26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / İzlenim / 2. Uluslar Arası Miasto (City) Tiyatro Festivali (1)
2. Uluslar Arası Miasto (City) Tiyatro Festivali (1)

2. Uluslar Arası Miasto (City) Tiyatro Festivali (1)

İlki geçen yıl (2008) düzenlenen Miasto Festivali’nin yapıldığı yer, Polonya’nın Legnica kenti. “Miasto” da zaten “kent”, “şehir” demek… Polonya’nın Almanya sınırındaki bu kent ilginç özellikler taşıyor. Birincisi Berlin’den üçbuçuk saatte geliniyor. Gerçi biz, eski Doğu Berlin’deki Schonefeld havaalanından minibüsle yola koyulduk oniki kişilik ekibimizle. Yönetmen Kemal Başar organizasyonu da öyle yapmıştı.

Kafilemizde, Legnica Miasto Festivali’nde sahnelenecek olan “Aşk-ı Hurrem”in bestecisi Can Atilla, ışık tasarımcısı Enver Başar, koreograf ve Süleyman’ı oynayan Volkan Ersoy, Hurrem’i oynayan balerin Seda Özyalçın, İbrahim’i oynayan balet Özgür Adam İnanç, şarkıları yorumlayan oyuncu Özüm Arkan’ın yanı sıra Ankara Hayal Sahnesi’den Yalçın Baygın ve Cem Görk vardı. Basından da Art And Life dergisi editörü Beste Gürsu, Taraf Gazetesi yazarı Sibel Aslan Yeşilay ve Yeni Tiyatro Dergisi’nden bu satırların yazarı vardı. Ulaşım masraflarına “sponsor” olan Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan ise doğrudan Wroclaw’a, oradan da Legnica’ya geldi birkaç günlüğüne… Legnica Wroclaw arası trenle bir saat çekmesine karşın taksiyle yarım saatte ulaşımı sağlamanız mümkün. Wroclaw Polonya’nın gelişmiş kentlerinden… Buradaki opera ve kukla binaları bizim ne başkentimizde ne de kültür-sanat kentimizde var, çok hayıflandım doğrusu. “Aşk-ı Hurrem”in yönetmeni Kemal Başar, bizi 17 Eylül 2009 Perşembe günü başlayacak Festival’e Polonyalı dansçılarla prova yapmak için iki gün erken getirince Wroclaw’ı da gezip incelemek için bir gün ayırabildik. Sibel Aslan Yeşilay’la gerçekleştirdiğimiz bu gezinin izlenimlerini ve fotoğraflarını önümüzde sayılarda daha ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyorum. www.yenitiyatrodergisi.com sitesinde de fotoğrafların bir kısmını yayınlayacağız, bir kısmını diyorum çünkü bin iki yüz tane fotoğraf çektim. (Zaman yoksulluğundan, verdiğimiz bu sözü ancak yerine getirebiliyoruz.)

İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan gece yarısı bindiğimiz uçak bizi sabaha karşı Berlin’e getirdi. Oradan da bizi bekleyen minibüsle sabahleyin Legnica tren istasyonunun karşısındaki eski, terk edilmiş ve artık bacası tütmeyen bir fabrikanın karşısındaki Hotel Arkadia’ya vardık.

“Eski”, “terk edilmiş” ve “bacası tütmeyen” sözcüklerini kullanmam boşuna değil; çünkü Legnica’nın ikinci özelliği, bu “tür” yapıların çok olması ve Festival’in ana düşüncesinin bu tür yapılarda biçimlenmesidir. Festival’den dokuz ay önce Legnica’daki Modjeska Tiyatrosu’nun genel sanat yönetmeni ve Festival’in yöneticisi Jacek Glomb tarafından davet edilen çeşitli ülkelerden yönetmenlere bu sözünü ettiğim “artık kullanılmayan” yapılar gezdirilip buralarda gerçekleştirecekleri projeler istenmiş. Bu “seçim” sonucunda Çek Cumhuriyeti’nden, Macaristan’dan, İspanya’dan, Litvanya’dan, Fransa’dan ve Türkiye’den altı topluluğun davet edildiğini gördük. Tabii ev sahibi Polonya’nın da, Legnica Modjesca Tiyatrosu’yla yer aldığını belirtmeliyim. Öncelikle tüm gruplar kentin farklı bölgelerindeki eski sinemadan, terk edilmiş garnizonlara, bacası tütmeyen piyano fabrikasının büyük avlusundan içine, eski kullanılmayan kiliselerden Yahudi Tiyatrosu’na kadar farklı mekanlarda gösterilerini gerçekleştirip oyunlarını oynadılar.

