25 Temmuz 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Duşan Kovaçevic’in Yapıtları Üzerine Bir İnceleme
Duşan Kovaçevic’in Yapıtları Üzerine Bir İnceleme

Duşan Kovaçevic’in Yapıtları Üzerine Bir İnceleme

Duşan Kovaçevic’le ilgili ne yazık ki inceleyebildiğimiz, Türkçeye çevrilmiş eser sayısı pek fazla değil. Senaryosunu yazdığı pek çok filmin altyazısını bulmak da mümkün değil hatta. Dilimize kazandırılan ilk oyunu 2005’te basıldı, büyük bir hızla Kovaçevic’i tanımaya devam ediyoruz. Şu anda dilimize çevrilmiş dört oyunu var. Bunların dışında senarist ve yönetmen kimliği de Kovaçevic’le ilgili daha fazla fikir edinmemize yardım ediyor. Senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı Balkan Ajanı (Balkanski Spijun), Profesyonel (Profesionalac), senaryosunu yazdığı Aya Gorgi Ejderha Avlıyor (Sveti Georgije Ubiva Azdahu) ve bilinenin aksine senaristi değil, öykü yazarı olduğu, Emir Kusturica’nın Yeraltı (Underground) filmi Kovaçevic’in dünyasına ilişkin daha fazla ipucu bulmamızı sağlıyor.

Kovaçevic’in inceleyebildiğim yapıtlarında üç temel konu üzerinde gidip geldiğini söylemek mümkün: antikomünizm, anti militarizm ve yaşam-ölüm… Kovaçevic genel olarak kara komedi türünde eserler veriyor. Absürd detaylar kattığı oyun ve senaryolarında mutlaka siyasi bir altyapı var. Ülkesinin geçirdiği dönemleri yazarın yapıtlarında mutlaka görüyoruz. Bu da onun oyunlarını daha güçlü kılıyor.

Tür olarak diğerlerinden ayrılan Aya Gorgi Ejderha Avlıyor filmiyle başlamak istiyorum, diğer yapıtların birbiriyle bir şekilde bağlantısı var ancak bu film farklı. Bu filmi Duşan Kovaçevic kendi oyunundan uyarlamış sinemaya, 2009 yapımı filmin yönetmeni Srdjan Dragojevic. Film, 1912’de Sırp- Osmanlı Savaşı (1. Balkan Savaşı) sırasında başlar. Öncü birliği görürüz, birliğe gelen bir yabancı, fotoğraflarını çekeceğini söyler, askerler karşısına dizilir ve yabancının kullandığı fotoğraf makinesi bir bomba çıkar. Ana karakterlerimiz George ve Gavrilo aynı birliktedir fakat bu bombadan zarar gören tek ana karakter Gavrilo olacaktır.

Gavrilo, yakışıklı bir gençtir, şehirli bir kızla (Katarina) beraberdir, belli ki savaş öncesinde kötü sayılmayacak bir hayatı vardır ama yaşanan olayda kolunu kaybettiği için kendisini karşılamaya gelen Katarina’yı reddeder ve onu George’a yönlendir. George daha önce çocuğunu kaybetmiş bir çavuştur. Savaşa ölmek için gitmiş ama kader ona ölüm yerine Katarina’yı göndermiştir…

Aradan iki yıl geçer Katarina, George’la evlidir. Gavrilo’ysa “kolunu kaybettiği yerde kocasını kaybeden” bir kadınla evlidir ve bu kadın hamiledir. George ve Gavrilo arasında gerginlik göze çarpar, kısa süre sonra Gavrilo’nun Katarina’yla ilişkisinin sürdüğünü görürüz. Savaş malulleriyse zor durumdadır. Kimsenin ciddiye almadığı insanlar oldukları söylenebilir. Gavrilo ve arkadaşları kaçakçılık yaparak hayatlarını sürdürmektedirler. George, Gavrilo ve Katarina ilişkisi film boyunca inişli çıkışlı sürer, Katarina, Gavrilo’dan hamiledir, George bunu bilmektedir ve bu durum Gavrilo’yla aralarındaki gerginliğin sürekli devam etmesine neden olur.

1. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından şehrin üzerinden geçen uçak, kısa süre sonra seferberlik ilan edilmesine neden olur. Sakatlar hariç herkes askere gider. Fakat sakatlar kısa sürede askerdekilerin karılarına tecavüz etmeye, tavuklarını çalmaya başlar. Bu durum cephede büyük huzursuzluğa neden olur ve askerler yazdıkları bir dilekçeyle malullerin de askere getirilmesine neden olur. Destek birlik beklerken karşısında malulleri gören George’un hiç hoşuna gitmez bu durum. Gavrilo ise George’un kendisiyle hesaplaşmak için tüm malulleri savaşa getirdiğini düşünmektedir. İkili kozlarını paylaşacakken saldırı başlar. Hatta bu saldırı sırasında George, Gavrilo’nun hayatını bile kurtarır. Saldırı bittikten sonra Katarina savaş alanına gelir, Gavrilo ve George’un yan yana duran cansız bedenlerini görür. Ağlayarak cesetlere vurmaya başlar. O sırada oraya gelen Gavrilo’nun karısıyla cesetleri arabaya yüklerler ve cesetleri köye götürürlerken filmin son cümlesi ekrana yansır: “Ve 20. yüzyıl boyunca devam etti.”

