o zaman?…

2. “Erten bir yandan olumlu, bir yandan da tehlikeli bir işe girişmiş” diyor; kendisi de eleştiri yazmaya kalkışarak olumlu bir işe girişmiş ancak, bilmediği bir çok konuda, ki anlayamadığını yazıda iki kez itiraf ediyor ( bence bu sıcaklık, alçakgönüllülük falan değil, -bazıları da bunu çok yapıyor- okuyucuyu iten, eleştirmenin bilgisiz olduğunu ve salladığını düşündürten bir davranıştır.)

3. Hemen arkasından “…genç kuşağın bu oyunu canlı olarak görmesi gerek”… diyor.

1. Tiyatro cansız da mı oluyor? Ne anlatılmak isteniyor burada, sinemaya ya da televizyona çekilmişliği mi, (ki o zaman “TV filmi” ya da “sinema” deniyor) yoksa cansız bir biçimde yorumlandığı mı?..

2. “Canlı” derken, Erten’in ölülerle ya da robotlarla falan mı sahnelediğini söylemek istiyor? “Keşanlı Ali Destanı” animasyonu yapıldı da bizim mi haberimiz yok?

 

  “KAD” KLASİK Mİ, EPİK Mİ?

4) “KAD, geleneksel seyirlik gösterilerin havasını, meddah ile ortaoyununun göstermeci anlatımını klasik tiyatro yapısı içinde buluşturan ustaca yoğrulmuş bir oyun” diyor… Al sana bir kafa karışıklığı daha…

a) Klasik mi epik mi?.. Nasıl yani klasik?… “Klasik tiyatro” yapısı ne demek?.. En basit anlatımla “klasik tiyatroda” “benzetmecilik” vardır; yani seyirci oyunla özdeşleşir; burada da öyle mi oluyor, neden? “Epik” ise “göstermecidir”. Yoksa “klasik epik mi”(!) demek istiyorsunuz?..

b) Ya da “klasik” derken, “zamana dayanıklı anlamında” kullanılan “bir oyunu” mu anlatmak istiyorsunuz? Ama o zaman niye “yapı” diyorsunuz?.. Örneğin Memet Baydur’un oyunları “klasik tiyatro” sisteminin kurallarına göre yazılmıştır; ancak “klasik” olup olmadığını “zamana olan dayanıklılığı” belirleyecektir. Yani 40 yıl sonra da bu oyunların içinden o gün için “bir şey söyleyenler”, en azından “Türk tiyatro klasiği” olarak kabul edileceklerdir. Bu bağlamda Brecht’in 60-70 yıl önce yazdığı “epik” oyunları da “dünya tiyatrosunun klasikleri” arasında kabul edilebilir; dediğim gibi zamana dayanıklılık anlamında; “benzetmecilik” anlamında değil…

c) Anamur’dan kafa karıştıran bir alıntı daha: “Bu Brecht’in tiyatrosuna da egemen anlayıştır. Ne var ki, bu anlayışa özgü yabancılaştırma ilkesi genelde seyircinin eyleme katılmadan bildiriyi eleştirel gözle dışarıdan, hatta uzaktan değerlendirmesini sağlamak olarak anlaşıldığından, ortaya, tiyatronun var oluş nedenine aykırı bir biçimde, beyazperde ya da cam ekran ile izleyici arasında oluşana benzer bir ‘mesafe’ girmekte. Taner, ya da Brecht, ya da göstermeci anlayışı benimsemiş, benimsememiş herhangi bir yazar bunu istemiş olabilir mi?” Derken sapla saman birbirine karışıyor. İlk önce “tiyatronun varoluş nedeni” ne demek?.. Tiyatronun varoluş nedeni Aristotelesci tiyatro mudur yalnızca?.. “Katharsis” tiyatrosuna karşı geliştirilen anti-katharsisci tiyatroyu nasıl yok sayabiliyorsunuz?.. Bilmediğiniz için mi?.. Klasik tiyatroda nasıl oluyor yani “benzetmeci tiyatroda yani özdeşleştiren tiyatro anlayışında…Epik-diyalektik tiyatroda nasıl oluyor, yani “göstermeci” ve “yabancılaştırıcı” tiyatro anlayışında… Ha bu yabancılaştırmanın “felsefi” bir kavram olarak değil, “teknik” bir tiyatro kavramı olarak ele alınmasından söz ediyoruz. Elbette içerik açısından irdeleme, kapitalist düzenlerdeki “yabancılaşma”dan da söz edilebilir. Klasik oyunlarda “bu yabancılaşmayı” verirken teknik olarak Brecht’in kullandığı yabancılaştırma etmeni (Ver Freymdung) kullanılmaz.