Kentte pek çok kilise de var. Burasının önemli bir Katolik merkezi olduğunu düşünecek olursak yadırgamamak gerekiyor. Bu kiliselerin hemen hepsi, küçüklü  büyüklü birer sanat şaheseri, çok görkemliler. Hatta merkezdekiler o kadar büyük ve görkemli ki, insan bu yapıların yanında kendisini çok küçük hissediyor. Kent Tiyatrosu, Modjeska Tiyatrosu da, kent merkezindeki Büyük Kilise’nin yanında yer alıyor. Hatta Turizm Bürosu’ndan aldığımız resmi tanıtım broşürlerinde bile kiliseyle tiyatro yan yana  yer alıyor fotoğraf karelerinde. Wroclaw’daki merkez kiliselerin altında içkili restoranlar, kafeler bile var. Legnica’daki Modjeska Tiyatrosu 160 yaşını çoktan aşmış. Yani burada, bu sınır kentinde yani bizim ilk başta Hakkari, Ağrı, Kars olarak gördüğümüz kentte, bir Kocaeli, Bursa, Adana, Antalya hatta bir İzmir görünce şaşırıyorsunuz. Öyle ki, bazı özellikleriyle bu büyüklükte ve yaşta bir tiyatro İstanbul’da da yok. Tiyatronun diğer yarı küresinde, arka tarafında öncelikle bir kafe-restoran var; sonra tiyatronun geniş fuayesi “gece klübü” olarak da kullanılıyor katılımcılar ve tiyatrocular tarafından ve sabaha kadar da açık… Zaman zaman canlı müzik de yapılıyor.

Bu kadar farklı mekanlarda oyun sahnelemenin ana nedeni, kentin unutulmaya yüz tutmuş tarihini anımsamak ve kullanılmayan bu bölgelere herkesin ilgisini çekerek “bir kimlik” oluşturmak… Çünkü Legnica’ya 1945’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gelen 80 bin Rus askeri 1993’de aileleriyle birlikte kenti terk etmişler; bunu aile oldukları için üçle çarparsak 240 bin kişinin ayrılması demek olur ki, sayı bu kadarla da sınırlı değil çünkü Almanya sınırında olduğundan buraya kadar “göç” edenlerle 300 bin rakamına ulaşıyoruz. Böylesine göç vermiş Legnica’yı canlandırmak için ayrılanların yerine takviye yapılmaya çalışılmış ancak geceleri bazı mahallelerdeki çoğu evlerde, yüzlerce blokluk lojmanımsı binalarda tek bir ışık bile görmeniz mümkün değil. Legnica, kimliğini yeniden oluşturmaya çalışan bir kent; ilk başta “küçük bir sınır kenti” tanımlamamız, tiyatro için kentin diğer bölgelerine ulaştıkça yerini “o kadar da küçük değilmiş” yargısına bırakıyor. Böylesine göç vermiş ve yeni gelenlerle varolan bir kentin kimliğini de yansıtması kolay değil elbette.

İşte 2. Uluslararası Legnica “Miasto” Tiyatro Festivali, bu kimliğin oluşturulması yönünde atılmış bir adım olarak beliriyor. Bunu da mekanların çok iyi kullanımıyla ve “değişik” türlerdeki oyunlarla “çok “güzel” bir biçimde gerçekleştirdi katılan topluluklar. Bu toplulukların oyunlarını önümüzdeki sayıda ve Yeni Tiyatro Dergisi sitesinde daha ayrıntılı değerlendireceğiz. Festivaldeki oyunlara bir giriş olarak genellemesine bakacak olursak, en başta hemen hepsinin müzik, dans, şarkı, sinevizyon kullanımına gittiklerini görmekteyiz. Bir tek Polonyalıların ve İspanyolların oyunları söze daha çok ağırlık vermişlerdi.

