|
Erbil GÖKTAŞ
“AŞK-I HURREM”
Polonya’nın Almanya sınırındaki kenti Legnica’da gerçekleştirilen “2. Tiyatro Festivali”nin teması “kent”ti, yani “city”, yani “miasto”... Sovyetler Birliği’nin “perestroika” ve “glasnost” politikalarından sonra dağılıp Polonya’daki seksen bin askerini, aileleriyle birlikte geri çekmesinden sonra Legnica’nın birçok bölgesi onbeş yıldır sanki bomboş...
1945’de, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kente gelen Rus askerleri yaklaşık elli yıl kalmışlar kentte, 1993’e kadar... Bu da az bir süre değil. Bu elli yılın ardından, boşaltılmışlığın etkilerini en azından yapılarda görmeniz mümkün... İnsanlar da yapılar gibi gösterseler eskimişliklerini, terkedilmişliklerini ya da yaşadıkları travmaları çürüyen yapılar gibi gösterebilseler kimbilir neler anlatırlardı?.. Ki bu travmaları yaşamış Polonyalıların oyunlarında bu hüznü hissettik. Herkes biraz kendi öykülerini anlattı oyunlarında. Çekler, İspanyollar, Macarlar, Litvanyalılar... Fransızlar mitolojiden yola çıkarlarken, Türkler tarihten bir öyküyle festivalde yer alıyorlardı.
Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusu ve yönetmeni Kemal Başar’ın günümüzün başarılı ve ödüllü bestecilerinden Can Atilla’nın müziklerinden yola çıkarak gerçekleştirdiği “Aşk-ı Hurrem”, “Cihan Padişahı” olarak tanınan Kanuni Sultan Süleyman’ın Hurrem’le olan tutkulu aşkını konu edinirken, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönemine de tanıklık ediyordu. Kemal Başar’ın “dans tiyatrosu” formları kullanarak, müzik başta olmak, etkileyici bir plastik anlatımla sahneye taşıdığı bu oyunda, hükümdar olarak büyüklüğün karşısında, insani zaaflarla olan çelişkisi de vurgulanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli dönemine damgasını vurmuş olan Sultan Süleyman’ın güzeller güzeli Hurrem’e gönlünü kaptırıp onunla yaşadığı “sorunlu aşk” “Aşk-ı Hurrem”in konusu.
Enver Başar’ın Legnica’daki “eskimiş” köhne bir biçimde duran Yahudi Tiyatrosu’nun her yerini “çağrışımlara” açık biçimde ışıklandırması, Kemal Başar tarafından oluşturulan plastik anlatıma büyük katkılar sunuyordu. Kent merkezinden on dakika uzaklıkta olan Yahudi Tiyatrosu, yıllardır kullanılmamış bir biçimdeymiş Başar ve ekibi oraya girmeden önce. Tüm oyunlar zaten bu eskimiş, köhne yapılarda gerçekleştirildi. Böylece Legnica’nın tarihinde önemli olan hem kültürel birikimlere dikkat çekildi, hem de zamanında “kent kimliğinin” bir parçası olan ama artık “unutulmaya” yüz tutmuş bir tarih kesiti de anımsanıp yeniden değerlendirildi. “2. Uluslararası Miasto (Kent) Tiyatro Festivali”nin ana düşüncesi de zaten, zamanında kentin sosyo-kültürel yaşamında izler bırakmış olan “tarihin” yeniden ele alınıp değerlendirilmek istenmesiydi. Bunun için Legnica’daki Modjesca Tiyatrosu’nun genel sanat yönetmeni ve Festival’in de yöneticisi olan Jacek Glomb, aralarında Türkiye’den Kemal Başar’ın da olduğu çeşitli uluslardan yönetmenleri Legnica’ya davet edip bu eskimiş yapıları gezdirip herkesten “proje” istemiş. Bu seçim sonucunda Çek Cumhuriyeti’nden, Macaristan’dan, İspanya’dan, Litvanya’dan, Fransa ve Türkiye’den altı topluluk