d) “Tersine, bütün oyunlar gibi göstermeci oyunların temelinde de seyircinin oyunu benimsemesi, gözlemci gibi de olsa eyleme katılma eğilimi duyması, kişilerle doğal ilişki içine girmesi, hatta sahneye laf atması isteği yatar.” Diyor Anamur; hayır, bütün oyunlarda “sahneye laf atma isteği” yatmaz!.. Klasik oyunlarda oyunla özdeşleşmiştir; Andre Antoine’ın “dördüncü duvar” ilkesini anımsatırım: Oyuncular sahnenin seyirciye açılan duvarını yok sayıp öyle oynarlar, seyirciler de oyuncuları değil, oyunu izlerler yani oyunun içindedirler; Epik Tiyatrodaki gibi “gözlemci” konumunda değildirler.

Brecht’le Taner’in tiyatrosunu karşılaştırmadan, her ikisinde “yabancılaştırmanın” nasıl gerçekleştiğine bakılmadan bu söylenen de havada kalıyor, yani bu tümcelerle özetlenemiyor ve yanlış bilgi de veriliyor.

e) Anamur, denetleyen olmadığı için yazdıkça coşuyor ve Brecht’e, Taner’e soru soruyor: “Göstermeci tiyatroda bir sahne başlamadan ne olacağını önceden söyleyen ya da ellerindeki levhalarla gösteren anlatıcıların amacı da seyirciyi eylemin içindeymiş gibi oyuna çekmek değil midir?” Değildir; bu tür “yabancılaştırmanın” amacı, seyirciye bir oyun izlediğini bildirmek, onun “bir gözlemci” konumunda olduğunu vurgulamak ve Klasik Tiyatro’da olduğu gibi duygularıyla değil, oyunu aklıyla izleyip “bir yargıya” ulaşmasını sağlamaktır. Klasik yani Aristotelesci tiyatroda “duygusal arınmanın” yerini, burada “bilinçlenme” almıştır.

f) “Yücel Erten’in yorumunda, sahnenin üstünden haber spotları gibi geçen kırmızı elektronik yazılarla verilen sahne başlıkları, sanırım, seyirciyi oyuna çağırma yerine oyundan uzaklaştırma etkisi yaratmak amacıyla kullanılmış.” Ona “uzaklaştırma” değil de, “yabancılaştırma” diyebiliriz bu kadar açıklamadan sonra.

g) Yazar “yabancılaştırmadan” sadece ellerindeki levhalarla sahneden geçen oyuncuları” anlıyor. Yabancılaştırmanın “teknik” olarak bin bir çeşidi yapılabilir: Slayt, şarkı, seyirciyle atışma; oyuncuların sahnede durup oturup sırası geldikçe oyuna katılmaları; vb. Taner’in metninde slaytla sahneye yansıtılan yazılar vardır; Erten bunu günümüzdeki teknolojileri kullanarak gerçekleştirmiş; yukarıdaki levhaya elektronik yazı yansıtmak biçiminde kotarmış… Yazılar hızlı geçiyor, ama önlem olarak iki kez geçiriyor. Slaytın, barkovizyonun sıcaklığını taşımasa da, alışkın olmasak da çağımız “digital çağ”, alışmak zorundayız.

“KAD” OYUNUNDA ELEŞTİRMENİN ANLAYAMADIKLARI

5) “Bu arada, nedenlerini çözemediğim birkaç uygulama da şunlar:” Bu arada “geçiyorken uğradım” der gibi, “yazıyorken çözemesem bile şunlara da değineyim”, demiş… Madem çözemeyeceksiniz, niye girersiniz yükün altına…

6) Çözülemeyenlere de bir bakalım:

a) “üç kondulu kadın yerine neden üç erkek oyuncu kullanıldığı”… Yönetmen kadınların erkeksileştiğini ya da kadının erkek egemen toplumda ne duruma geldiğini “karikatürleştirmeyle vurguluyor olamaz mı?… Bunları siz çözümleyeceksiniz; “anlamadım” derseniz, seyirci sizin yazınızı niye okusun ki?… Oyun zaten çıkmış, yönetmen eleştiriden sonra oyuncuları değiştirmeyeceğine göre… okuyucuya-seyirciye yol göstermek, onun anlayamadıklarını “çözümleyip” anlamasını sağlamak ve oyunu yerli yerine oturtmasının koşullarını oluşturmak “eleştirmenin görevi” değil mi?..