Bu filmin kara komediye dair bir şeyler içerdiğini söylemek zor, savaş malullerinin bazı durumları görece trajikomik bir durum oluşturabilir belki ancak Kovaçevic yapıtlarında alışık olduğumuz bir türe dâhil edemiyorum bu filmi. Film boyunca da savaştan gelenlerin durumu, insanların yaşadıkları anti militarist tavrı destekliyor. “Her savaşın neticesinde insanlar zayıflar, devlet güçlenir.” ve “Belki Sırbistan kazanacak ama biz kazanamayacağız.” cümleleri de yine savaşın insanlara yaptıklarını vurguluyor. Katarina’nın savaşla ilgili konuşmalarında da bu tavrı görüyoruz. Gavrilo’yu savaşa inanmakla, savaşı kutsal saymakla suçluyor Katarina. Sonuç olarak, Aya Gorgi Ejderha Avlıyor, savaş karşıtı konusuyla Yeraltı’yla benzerlik gösterse de tür olarak tamamen farklı. Belirtmekte fayda var, filmin adını aldığı Aya Gorgi (Saint George) bir köyü kıtlıktan, prensesi ejderhaya yem olmaktan kurtaran bir Hristiyan mitinin kahramanı. Filmde de 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcında üstlerinden geçen uçaklara ejderha diyen biri var ve George uçakları silahla vurmaya çalışıyor.

Yeraltı, Emir Kusturica’nın kült filmlerinden biri, Kusturica, bu filmden sonra kariyerini noktalamayı bile düşünmüş, daha üste çıkamayacağını, elindeki her şeyi kullandığını söylemiş. Film, üç dönemi anlatıyor; 1941, 1961, 1991. 1941’de Nazi bombardımanıyla başlar film. Marko ve Blaki iki yakın arkadaştır, zenginden alıp fakire verdiklerini iddia ettikleri bir iş yapmaktadırlar. Almanların mallarını çalıp, fakirlere vermektedirler, bu arada tabii ki aslan payını kendileri almaktadırlar. Blaki’nin sonradan doğumda ölecek olan hamile bir karısı ve oyuncu bir sevgilisi (Natalija) vardır. Marko ise fahişelerle yakın ilişki içindedir, hatta öyle biridir ki şehir bombalanırken bile, Marko, sevişmeye devam etmek ister. Genelde eğlencelerinden vazgeçmedikleri görülür. Natalija’ya âşık bir de Nazi yüzbaşısı Franz vardır. Blaki, Natalija’yı, Franz’ın gözleri önünde, sahnede kaçırır. Bu arada Marko’nun da Natalija’ya yaklaştığını görürüz. Olaylar sıralanır ve Blaki kendisini sığınakta bulur.

Zaman geçer, savaş biter, Yugoslav Komünist Partisi başa geçer. Ancak sığınaktakilerin bundan haberi yoktur. Marko, onları 1961’de hala 2. Dünya Savaşı’nın sürdüğüne ikna eder. Sığınakta direniş için silah üretenlerin, hatta bir tank bile yapanların Marko’nun sözünden başka güvenecekleri hiçbir şey yoktur. Bu sırada Marko, Natalija’yla birliktedir. Tito’nun da yakın çalışma arkadaşıdır. Blaki’nin ölü sanıldığını anlarız. Hatta Marko onun heykelini diktirmekte, fütursuzca kandırdığı arkadaşının kahramanca ölümüne dair cümleler sarf etmektedir. Hatta Blaki ve Marko’nun kahramanlık(!) dolu hikâyesi film yapılmaktadır. Marko, çekimleri görmeye gittiğinde, tüm oyuncuların onlara çok benzediğini görür, hatta Blaki’yi oynayan oyuncuya sarılıp ağlayarak ölen(!) arkadaşının ardından duyduğu üzüntü(!) üzerine bir küçük gösteri yapar. Sığınağa gittiğinde ise Blaki’ye onun orada kalmasını Tito’nun istediğini, onu çok önemli bir anda ortaya çıkarmayı, savaşı sayesinde kazanmayı planladığını anlatır.

Natalija için de bir planı vardır Marko’nun, Blaki’nin karşısına çıkma zamanı gelmiştir. Ona söyleyeceklerinin yazılı olduğu bir kağıt verir. Natalija bundan hoşnut değildir, kağıtta tecavüze uğradığı, kaçırıldığı yazmaktadır. Marko kendisine bir kahraman rolü ayarlarken Natalija’ya fahişe rolü biçmiştir. Tartışma çabuk sonuçlanır, akşam Blaki’nin oğlunun düğününde Natalija ve Marko da bulunur. Natalija Blaki’yi çok özlediğine dair yalanlar söyler. Düğünde tüm uyarılara rağmen Ivan’ın maymunu Sony, topu ateşler, dışarıya açılan yolda, bir taraftan Ivan ve Sony, diğer taraftan Blaki ve oğlu ilerler. Yerin altından çıkmanın zamanı gelmiştir. Blaki ve oğlu filmin çekildiği yere gelirler. Oyuncuların benzerliği bu kez trajikomik bir duruma sebebiyet verecektir. Blaki, Franz’ın yaşadığını düşünür, Nazi kostümü giyen oyunculara zarar verir.