Ev sahibi Polonyalıların  ilk oyunu, “Yanıyorum Rusya-Bir Sibirya Masalı” adını taşıyordu. Krzystof Kopka’nın oyununu Jacek Glomb rejisiyle izledik. Oyun iki ayrı zaman diliminde geçiyordu. Oyunda 1849’da ve 2009’da yaşanan olaylar yoluyla “geçmişle bugün” sorgulanıyordu. Polonya ile Rusya arasındaki sorunları komedi unsurlarını ve beden kullanımını da harmanlayarak kullanan oyunda sürekli bir “hüzün duygusu”nu hep yaşadım. Çünkü özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında büyük travmalar yaşamış olan bu toplumun, bugünü anlatırken, hep geçmişe gitmesi, kullanılan müziklerle de desteklenince “acıyı ve hüznü” çağrıştırıyordu. Oyunun yönetmeni Jacek Glomb, aynı zamanda Festivalin de Modjeska Tiyatrosu’nun da genel sanat yönetmeni. On yıl önce bu sınır kenti Legnica’da önemli atılımlar yapmak ve “tiyatro yoluyla” Legnica’nın “kimliğini” oluşturmak üzere ailesiyle bu kente yerleşen Glomb, bunu büyük ölçüde başarmış. Kentteki Kilise de dahil, Vali, Belediye Başkanı ve diğer bürokratların da desteğini arkasına alan Glomb, “Tiyatro Festivali”yle kentin önemli ama kullanılmayan alanlarına dikkati çekmeyi başarıyor. Yitirilmiş olan düşlerin, kaybedilmiş umutların, büyük göçle gidenlerin anılarının Legnica’yı “kimliksizliğin” kollarına atmaması için, bu duruma, tiyatronun o büyülü sağaltan ve dönüştüren gücüyle karşı koyuyor. Glomb’un tiyatro yoluyla gerçekleştirdiği bu girişim, sergi, konser, toplantı gibi etkinliklerle de desteklenmişti. Başta Polonya Televizyonu (TVP) olmak üzere basının da yoğun ilgisiyle süren Festival izleyenleri ve bizi dört gün boyunca büyüledi. Büyülemenin yanı sıra adına da uygun olarak bir kentin “kimlik arayışı” bağlamında düşündürürken, geçmişin yaralarından ve olumlu özelliklerinden sözedişiyle de hüzünlendirdi. Bu hüznü özellikle İspanyolların oyunlarında da hissettim. Antonio Tabucchi’nin “Requiem” romanından “Halüsinasyon” adıyla uyarlanan ve Pep Tosar’ın yönettiği oyunda bir yazarın varolan yaşamından “başka bir hayatı” yaşamaya başlaması ve bunu yaşarkenki iç ve dış çatışmaları her ne kadar güldürü öğeleriyle de desteklenmiş olsa da yoğun bir hüznü içeriyordu. Yine Polonyalıların eski bir piyano fabrikasının önce bahçesinde sonra fabrikanın geniş bir salonunda oynadıkları “Legnica Sonatı” bu hüznün doruk noktada dile getirilmesiydi. Zaten kentin tarihine şöyle bir bakan, kalburüstü bir biçimde bile olsa şehri şöyle bir gezen sanatçı kişilerin “bu hüznü” duyumsamaması düşünülemezdi. Zaten mekanların seçimiyle de bu baştan vurgulanıyordu. Şarkıyı, müziği, dansı, baleyi, sinevizyonu ve güldürü öğelerini de kullansanız içinize oturan bu hüzün tortusundan kurtulmanız pek mümkün olamazdı. Nitekim “Legnica Sonatı”ndaki bahçede oynanan ilk oyunda da, içerde oynanan ikinci oyunda da bunu açıkça gördük ve duyumsadık. “Legnica Sonatı”nı Poznan’dan Lech Razcak sahnelemişti. Açık havada ve geniş bir mekanda oynanan “Legnica Sonatı”nda, konsrüktivist bir anlayış egemendi. Büyük yükseltilerden oluşturulan köprülerin üstünde, hareketli dev tekerleklerin içinde, oyuncuların ittirdiği merdivenlerde oynanan oyunda, yine yeldeğirmenleriyle savaşmayı simgeleyen dev Don Kihote heykeli, yükselişi ve düşüşü simgeleyen dev ikarus heykeli, sanatı simgeleyen piyano heykeliyle, sinevizyon ve müzik de bu görselliği destekleyen öğeler olarak çok etkileyiciydi. Yine bir hesaplaşma gösterisi olan “Legnica Sonatı”nda “Yahudi sorunsalı” işleniyordu. Özellikle içerideki oyunda Yahudilerin karşılaştığı sorunlar, yaşadıkları şiddet ve travmalar camların kırılması, yüzlerce şişenin kırılırken çıkardığı sesler bu “şiddetin” görsel ve işitsel olarak da yansılanmasıydı. Özellikle içerdeki gösteri sürerken, dışarıdaki piyano heykelinin alevler içinde kalması, uygarlığa karşı barbarlığın oluşturduğu şiddetin doruk noktasıydı. Işık kullanımıyla da etkileyici bir gösteri olan “Legnica Sonatı”, Polonyalı ünlü tiyatro adamı Jerzy Grotowski’nin “yoksul tiyatrosu”yla da bir hesaplaşma gibiydi.

