19 Kasım 2017, Pazar
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Dünden Bugüne – Gelenekselden Çağdaşa – Meddahlık Sanatı
Dünden Bugüne – Gelenekselden Çağdaşa – Meddahlık Sanatı

Dünden Bugüne – Gelenekselden Çağdaşa – Meddahlık Sanatı

“Meddah”, kelime olarak “öven”, “övücü” mânâlarını karşılar. Meddahlığa soyunan, icra ettiği amele münasip bir surette eline asasını ve mendilini almak ve bir sandalye üzerine oturmak suretiyle halk kitlelerinin karşısına çıkan zat-ı muhterem, evvela protokol eski dille teşrifat (şerefliler) safında bulunan kaymakam, vali gibi mülk-ü erkânı yâni cümle ileri geleni selâmlayarak, onlara dua ve minnetlerini takdim ederek söze başladığı için meddah diye isimlendirile gelmiş, gel gelelim, zamanla bu kelime aslî mânâsından saptırılarak dalkavukluk, yalakalık olarak algılanır olmuş ve goygoyculuğu ileri vardıran kimselere meddah yaftası yapıştırılır olmuştur.

 

Meddahlık Türk Halk Tiyatrosu’nun Gölge Oyunu (Karagöz), Kukla (İbiş), Orta Oyunu gibi kadim ve seçkin bir dalıdır. Halk tiyatrosu türlere ayrılmış görünse de, aslında her biri bütünün bir parçasıdır ve biri birinden beslenir ve ilham alır. Bir karagözcü (hayalî) meddahlık yapabilir, bir meddah orta oyununda oynayabilir. Zira halk tiyatrosu sanatçıları çok kabiliyetlidirler.

 

Mümessilimiz (temsil edenimiz, temsili sunanımız), köyde, kırda geniş bir meydanda halk kalabalığından ibaret seyircilerin teşkil etmiş olduğu dev bir halkanın ekvator misali tam orta yerinde hikâyesini anlattığı için bu seyirlik orta yerde oynanan oyun anlamında “orta oyunu” diye nam salmış, sonradan Metin And gibi bazı meşhur tiyatro mütehassıs ve profesörleri “köy seyirliği, “köy seyirlik oyunu” gibi isimleri tercih ede gelmişlerdir.

 

Hikâye anlatma ananesi, çok ama çok eski tarihlere dayanır. Türk-İslâm töresinde hikâye anlatılıcılığının temeli en azından Dede Korkut Hikayeleri’ne kadar indirgenebilmektedir. Sadece bizde değil, Hint ve Afrika kıtalarında da meddahlar yetişmiştir. Meddahlık, önceleri, diğer geleneksel tiyatro türlerinden farklı olarak, çok daha zengin kaynaklara (Hazreti Ali cenkleri, Kerbelâ, Şehname, Battal Gazi, Hazreti Hamza v.s.) dayanırken, sonraları, tamamen güldürü ağırlıklı bir kimlik kazanmıştır.

 

Meddah diye andığımız kişi her şeyden evvel halkın içinden çıkar. Bizde yüz-yüz elli yıl evvelki halk sanatçılarımız, aktörlerimiz bir yana, yakın çağlardaki sanatçılarımız bile halktan, halk yaşayışından gelmedir. Mesela, bunların en meşhurlarından biri olan İsmail Dümbüllü, Üsküdar’da Ahmediye Hayrettin Çavuş Mahallesi’nde doğup büyümüş ve yıllar sonra içinden çıktığı halk kültürünü sanatına, oyununa bir ayna gibi yansıtmış ve samimiyetinden dolayı halkın ilgi ve sevgisine mazhar olmuştur.

 

Ona dair şu meşhur kıssa, çevik diliyle ilgili pek çok ip ucu vermektedir: ‘Bir gün, Dümbüllü Efendi yine bir meydanda hikâyesini oynarken seyircilerden biri sahneye bir hıyar fırlatır. Bunu gören Dümbüllü’nün ânında yapıştırdığı hazır-cevap hakikaten ibretengizdir: “Galiba biri kartvizitini düşürmüş.”’