1991’e gelindiğinde, Ivan hala Sony’yi, maymununu, aramaktadır, Berlin’de bir akıl hastanesindedir. Yerin altına iner tekrar. Orada gördüğü birilerine Yugoslavya’ya nereden gidebileceğini sorar. Aldığı “artık Yugoslavya yok” cevabı Ivan’ı yıkmıştır. Öte yandan Blaki hala savaşmaktadır. Natalija ve Marko’ysa Interpol tarafından aranmaktadırlar, sığınakta ölen insanlar ve silah kaçakçılığı sebebiyle. Ancak Marko, savaştan para kazanmayı sürdürmektedir. Mermi pazarlığı yapmak için Sırbistan’dadır. Ivan Sırbistan’a ulaşır. Yeryüzünden yeraltına inen kanları görür. Daha sonra da tekerlekli sandalyedeki ağabeyi, Marko’yu. Artık Marko’nun onlara yıllarca yalan söylediğini biliyordur. Marko’yu döver. Marko, ölüme yaklaşmıştır. Natalija onu o halde gördüğünde Marko, şu sözleri söyler: “Kardeş kardeşi öldürmedikçe, savaş asla savaş değildir.” Blaki’nin adamları Mercedes’le gelmiş birilerinden söz eder, Blaki, öldürülmeleri için emir verir. Marko ve Natalija, öldürülüp yakılırlar. Blaki, Natalija’yı öldürttüğünü pasaportları görünce fark eder. Bu sırada Ivan kendini asmıştır.

Blaki, kucağında Ivan’ın maymunuyla sığınağa döner. Sığınakta kuyu dibinden oğlunun sesini duyar, kuyuya atlar. Herkes oradadır, ölen herkes. Filmin sonunda, deniz kenarında, daha sonra bağlı olduğu karadan ayrılacak düşsel bir adada, “öbür tarafta” Blaki’nin oğlu ve gelininin düğünü yapılmaktadır. Herkes oradadır. Kişiler arasındaki sorunlar bitmiş gibidir. Savaş karşıtı bir replikle ve “bu öykünün sonu yok” cümlesiyle noktalanır film.

Yeraltı sürekli süren ya da sürdüğü sanılan savaşa rağmen eğlenceli diye niteleyebileceğimiz bir film. Blaki’nin ölümünden önceki sahnelerin ağırlığı son sahnedeki düğünle bir anda dağılıyor. Blaki’nin bir iktidar tasviri olduğunu düşünebiliriz. 1961’de, Tito döneminde, üstelik de Tito’nun yakın çalışma arkadaşı olarak nitelenen Marko yüzünden, büyük bir yalan yaşayan sığınaktakiler, Kovaçeviç’in Tito’yla ilgili fikirleri konusunda fikir veriyor. Blaki’nin film setini gerçek sanışı, Blaki’nin oğlunun, ilk kez yeryüzüne çıktığında ayı güneş sanışı, aynı anda hem insanların hayatlarının çalınışını vurguluyor hem de komik sahneler görmemizi sağlıyor. Marko’ya hükümet, iktidar dersek, Blaki halkı temsil ediyor. Bir ülkeyi yerle bir eden savaş, Kovaçevic’in kalemi, Kusturica’nın gözü ve Bregovic’in müziğiyle eğlenceli fakat ciddiyetinden uzaklaşmadan gösteriliyor.

Artık, Kovaçevic’i bize en iyi anlattığını düşündüğüm filmlere geçelim. Önce yazar kimliğiyle tanıdığım Kovaçevic’in kendi çektiği filmlerini her izleyişimde, dünyasına daha fazla hâkim olacağıma inanıp, heyecanlanıyorum. Özellikle oyun halini okuyup, izlediğim Profesyonel’in film versiyonunda Kovaçevic’in kendi kafasında kurduğu mekânları görmek ciddi anlamda keyif verici. Ancak Profesyonel’in oyun ve film halini birbirinden ayırmak gerekiyor. Tarihsel farklar göze çarpıyor çünkü öncelikle. Oyun 1990 yılında yazılmış ancak film 2001 yılında başlıyor. Film 5 Ekim 2000 protestolarıyla Miloşeviç’in istifaya zorlandığı dönemin 1 yıl sonrasında geçiyor. Oyunda, Teya’nın karşı çıktığı liderin Tito olduğunu anlıyoruz. Filmdeyse Teya, Tito’ya olduğu kadar Miloşeviç’e de karşı.

 

Oyun, Yugoslavya’daki büyük değişimi, Tito’nun öncesini ve sonrasını gösteriyor bize. Tito destekçisi bir polisi ve Tito karşıtı bir aydını karşı karşıya koyuyor. Luka, hayatının önemi bir kısmını Teya’yla birlikte geçirmiş bir polis, daha Teya üniversitede öğrenciyken başlamış onu dinlemeye, ağzından her çıkanı rapor etmiş, hiç bilmediği isimleri öğrenmiş, Teya’nın anlattıklarıyla ciddi bir birikim edinmiştir. Teya’ysa onu hiç tanımıyor.

Teya, bir yayınevinin genel yayın yönetmeni, birbirinin aynı günler geçiriyor, kendisi için programlanmış yerlere gidiyor, asla kabul etmeyeceği kitapları okuyup, yazarlarına kitaplarının kabul edilmediğini söylüyor. Yazar kimliğinden tamamen uzaklaşmış, tam bir memura dönüşmüş. Aydın hareketini destekler ve savunurken değişen hükümetle birlikte devlet safında yer almaya başlamıştır.