Çek Cumhuriyeti de Prag’dan gelen SKUTR Topluluğu’yla Festivale katılmıştı. Mekan, şiddet, hüzün gibi temalar “Askeri Kültür Evi” oyununda da egemendi. Bu oyun terk edilmiş askeri garnizonun bahçesinde başladı. Uzun paltoları ve yakaları kalkık askeri paltoların içindeki başı olmayan ve yüzü görünmeyen oyuncular, hem birbirlerini, hem de parmaklıkların dışındaki izleyicileri bir süre takip ettiler ve paltonun bir düğmesini açarak yüzlerini pek göstermeden gözlediler. Sonra siren sesiyle kaçışan bu ajanların, askerlerin ardından seyirci garnizonun bahçesinden geçerek içeri alındılar. Eğlenmeye çalışan ve doğum günü kutlayan askerlerin insani yönü vurgulanırken, “yurt savunması” için önemli bir işlevi gerçekleştiren bu “gücün” şiddeti de üretmesi ve “barışı” simgeleyen tokalaşmanın hem sinevizyondaki görüntülerde hem de alandaki canlı oyuncular yoluyla bir türlü tokalaşamaması ve kucaklaşamaması, hep geriye sarması anlamlı göstergelerdi. Yine vestiyerdeki askılıklarda asılı duran, bir eşyaya, giysiye indirgenmiş askerler imgesi de, başı olmayan askerler kadar hüzün vericiydi. Militarizmin hangi nedenle olursa olsun, insani olmayan, insanın kişiliğini yok eden yüzünü acı biçimde hicveden “Askeri Kültür Evi” adında da belirtildiği gibi, traji-komik bir gösteriydi.