kentin sözünü ettiğim kullanılmayan bu eski yapılarında oyunlarını sergilediler. Ev sahibi Polonya da, Modjesca Tiyatrosu da, açılış oyununu kent merkezindeki yaklaşık 160 yaşındaki halen kullanımda olan kendi tiyatrosunda sergiledi. Ayrıca yine Polonya Poznan’dan Lech Razcak da, Legnica’da geçmişte yaşanan acı bir tarih kesitini “kontrüstivist” bir anlayışla, “Legnica Sonatı” adıyla alana taşıdı. “Alana” diyorum çünkü yine kullanılmayan piyano fabrikasının geniş bahçesinde gerçekleştirildi bu gösteri ve çok etkileyiciydi. Zaten alan kullanımının en “iyi” gerçekleştirildiği oyun olarak “Legnica Sonatı”nı, “mekan kullanımı”nın en iyi gerçekleştirilen “oyun” olarak da “Aşk-ı Hurrem” i belirleyebiliriz. Çünkü Yahudi Tiyatrosu’nun balkonu dahil olmak üzere, sahnesi ve salonun arka girişi de çok işlevsel ve estetik bir biçimde kullanılmıştı. Salonun “arka girişi” diyorum ama aslında ana caddeye açılan yan caddede olan bu tiyatronun seyirci girişi de buradan yapılıyordu. Biz provalar boyunca, buradan değil de, bu caddenin paralelindeki sokağa bakan tiyatronun geniş bahçesinden giriş yaptığımız için, sanki “giriş” burasıymış gibi belledik. Çünkü tiyatronun bahçesinin olduğu sokağa bakan alanda evler vardı ve daha bir yaşanmışlık kokuyordu. Burası aynı zamanda sahnenin de girişiydi.
“Aşk-ı Hurrem” Festival’in kapanış oyunu olduğu için beş gün boyunca gerek Kemal Başar’ın, gerek besteci Can Atilla’nın gerekse ışık tasarımcısı Enver Başar’ın hummalı çalışmalarına tanık oldum. Kemal Başar’la Enver Başar’ın “tiyatro” dışında bir akrabalığı yok, sadece soyadı benzerliği. Hepsi günde sekiz-on saat disiplinle çalıştılar. Çünkü Modjeska Tiyatrosu’ndan kızlı erkekli yirmi kadar dansçı ve oyuncuyla daha önce hiç çalışılmamıştı. Kemal Başar’ın ekibe yaklaşımı, istediklerini kızmadan sinirlenmeden ekipten alma çabaları ve alması dikkatimi çeken önemli bir özellikti. Bu anlamda Kemal Başar’ın soğukkanlı bir biçimde hedefine kilitlenmesi, en iyisini bulabilmek için sahneleri tekrar tekrar çalıştırması, çok önemli bir iş yapmasına karşın bunu insanların gözüne sokmaması, ağırbaşlı davranması O’nu şimdiden “önemli” yönetmenler arasına soktuğunu söylemeliyim. “Aşk-ı Hurrem” görsel bir şölendi; bu şölenin oluşumunda ve seyirciye ulaştırılmasında elbette Can Atilla’nın başta “Aşk-ı Hurrem” adlı albümü olmak üzere, “Cariyeler ve Geceler” ve “1453” adlı albümlerindeki bestelerinin de payı büyüktü. Kemal Başar, bu albümlerdeki izleklerden yola çıkarak “dans tiyatrosu” diyebileceğimiz bir formda “gösteriyi” oluşturmuştu. Koreografisini Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin başdansçılarından Volkan Ersoy’un yaptığı ve Kanuni’yi oynadığı yapımda, performansını da olağanüstü bulduğumu söylemeliyim. Hurrem’i balerin Seda Özyalçın, İbrahim’i ise balet Özgür Adam İnanç, Davulcu’yu baterist Yalçın Baygın canlandırdı. Hepsi çok uyumluydular ve Başar’ın ele aldığı konsept içersinde çok başarılı oldular; o kadar ki “gösteriye” sonradan eklemlenen dansçılar da, gerek dans sahnelerinde, gerek çeşitli sahnelerdeki oyunlarda başarılıydılar. Bu anlamda Kemal Başar’ın kalabalık sahneleri oluşturmada, atmosfer