Filmdeki farklılıklara gelince, oyunda pek emin olmadığımız, Marta-Teya ilişkisi, filmde net bir biçimde karşımıza çıkıyor. Luka’nın oyunda Miloş adında bir oğlu varken, filmde Anna isimli, üstelik de Teya’yla önceden ilişkisi olan bir kızı var. Filmde, yayınevindeki huzursuzluğun sebebi, özelleştirme karşıtı yapılan eylem, oyundaysa Teya’nın varlığından rahatsız eski genel yayın yönetmeni huzursuzluğa neden oluyor. Ancak önemli olan filmde de, oyunda da gördüğümüz kendisine yabancılaşmış iki adamın karşı karşıya gelişi. Sıkı bir komünist olan Luka ve her fırsatta komünizme karşı çıkan Teya’nın iktidar, rejim değiştikten sonra yeni konumlarında karşılaşmaları ve sonunda ortaya çıkan gerçek. Bu öykü, zaman içinde sanatçılara benzemiş bir polis ve bürokrata benzemiş bir sanatçının öyküsü. Luka’nın deyimiyle “acıklı güldürü” türündeki oyun ve filmin, arka plandaki dönemin değişmesine rağmen geçerliliğini yitirmemesi de hikâyenin niteliğini kanıtlıyor.

Balkan Ajan’ı, Kovaçevic’in tek başına yönettiği bir film değil, yönetmen koltuğunda ona Bozidar ‘Bota’ Nikolic eşlik ediyor. 1984 yapımı film yine Kovaçevic’in kendi oyunundan uyarlanmış. Profesyonel’deki “avcı”, bu filmde “av” oluyor, Luka’yı canlandıran oyuncu Bora Todorovic, Balkan Ajan’ında, Ilija Cvorovic’in saplantı haline getirip takip ettiği kiracısı, Paris’te yaşamış terzi Petar Markov Jakovljevic rolünde.

Ilija daha önce hapse girmiştir ve en büyük korkusu tekrar hapse girmektir. Herkesi rutin bir biçimde sorgulayan polis, Ilija’ya kiracısını sorar ve Ilija’nın büyük paranoyası başlar. Bir şeyler gizlediğini düşüneceklerinden, tekrar hapse düşmekten korkarak başlayan macera, Ilija’nın tüm parasını dinleme cihazı, fotoğraf makinesi ve dürbüne yatırmasıyla sürer. Kiracısının arkadaşlarıyla ava çıkması talimdir, ülkeyi bölmek için antrenman yapıyorlardır Ilija’ya göre. Kiracının kullandığı insülin, eroin olarak görünür gözüne, önüne aldığı bir haritayla olmayan şifreleri çözmeye başlarken bulur kendini, kısa süre sonra kendi evine camdan girer, kiracısının ve arkadaşlarının birkaç telefon konuşmasıyla işlerini bozar. Yanlış arayan bir numara, kapıya gelen bir dilenci ya da adres soran bir yabancı Ilija’nın şüphelerini körüklemektedir. Bunlar onun peşinde olduklarını düşünmesine sebep olmaktadır. Marketten çıkarken dikkatsiz yürümesi sonucu çarpan arabadan sonra artık onu öldürmeye karar verdikleri konusunda hiçbir şüphe kalmamıştır kafasında.

Başlarda ona karşı çıkan karısı da ona inanmaya başlamıştır bu süreçte, kardeşi Djura da yardıma gelir. Artık işler iyice çığırından çıkmıştır. Bodruma gömdükleri silahlarını alırlar, bu vatan hainlerine karşı savaşacaklardır artık. Ellerinde birer telsizle kiracının peşine düşerler, ormanda intihar etmiş bir adam görürler, tabii ki kiracı ve arkadaşları “temizlemiştir” onu da. Ilija, kiracıyla ilgili daha çok bilgi almak için Fransa’ya gider, gerekenler için kredi alır. Kızlarıysa babasının delirdiğini düşünür, annesine onu bir doktora götürmeyi teklif eder ancak annesi de artık kocasına inanmaktadır. Kızını evden kovar.

Djura, Paris’teyken Ilija’dan 3 gün haber alamaz ve kiracının iki arkadaşını kaçırır. Ancak Ilija’nın başına bir şey gelmemiştir. Çok önemli olduğuna inandığı bilgiler edinip gelmiştir. Kiracı yengesine mektup bile yazmamaktadır, bunun sebebi ise yengesinin Lenin Bulvarı’nda oturmasıdır. El frenini çekmeden bıraktığı arabasının, gidip dükkân yıkması da Ilija’ya yapılmış bir saldırıdan başka bir şey değildir onlara göre. Djura’nın kaçırdığı profesör, terörist eylem planladıklarını kabul etmiştir ya da Djura öyle sanmıştır. Yardım için akrabaları gelir, birbirine benzeyen bir kalabalık olmuşlardır. Kiracı, New York’a oğlunun yanına gidecekken, ev sahibine gelir ve Ilija’nın karısıyla konuşmasında en başından beri takip edildiğinin farkında olduğu ortaya çıkar. Danica, kiracıya bağırmaya başlar, Ilija işten kovulmuştur, kızları da onlarla konuşmamaktadır, borçları artmıştır ve tüm bunlar kiracının suçudur. Ilija eve gelir, kiracıyı yüzüne bir masa lambası tutarak sorgulamaya başlar. Ses kayıtlarını çıkarıp üstüne gider. Ilija kiracının saçını tutup çeker, saçının bir kısmının peruk olması Ilija’nın kalp krizi geçirmesine neden olur. Kiracı kelepçeli olduğu koltuğu sürükleyerek ambulans çağırır ve koltuğu da alarak çıkar.