Halkın içinden gelmenin sanatçı için en büyük üstünlüklerinden biri de “taklid” hususunda su yüzüne çıkmaktadır. Zira gerek tamamen metne dayalı evrensel tiyatro sanatının, gerekse evrensel olanına nispeten pek basite indirgenmiş geleneksel seyirliklerimizin olmazsa olmaz unsurlarından birini de mukallidlik, yâni taklid kabiliyeti teşkil eder. Eh, bu durumda da, tabiatıyla halkın içinden gelen, halkın hayat tarzına aşina, lazca, kürtçe v.s. şiveler kulağına defalarca çalınmış, sarhoşlarla külhanbeylerinin cirit attığı sokaklardan gelme bir aktör, aristokrat, suni bir muhitte yetişmiş bir sanatkârdan tartışmasız daha üstün olacaktır.

 

Meddahlar tabiat ve hayvan seslerini taklit etmede de pek mahirdirler.Füsun Erbulak, merhum eşi Altan Erbulak’ı anlatmış olduğu “Delikır ve Kırmızı Başlıklı Seyirci” isimli hatıratında Altan Erbulak’ın yakın dostu Erol Günaydın’ın bu hususta ne kadar kabiliyetli olduğundan söz ettiğini nakleder.

 

Halk sanatçıları tamamen emprovizasyon (doğaçlama) ağırlıklı bir rol ilkesine ve gelişi güzel bir sahneleme bilincine sahiptirler. Ölümsüz Ses Tiyatrosu’nu Ortaoyuncular nâmıyla bir kez daha ölümsüzleştiren Ferhan Şensoy, hatıratında büyük usta Münir Özkul’a bir oyun provası esnasında mizansenden söz edecek olduğu vakit, “ne mizanseni yahu, sen şuraya geçersin, ben şuraya geçerim, olur sana mizansen,” diye cevap verdiğini nakletmektedir.

 

Onlar, Rus tiyatro kuramcısı Stanislavski’den çok zaman evvel keşfetmiş oldukları tabiî eylemleri tatbik ederler ve bu da sahne üzerinde yapmacık ve abartılı davranmalarına mâni olur.

 

Meddah, mevzu seçerken halkın merakını gıcıklama endişesi taşır. Oyunu esnasında, seyirciyle hissî bir bağ kurar. Göz teması kurar. Seyirciye alabildiğine tesir eder. Hatta buna dair, meşhur şeyhülislamlarımızdan Ebusuud Efendi’nin fetvasına konu olmuş, bir vaka nakledilir: ‘1616 senesinde Bursa’da şair Haylî Ahmet Çelebi kahvehanede “Bedii ve Kasım hikâyesi”ni anlatırken, dinleyiciler kendilerini hikâyeye öylesine kaptırmışlar ki, kimi Bedii’den, kimi Kasım’dan yana olmuş. Ebusuud’un fetvasına göre ise, “Hazreti Hamza’nın oğulları Kasım ve Bedi arasındaki çatışmada dinleyiciler ikiye ayrılıp hikayeye öyle odaklanırlar ki, namaz vaktini bile unuturlar.”

 

Meddahlar gösteri müddetince bazı kalıplaşmış sözler kullanırlar. Bu tekerlemeler bugün artık klasikleşmiştir. Meddah hikâyesine şu sözle başlar: “Hakk dostum diye başlayalım söze.” Böylece daha işin başında hâzirunu (hazır bulunanları, seyircileri) anlatacaklarında Hakk’ın ölçülerini gözeteceği hususunda ikna etme çabasına girmektedir. Meddah, hikâyesini bitirirken de Hakk’a dayanmakta, “Görelim Mevlam ne’yler, ne’ylerse güzel eyler” diyerek sözlerine son vermektedir. Her ne kadar sürç-ü lisan ettikse (dilimiz sürçüp yanlış kelâm etti isek) aff ola sözü de onun unutulmaz sözleri arasındadır.

 

Osmanlının son devirlerinde meddahlar kahvehânelerde, kıraathânelerde (okuma evleri) de icra-i sanat eylerlerdi. Meddah bir iskemleye oturur, omzuna, yerine göre terini sildiği yerine göre başına bağladığı, bir peşkir atar, asasını elinin altında sabitler. Onun sağ omuz başında Ahh min’el aşk (döktüğümüz yaşlar aşktandır) yazılı bir levha asılıdır. “H” harfi Osmanlı elifbasında bitişik iki göze benzediği için, “ahh” yâni “göz yaşı dökme” tâbiri böylece tam karşılığını bulur.

 

Meddah tâbiri lisanımıza has, başka hiçbir dilde karşılığı bulunmayan bir tâbirdir. İngilizcede meddah kelimesi, ancak, “story-telling and mimicking” (hikâye anlatan ve taklit yapan sanatçı) tamlamasıyla karşılanabilir.