kurmada ve bu yolla öyküleri anlatmada çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle Hurrem’in esir pazarından alınıp Osmanlı Sarayı’na getirilmesi, hamamda yıkanması, harem sahnesi çok canlı bir biçimde yansıtılmıştı. Özüm Arkan hem şarkıları canlı olarak Can Atilla’nın eşliğinde söyledi hem de başarılı oyunculuğuyla sahnelerin “sahici” olarak aktarılmasında önemli işlev yüklendi. Çünkü bu tür yapımlarda, “abartı” bazen oyunun “sahiciliğini” zedeleyebiliyor. Bir anlamda sadece “danstan” değil “mim”den de önemli oranda yararlanılmıştı. Efektlerin Cem Görk tarafından verildiği oyunda, seyircilerin oturduğu tabureler de özel olarak tasarlanmıştı; seyircinin tiyatronun her yanına yayılmış gösteriyi rahatlıkla takip edebilmesi için döner tabure kullanılmıştı. Gösterideki sinevizyon kullanımı da ilginçti; Osmanlı’daki ve o çağdaki çalkantıların, fırtınaların “kliple” anlatılması, önemli bir kent olan İstanbul’un bu klipte kullanılması, Festival’in de ruhuna uygundu.
Bu anlamda “2. Uluslararası Miasto Tiyatro Festivali” gerek gösterileriyle gerek sergi, konser, toplantı gibi yan etkinlikleriyle, bir kentin “kimliğini” arayış sürecine önemli bir katkıydı. Bu anlamda “Aşk-ı Hurrem” de farklı bir ses ve soluk olarak Festival’in kapanışında yer aldı. Bu anlamda Kemal Başar’ı, ekibin büyük bölümünün yer aldığı Hayal Sahnesi’ni, Can Atilla’yı ve Enver Başar’ı Türkiye’yi böylesine başarıyla temsil ettikleri için ne kadar kutlasak azdır. “Hiç mi eksikleri yoktu?” denecek olursa, yapılan iş o kadar büyük ki, ufak tefek pürüzler göze bile görünmüyordu; kaldı ki içtenlikle söylemeliyim ki, ben ele alınan konsept içerisinde herhangi bir önemli kusura rastlamadım. Sözün kullanılmaması ise, yani Türkçe’nin biraz da olsa seyirciye duyumsatılması konusunda ise şunu söyleyebilirim: Yurt dışındaki gösterilerde, yabancıların, başka ülke insanlarının Türkçe hakkında fikir sahibi olmasının bu tür festivallerde önemli olduğuna inananlardanım ancak Başar bunu şarkılarla değerlendirmeyi yeğlemişti.
İlk rejisini yıllar önce Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Edward Albee’den “Üç Boylu Kadın”da izlediğim Kemal Başar’ı, son rejisi “Aşk-ı Hurrem”de ulaştığı sahne dilini gözlemlemekten, katettiği aşamaları görmekten büyük mutluluk duyduğumu belirtmeliyim. Görünen o ki, Kemal Başar’dan daha çok söz edeceğiz. |
Mehmet Serimer'i Kaybettik...
Geçtiğimiz ay rahatsızlanarak Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılan Şehir Tiyatroları'nın başarılı oyuncusu Mehmet Serimer hayatını kaybetti.
Cenaze merasimi 24.01.2012 Salı günü saat 10.00'da Süleyman Demirel Kültür Merkezi'nde düzenlenecek olan törenin ardından, Fevziye Camii'nde kılınacak öğle namazına müteakip Değirmendere mezarlığına defnedilecektir...
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları
Mehmet Serimer
1975'de Halkevi tiyatro çalışmalarına amatör olarak başladı. 1979 yılında Kocaeli Bölge Tiyatrosu'yla başlayan profesyonel tiyatro yaşamı 1994-95 tiyatro sezonuna kadar, kurucu, oyuncu, yönetmen olarak devam etti.
1982 yılında H.Ü. Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'ne girdi.