Omzunda kelepçeli olduğu koltukla uçağa yetişmeye çalışan kiracının peşini bırakmak istemez Ilija ve kalp krizine rağmen sürünerek peşinden gider. Filmin sonunda bir köpekle yan yana, aynı pozisyonda kiracıya yetişmeye çalışan Ilija’yı görürüz.

Balkan Ajanı, antikomünist bir film. Özellikle Ilija’nın sonunda köpek durumuna düşmesi, Profesyonel’deki şu cümleyi hatırlatıyor bana: “Doğa, maymunu ancak bir milyon yılda insanlaştırdı; komünizm ise, yalnızca elli yılda, insanı yeniden hayvanlaştırdı.” Komünizm, paranoya, hapsedilme korkusu, sindirilmişlik Ilija’yı kısa sürede köpekleştiriyor filmde. Sistemin insanı soktuğu hastalıklı hal gösteriliyor. Her ne kadar düştüğü durumlar komik olsa da Ilija’nın filmin başından sonuna geldiği nokta, durumun trajedisini de gözler önüne seriyor.

Son olarak ülkemizde Nurullah Tuncer’in üçleme olarak sahnelediği, İntiharın Genel Provası, Buluşma Yeri ve Dar Ayakkabıyla Yaşamak var. Bu oyunların üçleme olarak yazıldığına dair hiçbir bilgi bulamadığımdan, üçleme fikrinin Nurullah Tuncer’e ait olduğunu sanıyorum. Üç oyunun da ortak noktası ölüm-yaşam arasındaki çizgi.

İntiharın Genel Provası, intihar etmek isteyen, batmış bir mimarın gayet planlı bir biçimde Tuna Köprüsünde ölüme hazırlanışıyla başlar. Eşyalarını katlayıp kenara koyar, hayatının aşkına veda etmek için telefonunu eline alır. Bütün dertleri bitecektir. Parasızlığı, başarısızlığı, her şey son bulacaktır. Kadın ise, Adam’ın ve kardeşinin yapımcısı olacağı bir film için hazırlanmakta, diksiyon, dans dersleri almaktadır. Derken iki üniversite bitirmiş, aslen makine mühendisi olduğunu söyleyen Balıkçı gelir. Eğer Adam atlarsa, Balıkçı’nın oltasına takılacaktır, bu da Balıkçı’nın yasadışı balık avlama işini ortaya çıkaracaktır. Eğer Adam intihar ederse, Balıkçı’nın çocukları babasız kalacaklar, sokaklara pedofili ve madde bağımlıları arasına düşeceklerdir. Balıkçı, Adam’ın vicdanına dokunmaya çalışır, sonra onun gibi adamlar ölürse mutsuz ülkesinde yaşamayı hak edecek kimin kalacağını söyler. Adam’ı vazgeçirmek için elinden geleni yapar. Eğer illa intihar etmek istiyorsa Gazela Köprüsünün bu iş için daha uygun olduğunu da ekler, onu oraya götürebileceğini söyler, hatta adeta Gazela Köprüsünün reklamını yapar. Adam’ın önünde diz bile çöker. Üstelik o da intihar etmeyi düşünmüştür daha önce ama çocukları için vazgeçmiştir. Bu sırada Kadın gelir, elinde bir teyp, üstünde bir pelerin vardır. Adamın yanına yakıştıramayacağımız kadar genç ve güzeldir. Adam’a yalvarır, onsuz ne yapacağını bilemediğini söyler. O da bir kez intihar etmeyi düşünmüştür ama Adam onu kurtarmıştır. Adam, onu barda garson ve dansçı olarak çalışmaya zorlamadan önce ekonomi öğrencisidir. Kadın’ın sürekli ağlamasının Adam’ı rahatsız ettiği bellidir. Kadın, Adam için öğrendiği tangoyu köprüde yapmaya başlar, Balıkçı da kendisine engel olamaz, birlikte köprüde dans etmeye başlarlar. Adam şaşkındır, sessiz sedasız hayattan gitme planı suya düşmüştür. Bu absürd durum sürerken Kaptan gelir. Tango yapan Balıkçı ve Kadın’ı görünce şaşkına döner. Oysa Balıkçı ve Kadın’a göre dansın amacı Adam’ı hayata döndürmektir.

Kaptan, ilk başta o ana dek gördüğümüz en mantıklı karakter gibi görünür, sahneye girdiğinde ondan başka herkes deli gibi görünmektedir. İntihar etmeye çalışan bir adam, onun için dans etmeye çalışan Kadın ve Balıkçı’nın arasında en mantıklı insan Kaptan olmalıdır. Ancak Kaptan’ın sözleri tam deli işidir. Adam’ın köprüden atlamasının gemideki turistleri öldüreceğini söyler. Daha önce de bu başına gelmiştir, Balıkçı da buna şahittir. Daha önce atlayan adam orkestranın yarısını öldürmüştür. Kaptan kendi hayatından bahsetmeye başlar. Nehre geldiğinde 10 yaşında, aç, soğuktan donmak üzere olan bir çocuktur. 20 yıl mücadele etmiş, elinden gelen her işi yapmıştır. Üstelik böbrek hastasıdır. Adamın intiharından öte Balıkçı gibi intihar için seçtiği yere karşıymış gibi görünür. Canavarlara yem olan kardeşlerinden bahseder. Adamın anlattıklarının çoğu oldukça absürddür. Kaptan fiziksel olarak bir problemi olup olmadığını sorar, fiziksel olarak sağlıklıysa bütün sorunların çözülebileceğini söyler. Adam’ın mimar olduğunu öğrenince, İşadamı olan kardeşini arar ve “Güneşli Rüya” projesi için bir mimar bulduğunu söyler, fiziksel olarak sağlıklı olduğunu da özellikle vurgular. Böylece Adam yeni bir hayatın eşiğindedir. İntiharı iş bulmasına sebep olmuştur. Hayatı düzene girecektir. Eşyalarını orada bırakarak köprüden ayrılırlar. Peşinden gelen Erkek Kardeş’e (İntihar Eden Adam’ın Erkek Kardeşi) Balıkçı’nın yalan söylediğini görürüz. Atlamadığını bildiği halde atlamış olabileceğini söyler ve ilk sahne biter.