b) “köşeyi dönmüş görgüsüz zengin takımının şarkısı: ‘Biz sıfırdan başladık’ın neden daha köşeyi dönmemiş olan Sineklidağ taifesine söyletildiği.”… Öncelikle iki yerde virgül (,) eksik: “köşeyi dönmüş”,
”görgüsüz”,

“taife” yerine, “tayfa” ya da “halk” ya da “Sineklidağlılara” dense dilimizi eşek arısı mı sokar?..

c) Gelelim anlama: Yönetmen öncelikle “sıfırdan başlayanları” vurguluyor… O “zengin takımı” da “köşeyi dönme”den yani zengin olmadan önce böyle değiller miydi?.. Burada anlam gayet açık… Yani yönetmen burada da “tersten” vuruyor; seyirci anlıyor, yakalıyor da, eleştirmen “ters köşeye yatıyor” ve “golü yiyor”…

d) Zilha ile Nevvare’nin düğünde karşılaşma sahnesinin çözümlenmiş olduğunu söylemek de güç”… müş… Niye güç?.. Nesini beğenmediniz?.. Sizce nasıl olmalı?.. Bir şey söylüyorsanız, anlatacaksınız, çözümleyeceksiniz, örnekleyeceksiniz, gerekirse kendi görüşünüzü, önerinizi getireceksiniz… Bence yönetmen gayet iyi çözmüş… Sahnede iki Nevvare olamayacağına göre; olsa bile sesini tutturma ya da taklit etme gibi yollara başvurulacağına, Erten bu işi “ustaca” çözmüş; yalın bir biçimde… Sadece Zilha’yı biraz ağzı görünmeyecek biçimde konumlandırmış ve ötekini, Nevvare’yi yüzü görünmediği için başka bir oyuncuya oynatmış… Siz olsaydınız ne yapardınız?… Plastik makyajla iki Nevvare mi getirirdiniz sahneye?…

KAD” ELEŞTİRİSİNDEKİ DİL SORUNLARI

7) Bir de tümce yanlışları, hatalarıyla birlikte kulağa hoş gelmeyen tümceler var:

a) “ince bir güldürü modunda kotarılmış” diyor… “havasında” ya da “anlayışıyla” dense dilimizi eşek arısı mı sokar?..

b) “Taner’in kemikleşmişliğini hınzırca karikatürleştirdiği, şarkısında Türkiye’nin siyasal tarihini çizen Nuh-u nebiden kalma politikacının neden genç bir oyuncuya oynatıldığı”… Cümle de bozuk, anlam da, anlatım da… Ne kemikleşmiş?.. Politikacı mı, Türkiye’nin siyasal tarihi mi?.. Birincisi “Politikacı” diye yazılır, çünkü bir oyun kişisi o; Ali gibi, Zilha gibi, Kondulu gibi..

3. Zaten “kemikleşmiş” dediniz, “Nuh-u nebi” niye kullanılıyor… Eleştiri ağzına geleni söyleme sanatı mı?..
4. Gelelim anlama: Yönetmen Politikacı’yı genç bir oyuncuya oynatmakla, “yeni çıkarılan, seçilmeyi 25 yaşa düşüren yasaya” gönderme yapıyor olamaz mı? Ya da önemli olan “kafa yaşı”nı vurguluyor olamaz mı?.. Ya da “tersinleme” (eski dilde ironi) yapıyor olamaz mı?.. Bunda anlaşılmayacak ne var?
5. Sonra soru sorarak “anlayamadım” diyor; eleştirmen dediğin yorumlamalı!.. Yorumladığının genel yoruma uyup uymadığından da söz edebilmeli!..

f)    Şu cümleye bir bakalım:

“Sıradan bir çevre -beylik asılı çamaşırlar -(Ayhan Doğan) ve giysi (Ayşen Aktengiz Bayraşlı) tasarımları, sahnenin önünü neredeyse sürekli karanlıkta bırakan bir ışık tasarımı (Fatih Mehmet Haroğlu) ortamında devinen oyuncular da doğal ve sıcak bir iletişim yaratmaktan uzaklar.”