1994-95 oyun sezonundan 1998-99 oyun sezonuna kadar Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda misafir sanatçı olarak çeşitli oyunlarda yönetmen yardımcılığı yaptı ve oyuncu olarak görev aldı.
"Keşanlı Ali Destanı", "Taziye", "Kanlı Nigar", "Matruşka", "Antigone" adlı oyunlarda rol aldı.
2000-2001 oyun sezonunda Kocaeli Şehir Tiyatrosu'na katıldı.
"Üç Kuruşluk Opera", "Hadi Öldürsene Canikom", "Bin Varmış Hiç Yokmuş" , "Don Juan", "Cimri", "Bir Yaz Gecesi Rüyası", "Bir Şehnaz Oyun", "Bahar Noktası", "Barış",”Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”, “Yolcu” , "O Güzelim Kaymaklı Dondurma Rengi Elbise”, “Derviş Ve Ölüm”, “Resimli Osmanlı Tarihi”, ”Kösem Sultan” adlı oyunlarda rol aldı.
YENİ TİYATRO DERGİSİ’NE “KIŞKIRTMA” GİRİŞİMİ VE “TEHDİT”!...

Mustafa Demirkanlı yayınlamaya başladığı günden beri Yeni Tiyatro Dergisi’ni bir biçimde engelleme, dezenforme etme, hedef gösterme girişiminden geri durmadı. Bunun en önemli sebebi 20 yıl boyunca kaybettiği tiyatro okurlarını Yeni Tiyatro Dergisi’nin kazanmış olmasındandır; Türkiye’de yayınlanan bütün tiyatro dergilerinin hepsinin en az iki-üç katı daha fazla okura ulaşan Yeni Tiyatro Dergisi, gerek içeriği gerek yayın anlayışıyla da, belki de “saldırı”yı (!) hak ediyor. Bu saldırıların en “yeni”si Demirkanlı’nın editörü olduğu sitede yayınlandı; “kargaları bile” güldürecek iddialardan oluşan bu saldırılar “saldırı” olsaydı bari!...
Tiyatro Tiyatro Dergisi editörü Mustafa Demirkanlı’nın 16 Ocak 2012’de www.tiyatrodergisi.com sitesinde Yeni Tiyatro Dergisi’yle ilgili yayınladığı haberde (!), yalan yanlış bir sürü safsata ileri sürdükten sonra birkaç yıldır “manipule” ettiği insanlara yeni bir “hedef” göstererek, onları adeta “kışkırtmak” istiyor. Demirkanlı’nın bir sürü akademisyeni, tiyatro insanını içine sürüklediği “batak”tan ders alamayanlar olur diye, geçmişte kimilerine yaptığımız uyarıyı ola ki, Demirkanlı’ya inanabilecek olanlara “yeniden” yapıyoruz:
“Lütfen, Demirkanlı’ya kanıp ‘kahramanlığa’ soyunmayınız; çünkü kimi örneklerde göründüğü gibi sonuçta çırılçıplak ortalık yerde kalabilirsiniz. Sonuçta ‘kral çıplak’ konumuna düşmemek için verilen gazlara karşı ‘uyanık’ olunuz. Çünkü Yeni Tiyatro’nun ‘objektif’ yayıncılık yapmaktan başka bir ‘kaygısı’ yoktur.”
Demirkanlı aşağıdaki “tekzip” yazımızı da yayınlamayarak, yeni bir “sansür”e de imza atmış oldu.
Devamı...
ABONE KAMPANYASI
YENİ TİYATRO DERGİSİ 5. YAŞINA GİRERKEN “OKUMAN İÇİN DAHA NE YAPALIM, SEVGİLİ OKUR?!...” ABONE KAMPANYASI BAŞLATIYOR.