 

Meddahlık hikâye anlatmaya dayandığı için dram sanatıyla, öğreticilik, ders verme yönü ağır bastığı için de epik tiyatroyla benzerlik arz etmektedir. Brecht’in ananevi, ta eski Yunan’a dayanan dram sanatına tepki olarak kurup geliştirdiği epik tiyatro akımı hikâyeden ziyâde öğretiyi ön plâna alarak tartışmacı bir gösteri şekline ağırlık verir.

 

Meddahlık kültürümüze has, bir İslâm hikâye-nakli türüdür. İslâm ülkelerinde dramatik anlatım türleri gelişmediği için, meddahlığın epik tiyatro türüne daha yatkın olduğunu söylemek mümkündür.

 

Meddahlar, genellikle başka meslek sahibi olup bu işi ek iş olarak yapmakla birlikte, para kazanmak için yapanlara da rastlanıyordu. Meddahlar genellikle Saray’a yakın kimselerdi. Sarayla ilgili haberler halka meddahlar vasıtasıyla duyurulur, bu hizmet karşılığında meddah Padişah tarafından sarayda ağırlanarak paraca ödüllendirilirdi.

 

Günümüzde meddaha “şovmen,” “komedyen,” “komik” gibi isimler yakıştırılmıştır. Bugün meddahlar tiyatrodan geldikleri için meddahlığın tiyatronun bir parçası olduğu pekâlâ söylenebilir.

 

Dünün meşhur meddahları arasında Bursalı Hacı Kıssahan (bugün anekdot kelimesiyle karşılanan kıssa, yâni mânâlı kısa sözleri anlatan kimselere “kıssahan” denirdi), yine Bursalı Halayi Ahmet Çelebi, Üsküdarlı Zülüflü İbrahim Çelebi, Avşaroğlu isimlerine, daha yakınlarda ise Meddah Aşkî, Borozan Tevfik, Sururî isimlerine tesadüf ediyoruz. Bu sanatçıların hepsinin de müşterek hususiyetleri “tuluat”tan yâni doğaçlama, metin-dışı söz söyleme kabiliyetine fazlasıyla sahip olmalarıdır. Metne dayalı bir tiyatro kültüründen gelmediğimiz ve yukarıda da ifade etmiş olduğumuz üzere sanatkârlarımız halkın içinden çıkıp gelme oldukları için, bu kabiliyet karşısında söylenecek söz bulunamamaktadır.

 

Meddahın kıyafeti gösterişsizdir. Herhangi bir sınıfı vurgulamaz. Asrî tiyatroda kostüm ayrı bir uzmanlık dalıdır. Bir tiyatro oyununda kullanılacak kıyafetleri kostüm tasarımcıları tasarlar. Meddahlık gibi basit bir gösteri dalında bu kadar ayrıntıya zaten gerek yoktur. Genellikle meddaha başına takacağı bir kasket, omzuna örteceği, peşkir denen, bir mendil ve bir asa yeterli gelmektedir. Peşkirin, bir anlamda, ortaoyununda oyunu başlatıp idare eden peşekârın (peşinden götüren) vazifesini gördüğü söylenebilir.

 

Meddahlıkta, diğer halk tiyatrosu türlerinde olduğu gibi, dekor diye bir şey de söz konusu değildir. Adı üstünde orta oyunudur. Orası aslında bir meydan-ı suhan yâni söz meydanıdır. Bir meydan ortada meddah ve etrafında da seyirciler yeterli olmaktadır. Aksesuar niyetine de en fazla bir masa ve bir sandalye gerekli işi görmektedir. Keza, Karagöz’de de perdeye “göstermelik” denen bir vazo içinde çiçek resmi, bir ev resmi v.s. koymak kâfidir.

Günümüzde tek kişilik tiyatro oyunları meddahlığın çok daha gelişmiş ve şekil değiştirmiş türleridir. Meddahlık da tek kişiye dayanmakla beraber, günümüzün tiyatrosunda, yukarıda da vurguladığımız gibi, zengin dekorlar, müzik ve en mühimi metin devreye girmektedir. Sanatçı metne sadık olmak zorundadır ve tuluata başvurması, en azından aşırı surette başvurması, men edilmiştir. Bugün yozlaştırılmış stand-up (ayakta anlatı türü) gösterileri meddahlığa yakın olmakla birlikte, kıyas kabul etmeyeceği âşikârdır.