Sıradan bir çevre ve beylik, asılı çamaşırlar, Ayhan Doğan mı?.. Giysi de, A.A. Bayraşlı herhalde?… Bu tümcenin tamire gereksinimi var, ben daha fazla uğraşamayacağım; çünkü konumuz eleştiri, dil bilgisi değil…

g)  Yukardaki tümceden sonra, şu tümce iyice tüy dikiyor: “Birbirlerinden kopuk, sıraları geldikçe kendi gösterilerini yapar gibiler. Sanki, rollerinin sağladığı güldürü olanaklarını seyirciye abartarak sunma çabasındalar.”…

Kimler?.. Ayhan Doğan mı?.. “ve giysi (Ayşen Aktengiz Bayraşlı)” mı?.. F.M. Haroğlu mu?.. “ışık tasarımı ortamında devinen” oyuncular mı?..

Görüldüğü gibi, yazım baştan aşağıya yanlışlarla dolu, dil özensiz, düşünce genellikle dağınık ve “yok”…

h) “Bu arada Yücel, olumlu bir uygulamayla, fona bir müzik takımı, daha doğrusu bandolaştırılmış bir orkestra yerleştirmiş ve, ne yazık ki Yalçın Tura’nın belleklerde ince kıvrımlarla dolaşan melodileri vurmalıların gürültüleri ile boruların patlak sesleri arasında boğulmuş. Bu uygulama şarkıların sözlerini de bastırır olmuş (Müzik sorumlusu: Çiğdem Erken)”

Yazar o kadar pervasız ki, tam adıyla ya da soyadıyla hitap etme kuralını da çiğneyip “Yücel” diyor. Bence yönetmenin adıyla soyadını karıştırıyor diyeceğim ama “nesnel olmama” eleştirileriyle karşılaşmaktan korkuyorum; bir eleştirmen, tanınmış bir yönetmenin oyununu değerlendirirken adıyla soyadını karıştırabilir mi?.. Üstelik “Ulusal” bir gazetede de yazıyorsa?.. Eee, denetleyen olmazsa ve gelişigüzel sallarsa karıştırabilir.

Ben hiç kimsenin avukatı değilim ama, o da yoruma uygun. Yönetmen ve besteci mafyayla, düzenle dalgasını öyle geçiyor olamaz mı? Düzenin müziksel yorumu onlara öyle görünmüştür, bu bir tercihtir, ancak eleştirmen yüksek perdeden çaldırmamak gerektiğini vurgulayabilirdi. Bir şarkıda ve o da 1. perdenin bitişi olduğundan yüksek bir etki istemiş olamaz mı yönetmen?

GELELİM OYUNCULARA: KES BİR KOSTÜMSÜZ OLSUN!..

8) Sonuçta da “üç deneyimli ve yetenekli oyuncunun, Şerif’abla’da Hikmet Körmükçü, Ali’de Engin Alkan, Madam Olga’da Rozet Hubeş’in bir adım öne çıktıkları” diyerek başta Zilha olmak üzere, İzmarit Nuri, Manyak Cafer, Sipsi, vd. oyuncuların “deneyimsiz ve yeteneksiz” oldukları vurgulanıyor. Zilha’yı oynayan Meriç Benlioğlu’nun, İzmarit Nuri’yi oynayan Murat Garibağaoğlu’nun Ali’yle birlikte oyunu sırtlayıp götürmüş olmasından hiç söz edilmiyor; sonra aksaklıkları varsa nerede olduğu belirtilmiyor…Yani, çoğu kez yapıldığı gibi genç oyuncular “hor” görülüyor; ya da genç oyuncunun “iyi” mi ya da “kötü” mü olduğunu da anlamadıklarından en iyisi “görmezden” geliyorlar.

9) Sonra da “yoruma karşılaştırmalı olarak bakanlar hala var” diyor. Siz bakamamışsınız ama… Afaki konuşmak, eleştiri yazmaktan çok sallamak… günümüz eleştirmenlerin çoğunun alışkanlığı… Hatta özelliği… Belki de başka türlüsü ellerinden gelmiyor, ya da nasıl olsa denetleyen yok, bir şey söyleyen yok… o zaman salla gitsin… hatta ahkam kes, oyuncu kes, yönetmen kes, tasarımcı, ışıkçı kes… hatta eleştirmen kes… “kes bir!.. kostümsüz olsun…”

GÜNÜMÜZ ELEŞTİRMENLERİNİN GENEL ÖZELLİĞİ

10) Eleştirmen(lerin) olduğunu söyleyenlerin ve öyle kabul edilenlerin genel tavrı şu yazılarında: oyun çıkışı seyircilerin salonu terk ederkenki konuşmaları gibi… yüzeysel, üstünkörü, genelleme, ayrıntı, simge, motif, sürekli motif saptamaları olmayan… Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul sahnesinin ön sıralarında oturuyorsanız, salonu ağır ağır terk ederken kulak misafiri olduğunuz seyircilerin konuşmaları gibi… bazen yaşlılar olduğundan ilerleme ağır oluyorsa ışık, efekt, müzik hakkındaki konuşmalara bile sıra gelebiliyor. Sanki eleştirmenlerin ya da öyle olduğunu söyleyenlerin çoğu, o konuşmaları hemen kağıda geçiriyorlar gibi… Hatta ses alıcısıyla kaydettiklerinden bile kuşkulanıyorum.