Yeni Tiyatro Dergisi, yeni tiyatro sezonuna “ilginç” bir ABONE KAMPANYASI ile giriyor. Yeni Tiyatro Dergisi 2011 Ekim tarihli 31. sayısında “Hilal Köseoğlu’nun Anısına” vereceği “Kargı” ve “Çığlık” oyunlarıyla birlikte, abone olacaklara daha önce verdiği ve kitapçılarda bulunmayan 10 ayrı oyun kitabını da hediye edecek. Yeni Tiyatro Dergisi Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş bu konuda şunları söyledi: “Yeni Tiyatro 5. yaşına girerken pek çok yenilikler yapmayı düşünüyoruz. Bunlardan bir tanesi de daha önce verdiğimiz ve baskıları tükenmek üzere olan Yeni Tiyatro oyunları; yeni tiyatro sezonunda bu kitaplardan 10 tanesini abone olacak okurlarımıza ücretsiz olarak vermek istiyoruz. Bilindiği gibi, Neil Simon başta olmak üzere pek çok yabancı ve yerli yazarların oyunlarını Türkiye’de ilk kez Yeni Tiyatro Dergisi basarak okurlarına ve abonelerine ücretsiz olarak ulaştırdı. Sahne Sanatları Dergisi olmamız nedeniyle yeni sezonda opera ve bale yazılarına ve eleştirilerine de daha çok yer verip opera librettolarını da basıp okurlarımıza ulaştırmak istiyoruz. “
Türkiye’nin ilk ve tek “hakemli” sahne sanatları dergisi olan Yeni Tiyatro’nun hakem kurulunda şu isimler bulunuyor: Prof. Dr. Semih Çelenk, Prof. Dr. Didem Uslu, Doç. Dr. Sema Göktaş, Yrd. Doç. Dr. Bünyamin Aydemir, Yrd. Doç. Dr. Handan Karaadam, Yrd. Doç. Dr. Yavuz Çelik ve Yrd. Doç. Dr. Gülayşe Temeltaş.
Yeni Tiyatro Dergisi Ekim ayından itibaren aylık olarak yayınına devam ederken, okurlara ve abonelere yine 4 yıl önceki fiyatlarla ulaştırılacak. Posta ve kargo masrafları dahil olmak üzere yıllık 12 sayı bedeli 100 Türk lirası olarak aynı biçimde devam edecek. Yeni Tiyatro Dergisi’nin yayın kurulunda ise şu isimler bulunuyor: Erbil Göktaş, Okday Korunan, Hilmi Zafer Şahin, Alpay Ekler, Oktay Emre ve Sema Göktaş.
YENİ TİYATRO DERGİSİ 2010'A ABONE KAMPANYASI BAŞLATARAK GİRDİ!!!

2009'daki ekonomik krizden önemli ölçüde etkilenen Yeni Tiyatro Dergisi, her sayı verdiği "Oyun Kitabı Eki"ne ara vermemek ve her sayıda bu hizmetini sürdürebilmek için "Abone Kampanyası" başlattı. Ekim 2009'a kadar "iki aylık" periyotta çıkan Yeni Tiyatro, bilindiği gibi okurlarından ve tiyatro çevrelerinden gelen yoğun istekler üzerine "Aylık" periyoda geçmişti. Daha önce "iki ayda bir" verdiği "Oyun Kitabı Eki"ni "Aylığa" geçince her ay vermek zorunda kalınca zaten "kriz" ortamında "bir kahramanlık" olan ve önemli bir gider tutan "ekleri" verip vermemeyi değerlendiren Yeni Tiyatro, "bu hizmeti sürdürme" kararı vermişti. Ancak ekonomik açıdan, önce okurlarına güvenen Yeni Tiyatro, bu sorunu aşabilmek için yine "okurlarına" dönüyor ve "abone" kampanyasına destek olmalarını bekliyor.
|
Satış Noktalarımız
Editör'den... / Erbil Göktaş
TARTIŞILMASI GEREKEN AZİZLİKLER
Atila Sav’ın Milliyet Sanat Dergisi’nin Mart 2003, 528. sayısının 74. ve 75. sayfalarında yayınlanan “Küçük Azizlikler” yazısını okuduğumda Türk Tiyatrosu’ndaki pek çok sorunun bu yazıdan hareketle tartışılabileceğini düşündüm. Bunlardan ilki; Türk Tiyatrosu’nun, oyun yazarlığında ortaya konulan başarıları sahnelerde yeterince değerlendirilemeyişidir. Devamı...
|