Doyumsuzluğunu önceden öğrendiğimiz 150 kiloluk İşadamı’nın ofisinde başlar ikinci sahne. İşadamı megalomaniye meyillidir. İntihar etmeyi o da düşünmüştür ancak suda batmayacağından korkmuş vazgeçmiştir. Çok iyi tanınan bir terapist ona bir diyet listesi vermiştir ki, 7. gün, sağlam bir kiriş, ip ve sandalye yazmaktadır diyet listesinde. Kalbi, karaciğeri, midesi, böbrekleri iflasın eşiğindedir. Ya yeterince büyük bir proje yapar ya da oturup yemek yer. Üç kez evlenmiştir, üçü de aşçı olan bu kadınlar, yemek yaparken ölmüşlerdir. Adam yaptığı binaları gösterir İşadamı’na hepsi yıkılmıştır. “Yıkılmış binaların, heykellerin, köprülerin mimarıyım ben” der adam. Savaş yaptığı her şeyi yerle bir etmiştir. İşadamı, bu projeyi hasta ve ölmek üzere olan Kaptan kardeşi için yaptırmakta olduğundan bahseder. Hayatlarını anlatır, dedelerinin 10 yaşında öldüğünü söyler. En az Kaptan kadar gerçeklikten uzak konuşmaları vardır İşadamı’nın da. İşadamı, camdan gözünü çıkarıp eline alır, Adam çığlık atar. İşadamı bu çığlıktan çok etkilenir, çok sağlıklı bir çığlıktır bu. Psikiyatr olan kardeşini arayıp dinletir hatta. Sonra İşadamı’nın yatırımcısına telefonda çığlık atar, bu sırada uyuşturucu kullanmış biçimde Balıkçı’nın getirdiği Kadın, Adam’ı kızdırır. Bir sonraki çığlıktaysa kadın bir anda uyuşturucunun etkisinden çıkar.

Balıkçı ise İşadamı’yla konuşmak istemektedir. Kaptan olan kardeşi onu intihara zorlamaktadır. İşadamı bu konunun onu ilgilendirmediğini ama birazdan gelecek olan Psikiyatr olan kardeşlerine anlatabileceğini söyler ve gider. Son çığlıktan sonra midesi bulanan Adam tuvalete gider. Bu sırada Balıkçı ve Kadın’ın birbirini tanıdığı, ikisinin de Kaptan için çalıştığı ortaya çıkar. Kadın, Adam’a gerçekten aşıktır ve bu durumları değiştirmelidir, Kadın onu kaybetmek istememektedir. Bu sırada elinde silahıyla İntihar Eden Adam’ın Erkek Kardeşi gelir, Kadın saklanır. Erkek Kardeş, kardeşinin ona bıraktığı mektuptan bir bölüm okur, Adam, Kadın’ın arkasında ona emir veren birilerinin olduğunu düşündüğünü yazmıştır mektupta. Erkek Kardeş, Balıkçı’yı tehdit eder, Kaptan’ı ve Kadın’ı akşam ona getirmesini ister.

Psikiyatr olan kardeş gelir, bir elinde koltuk değneği, diğerindeyse makineli tüfek vardır. Sigara yüzünden bacağını kesmişlerdir. Tedavi ettiği savaş gazilerinden para yerine silahlarını almaktadır. Bunu silahsızlandırma adına yapmaktadır. Balıkçı ve Kadın, Kaptan için yaptıklarını anlatırlar Psikiyatr’a, 100 kişiyi intihardan vazgeçirmişlerdir, o kişiler şimdi kayıptır ve kayıtlarda intihar etmiş gözükmektedirler. İlk defa buraya gelmişlerdir çünkü Kadın, Adam’a âşıktır. Psikiyatr, 100 kişinin ortadan kayboluşuyla değil, 100 kişinin intihardan vazgeçirilmesiyle ilgilenir. Bu insanlar ödüllendirilmelidir, onlar birer kahramandır. Kardeşi Kaptan’ın “mutsuz insan tüccarlığı” yaptığınıysa tamamen duymazdan gelir. Adam geri döndüğünde, onunla yalnız konuşmak istediğini söyleyerek Kaptan’ı ve Kadın’ı gönderir. Psikiyatr, Adam’ın çığlığını, eski karısından intikam almak için kullanır, tüm borçlarının ödeneceğini söyler, imza atmaları için hiçbir engel olmadığını kendisinin çok sağlıklı olduğunu söyler. Bu sırada “Babalık”tan bir telefon alır. Kaptan olan kardeş hastaneye kaldırılmıştır, donör bulunamamaktadır ve ölmek üzeredir. Son kez görmek üzere gideceğini söyler, Adam, Kaptan’a böbreğini vermek istediğini söyler. Kaptan onun hayatını kurtarmış, yoluna koymuştur, böbrek küçük bir bedeldir. Psikiyatr çok sevinir, Adam odadan çıktığında ise kamyonu hazırlamalarını, her şeyi toplayacaklarını söyler.