Macarların oyunu “RoosterRoosterRoester” ise daha eğlenceli olmakla birlikte, o da yarışma kültürünü, değişik ilişki biçimlerinde birbirlerine sürekli not veren durumları ve kişileri alaya alıyorlardı. Gabor Goda’nın yönettiği bu “performans”ta tüm oyuncuların bir masanın başına gelip oturmadan önce, bir oyuncunun elindeki “yüksek atlama” sopasını andıran sopasının hareketleriyle sinevizyonda oluşturduğu görüntüleri izledik bir süre. Bu görüntüler bir süre sonra, tıpkı insan ilişkileri gibi, birbirine karışmış içinden çıkılamaz çizgiler yumağına dönüşmüştü. İkili, üçlü olarak masa başından kalkan oyuncular, gerek mimle, gerekse dansla insan ilişkilerinin bu yönlerini yansıttılar ve diğerleri onlara not verdiler. Özellikle finaldeki ellerindeki “gürz” gibi sopalarla, bir halı gibi sinevizyonu dövmeleri, sinevizyondan tozlar çıkması ve tozların ardından beliren bireylerin temizlenip yok edilmesi çok etkileyiciydi. Bu gösteride, olaylar ve insan ilişkileri çok yalın olarak yansıtıldı. Tabii Macarlar da, şarkıdan, müzikten, danstan, sinevizyondan ve sözden yararlanıp tüm bu öğeleri başarılı bir biçimde bütünleştirebildiler.

Fransızların “Metamorfoz”  alt başlığıyla değerlendirebileceğimiz “Dünya Şarkısı”, dünyanın oluşumunu ele alırken, mitoloji ve tanrılar dünyasına gülmece ağırlıklı bakıyorlardı. Baştanrının çapkınlıkları, gücünü özel ilişkilerinde fütusuzca kullanması güldürü sınırları içinde ele alınırken, bunun insanlarda yarattığı tahribat ve olumsuzluklar da vurgulanmıştı. Fransızlar da, hareketli müzikler ve şarkıların yanı sıra dansı ve hareketi de güzel bir biçimde kullandılar. Dört oyuncu ve bir müzisyenle kotarılan yapımda, mask kullanımı da dikkati çekiyordu.

Türkiye’den katılan Hayal Sahnesi ise Kemal Başar’ın “Aşk-ı Hurrem” adlı gösteriyle Festivale katıldı ve kapanış oyunu olarak sergilendi. Can Atilla’nın başta”Aşk-ı Hurrem” adlı albümü olmak üzere “Cariyeler ve Geceler”, “1453” adlı albümlerindeki bestelerinden yola çıkarak Kemal Başar’ın konseptini ve projesini oluşturduğu yapım, dans tiyatrosu formunda sahnede vücut bulmuştu. Özüm Arkan’ın seslendirdiği şarkılarda piyanoyla eşlik etmek üzere Can Atilla da sahnedeydi. Koreografisini Volkan Ersoy’un gerçekleştirdiği “Aşk-ı Hurrem”de, Kanuni Sultan Süleyman’la Hurrem Sultan’ın ilişkileri, Hurrem’in Osmanlı Sarayı’na gelmeden önceki durumu, bale ve çağdaş dans formlarının yanı sıra hareket tiyatrosundan da yararlanılan bir formla sahnede canlandırıldı. Hurrem’i balerin Seda Özyalçın, İbrahim’i balet Özgür Adam İnanç, Davulcu’yu, baterist Yalçın Baygın canlandırdı. Efektlerini Cem Görk’ün yaptığı gösteride Enver Başar’ın eski Yahudi Tiyatrosu’nun her yerini farklı bir ışıklandırmayla tasarlaması, gösterinin başarısını daha da artırdı. Gösteride salonun hemen her köşesi kullanıldı. Bu yüzden gösteri için dönerli tabureler tasarlanmıştı.

Şarkılar dışında sözün hiç kullanılmadığı gösterinin dansçıları ve diğer oyuncuları ise Modjeska Tiyatrosu’ndan seçilmişti. Bu açıdan bakıldığında Türkiye-Polonya ortak yapımı olarak nitelenebilecek “Aşk-ı Hürrem”, mekanın en tiyatral kullanıldığı bir yapım olarak Legnica’da sahnelendi. Kemal Başar ve Can Atilla’yla yaklaşık bir saat süren söyleşi de Polonya Televizyonu’nun 1. kanalında yayınlandı. Yazılı ve görsel basının çok yoğun ilgi gösterdiği Festivale katılım da çok iyiydi.

 2. ULUSLARARASI “MİASTO” (CİTY) TİYATRO FESTİVALİ  (2)

Hakkında Erbil Göktaş

Yoruma kapalı.