11) Zaten ben de bir tiyatro dergisinde yazarken, oyun çıkışında derginin sahibi bana, “bu gece hemen yazarsın değil mi?” dediğinde, “eve gidince daha oyunu okuyacağım, yönetmen ne yapmış ona bakacağım, simgeleri, motifleri çözümleyeceğim ve diğer etmenlere bakacağım” dediğimde, “yani bu ay yazmayacaksın” derdi. “Bırak bu kadar uğraşmayı, gördüklerini yaz; bak herkes öyle yapıyor” derdi. Maalesef eleştirilerin düzeyi aynen öyle: “çoğu gördüklerini yazmış işte”… ama asıl yazılması gerekenler, seyircinin göremedikleri… Onları yazmaya başladığımız zaman eleştirinin varlığından ve etkisinden gerçekten söz edebileceğiz.

SONUÇ: NE ŞİŞ YANSIN NE KEBAP!..

12) Bence sezonun iyilerinden olmasına karşın, -ben de ilk gösterimlerinden birini izledim ve sadece “bandonun”(!) bir yerde sesi bastırmasına ve digital yazılara takıldım… Herhalde 2. haftadan sonra oturduğunu düşündüğüm oyunun bunca aşağılanmasına ve bazı eleştirmenlerin “haksızlık yapmalarına” dayanamadığımdan oturup bu yazı dizisine başladım. Bu yazı dizisini ilk oyunu olarak da “KAD” nı seçtim. Keşanlı’ya dair duyduğum en ciddi “eleştiri” oyunu birlikte izlediğim Taner Büyükarman’dan geldi: Dramaturgide güncelleştirmelerin eksik yapılması oyunu zedelemiş. 1960’ların gecekondulularıyla 2000’lerin gecekonduluları uymuyor; bu da gecekondulu tipleri eskitiyor. Bu bağlamda, Büyükarman tiplerin güncel olmadığını ve eski kaldığını düşünüyordu.

13) Son tümcede, bir de diyor ki; “’Keşanlı Ali Destanı’ yine de mevsimin görülmesi gereken oyunlarından biri”… Eleştirmen geçinenlerin “ne şiş yansın ne kebap” söylemini bırakmaları gerekiyor… Bu kadar konuştuktan sonra, “izlemeyin”, “bu oyunu derhal kaldırın” gibi ahkam kesmiyor musunuz?.. Onu da söyleyiverseydiniz bari…

   SEYİRCİ HERŞEYE VE HERKESE KARŞIN TİYATRODA

14) Zaten ben Yücel Erten’in işini iyi yapanlardan biri olduğunu bilmeseydim ve oyunu izlemeden bu kadar karmaşık ve yanlış bir yazıyı (eleştiriyi değil) okumuş olsaydım oyunu izlemeye gitmezdim…

Ama seyirci bu “tür” yazılara karşın oyunlara gidiyor ve ne mutlu ki, yetenekli ve deneyimli yönetmenlerimiz oyun çıkarmayı sürdürüyor…

15) Tiyatro eleştirmeni de bir tiyatrocudur; o da tiyatronun bir parçasıdır; başka uzmanlık alanlarından gelse bile kendisini tiyatrocu hissetmeyenlerin, kendisini tiyatronun bir parçası olduğunu düşünmeyenlerin, “tiyatro” hakkında yazmaya ve düşünmeye hakları vardır; ancak “ben yaptım oldu” demeye ve “sallamaya” hakları yoktur…

   SON SÖZ

Önümüzdeki sayılarda “tiyatro eleştirisi”nde böylesine yanlışlıklar yapanları, anlaşılmaz olanları, yüzeysel davranıp sallamayı ve ahkam kesmeyi hüner sayanları   “Eleştirmen Salıncağı”nda ağırlamayı sürdüreceğim…

Hakkında Erbil Göktaş

Yoruma kapalı.