Son sahnede, Adam enkaz haldedir, bacağı, gözü, böbreği alınmıştır. Tek parça halinde ölmek yerine parça parça ölmüştür. Balıkçı ve Kadın da aynı durumdadır. Adam tekrar intihar etmeye karar verir. Balıkçı ve Kadın, kardeşlerden Avukat olanın da aynı durumda olduğunu, dava açacaklarını, intihar etmemesi gerektiğini söylese de Adam’ın fikrini değiştirmez. Adam sürekli “kurt neden ot yemez?” diye sormaktadır. Çünkü bunu onlar için koyunlar yapar. Avukat kardeş gelir, o da adama “kurt neden ot yemez?” diye sorar. Adam, bir koyun olan kendisine bu sorunun sorulmasından rahatsız olur. Çilesini daha fazla uzatmadan intihar eder. Ancak boşluğa düşmez sahnede yuvarlanır. Kovaçevic burada oyunun düzlemini değiştirir ve yabancılaştırır seyirciyi. Artık sahnede yorgun oyuncular vardır, oyuna 4 gün kalmıştır ancak hala köprü yoktur. Hatta ortada yönetmen de yoktur, karısı doğum yapmaktadır o da hastanededir. Bu onun on altıncı karısından on beşinci çocuğudur. Burada oyun daha gerçekçi bir düzleme taşınmışken bile absürd tavırdan ödün verilmediğini görürüz. Kadın’ın da yönetmenle ilişkisi vardır ve hamiledir, onu öldürmeye karar verir, bir hışımla çıkar. Kaptan-İşadamı-Psikiyatr-Avukat rollerini oynayan oyuncu bugünkü beşinci rolünü oynamak üzere çıkar, Yönetmeni Kurtaran Adam’ı oynayacaktır. Kadın yönetmeni öldürürse oyun olmayacaktır. İntihar Eden Adam’ı oynayan oyuncu, Balıkçı’yı nehre gönderir, direkt atlamasından korkmaktadır. En sonunda İntihar Eden Adam, sahnenin ortasında oturur, Rodin’in düşünen adam pozisyonunu alır, elinde Psikiyatr sahnesinden kalma makineli tüfek vardır. Oturur ve bekler yönetmeni kapıdan girer girmez vuracağını söyler. Daha sonra tüfeği bırakır ve son repliğini söyler: “Hayır… Yönetmeni öldürmeyeceğim. Kimseyi öldürmeyeceğim. Her şeye rağmen, burası TİYATRO.”

İntiharın Genel Provası’nda, savaş sonrası ekonominin ve düzenin, sistemin insanı yaşamından vazgeçmeye itişini görüyoruz. Oyundaki tüm karakterler ya intihar etmeyi denemiş ya da aklından geçirmiş, herkes fikir olarak intihara hayatının bir döneminde yaklaşmış. İşadamı-Kaptan-Psikiyatr, hayatı ve borçlarının kapanması karşılığında Adam’ı satın alıyor, parça parça öldürüyor. Oyunda Avukat’ın şu cümlesi de Kovaçevic’in tutumu hakkında bilgilendiriyor bizi; “Vatandaşı olarak yaşadığımız ülke, insafsızca bölünmüş ve sakatlanmıştır. Gördüğünüz gibi… Bizim gövdemiz gibi…” Artık sistemin insanları getirdiği noktada, insanlar yaşamları için kendi kararlarını verememektedir, geriye verilebilecek tek bir karar kalmıştır o da, kendilerini öldürme kararı -ki o kararı da kişinin kendisinin verebildiğini söylemek pek mümkün değil.

Buluşma Yeri, Kovaçevic’in 1981’de yazdığı bir oyun, 1989’da Goran Markovic rejisiyle sinemaya da aktarılmış. Ölüm ve yaşam arasındaki çizgiyi Mihaylo Pavloviç’in ikisi arasında gidip gelişiyle sorgulayabiliyoruz. Oyun Mihaylo Pavloviç ölüm döşeğindeyken başlar, komşusu, Güzel Fırıncı lakaplı Leposava’nın evindeyse bir düğün vardır. Mihaylo Pavloviç bir arkeoloji profesörüdür ve en büyük hayali aradığı parçaları tamamlayıp evini belediyeye bağışlayıp orada Anayurt Müzesi’ni kurmaktır. Bu yolda en büyük yardımcısı da eskiden öğretmen olan ama kendini arkeolojiye adayan, idealist genç Petar’dır. Profesör’ün ölümünün ardından eve gelen oğlu Ivan bu fikre şiddetle karşı çıkar ve bir şekilde engeller, Petar da bu duruma dayanamayarak intihar eder ve oyun başka bir düzleme, buluşma yerine geçer.

Mihaylo Pavloviç’in yaşarken etrafında bulunan insanlar buluşma yerindedirler, karısı, arkadaşları… Bir süre sonra Petar da buluşma yerindeki yerini alır. Herkesin yaşayanların dünyasından gelen birine o kadar ihtiyacı vardır ki, bütün dertlerini, merak ettiklerini apar topar anlatmaya, sormaya başlarlar, öyle ki Mihaylo Pavloviç, karısıyla konuşma fırsatını bile çok geç bulur. Ruzmarin, beraber gömüldüğü akordeonundan şikâyetçidir, daha sonra mezarından çalındığında da tek isteği akordeonuna tekrar kavuşmak olacaktır. Yanko, babası Keser’den 20 yaş büyüktür, çekişmeleri bitmez çünkü Keser, başarılı bir asker, Yanko ise ölünce “mecburen” içkiyi bırakmış bir sarhoştur. Hayatı boyunca profesörü tıraş eden Berber Savski’nin ağabeyi Keser’i ölüme mahkûm ettiğini öğrenir profesör. Bilmediği birçok şeyle karşılaşmaktadır profesör. Aradığı heykelin eksik parçalarını da yine burada bulacaktır. Karısının onun Angela’yla olan ilişkisini bildiğini ve ona bu yüzünden kırgın olduğunu da yine burada öğrenecektir profesör.