 

Türk gelenek tiyatrosunun diğer dallarında olduğu gibi, meddahlık sanatı ve tekniği de İstanbul’da gelişerek İmparatorluğun ve Anadolu’nun pek çok yerine dağıldı. Meddahlar çoğaldıkça, dinleyiciler de daha çok beğendikleri meddahları seçmeye ve beğenilen meddahlara gitmeye başladılar. Meddahlar senelerce bilhassa Ramazan aylarında kahvehanelerde halkın hoşça vakit geçirip bilgilenmesini temin ettiler.

 

Meddahlar gösterilerindeki taklitlerin başarılı olması için uzun araştırmalar ve çalışmalar yaparlardı. Mesela, bir dilenciyi canlandıracaklarsa günlerce dilencilerle, deyim yerindeyse, yatıp kalkarlardı.

 

Araplarda hikâye anlatıcıları Peygamber soyunu överler, onlara ait övücü olayları naklederlerdi. Bunun için, onlara “meddah” adı verilirdi. Türkler de İslâmlığı kabul ettikten sonra bu ismi benimsediler.

 

Osmanlı İmparatorluğu, pek çok milletten oluşuyordu. Bu ırk çeşitliliği meddahlığın gelişmesini temin etmiş, Kürt, Laz, Çerkes, Yahudi taklitleri bugün artık “efsanevi” bir niteliğe bürünmüşlerdir. Ayrıca sadece meddahlık değil, gölge tiyatrosundan orta oyununa bütün Türk Gelenek Tiyatrosu türleri bu zengin ırk çeşitliliğinden istifade etmişlerdir.

 

Her ne kadar yirminci asrın ikici yarısından itibaren, meddahlık sanatı yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuş olsa da, son elli yılda bir meddahın hususiyetlerine sahip pek çok aktör yetişmiştir ki, bunlara örnek olarak Cevat Kurtuluş, Münir Özkul, Sadri Alışık, Öztürk Serengil, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen, Müjdat Gezen, Gazanfer Özcan, Erol Günaydın, Tekin Akmansoy, Kemal Sunal, İlyas Salman, Ferhan Şensoy v.s. isimleri verebiliriz. Bu ve benzer isimler biraz da imkânların gelişmesi ve tiyatronun bir kalas bir heves hüviyetinden artık uzaklaşması ile meddahlığı gazinoya, sinemaya, tiyatroya, televizyona taşımışlardır.

 

 

İLÂVELER:

 

 

İLÂVE 1

 

Osmanlıca bir vesika-bir tiyatro ilânı

“Meddah-ı şehir* Mustafa Sıtkı Efendi tarafından işbu mahalde bu akşam Kumrunun eşini gaib etmesi** ve diğer fıkralar ile beraber gayet güzel hatırat nakl edilecektir.”

 

*Şehir: meşhur

**Gaib etme: kaybetme

 

İLÂVE 2:

    

Birkaç meddah hikâyesi

 

Ebe, Hallaç, Abdullah Ağa; Bilgiç Subaşı; Fıçı Abdullah Ağa; Hikâye-i Sergüzeşt-i Hâfız Çelebi; Celâl-Cemâl

 

Birkaç meddah taklidi

 

Sarhoşun Rakıya Tevbesi; Mehmet Ağa Aşçı Dükkânında; Alaylı Ömer Efendi; Boğaziçi Dönüşü;

 

 

İLÂVE 3:

 

“Meddah” Gazetesi

 

Osmanlı devrinde yayınlanmış mizah ağırlıklı gazete. İlk sayısındaki bir karikatürde elinde Meddah gazetesini tutmakta olan bir meddahın çevresini gazeteciler kuşatmış. Karikatürün altında şöyle yazıyor: “Hak dostum hakk.” Belli ki, o dönemin gazetelerini Hakk’a, adalete davet ediyor.

 

 

————

Kaynakça: “Meddah”-Müjdat Gezen-Miyatro Yayınları-1982; “Karagöz ve Hacıvat”-Ünver Oral-M.E.B.-1998; “Meddahlık”-Özdemir Nutku; Türk Tiyatro Tarihi-Metin And-İletişim Yayınları-1992; “Üsküdar’a Giderken Tiyatro”-Ömer Öztürk-Yeni Tiyatro Dergisi-2012

 

 

Hakkında Ömer Öztürk

Yoruma kapalı.