En sonunda Mihaylo Pavloviç’e yaşarken ölüm teşhisi koyan Doktor Yelena’nın babası Doktor Katiç, buluşma yerinde yaşam teşhisi koyar ve profesör hayata döner. Ev bir gecede modern bir hal almıştır, profesörün eşyaları bir gecede kaldırılmıştır. Profesör gözünü açtığında ilk istediği şey yoğurt olur, bu buluşma yerinde özlediğini belirttiği tek şeydir, bu iki dünya arasındaki paralelliklerden yalnızca biridir. Buluşma yerindekilerin isteklerini yaşayanlarla paylaşır ancak profesörün deli olduğunu düşünürler. Söylenenlerin gerçekliği onları bu derin inkâra sürükler aslında. Ruzmarin’in akordeonunu alırken, profesör tekrar ölür. Buluşma yerinde sevinçle karşılanır, Ruzmarin’in akordeonunu da götürmüştür. “Ölüler Korosu”nun şarkısıyla oyun biter.

Buluşma yerindekilerin ortak dertleri yaşayanlarıdır aslında, her ölünün dünyada kalan yakınıyla ilgili bir problemi, çözülmemiş, yarım kalmış bir derdi vardır. İnsanlar, öldükten sonra bile bencilliklerinden bir şey kaybetmezler. İnsan ilişkileri ölümün etrafında sorgulanır Buluşma Yeri’nde tıpkı İntiharın Genel Provası’nda olduğu gibi…

Bir “öbür taraf” tasviri görüyoruz, tıpkı Yeraltı filminin sonundaki gibi ya da Dar Ayakkabıyla Yaşamak’ın finalindeki gibi. Buluşma Yeri’nde tüm oyun bu iki taraf üzerine kurgulanmışken Yeraltı’nda ve Dar Ayakkabıyla Yaşamak’ta gördüğümüz karakterlerimizin bu finallerle huzur bulduğu.

Dar Ayakkabıyla Yaşamak, yeni bir oyun, 2010’da geçiyor, 2011’de tamamlanmış. Oyun mekânı olarak Dünya yazmayı seçmiş Kovaçevic ve bu oyununu “Hayat ve Ölüm Pornografisi” olarak nitelemiş. Oyun kapatılmış, eski bir ayakkabı fabrikasının imalat binasında geçiyor. Açlık grevinin yedinci günüdür, Steva, eski güvenlik şefi, gaz tüplerini etrafa döşeyerek, zorda kalırlarsa fabrikayı havaya uçuracak bir düzenek hazırlamaktadır. Diğerleri bu duruma şiddetle karşı çıkar, açlıktan ölmeye hazır ve hatta ölmek üzere olan bu işçiler havaya uçmak fikrinden hoşlanmamışlardır. Tarikat gibi ya da militan gibi ölmek istememektedirler. Dar ayakkabılarla yürümenin zorluğu da bu beşlinin hayatını cehenneme çevirmektedir. Başkasının ayaklarıyla yürür gibi yürümektedirler. Bu ayakkabılar, fabrikanın müdürü tarafından, fabrikadan atılırlarken “emeklerinin karşılığı” olarak verilmiştir. İsterlerse giysinler, isterlerse atsınlar diye elde kalanlar onlara kakalanmıştır başka bir deyişle. İsa, ayakkabı dağıtımını yapan kamyon şoförüdür, ‘Demokrasi Kurbanları’na adanmış, postmodern bir heykel yapmıştır. Steva’nın hala fazlasıyla enerjik olması şüpheye neden olmaktadır çünkü birşeyler yemek en korkunç ihanet olacaktır. İsa onun toprak yediğinden kuşkulanmaktadır hatta.

Menajer gelir, uzlaşmak istemektedir, işini bilen, çabucak sorunu çözmek isteyen biridir. Onlara Maldiv Bey’i anlatır, Avrupa’nın en büyük pazarlama ajanslarından birinin sahibidir Maldiv Bey. Menajer duygu sömürüsü yaparak onları görüşmek üzere ikna eder. Kabul ederler, Maldiv Bey gelir, bir iş teklifi olduğundan bahseder. İstediklerinin tümünü karşılayacaktır, hatta fazlasını verecektir. Tek isteği bir reality show’a katılmalarıdır. Canlı yayında ölmeleri karşılığında istedikleri parayı ödeyecektir. Bunun onların davalarını insanlarla paylaşmaları için önemli olduğunu da söylüyor, burada ölürlerse kimsenin haberi olmayacaktır belki ama televizyona çıkıp anlatmaları en azından boşuna ölmemelerini sağlayacaktır. “Kaybettiklerinizi geri veremem ama gururunuzu verebilirim” der Maldiv Bey. Bu bir yarışmadır, kazananı da ölmeyen olacaktır. Zlata’yla Steva birbirlerine aşkını itiraf etmiştir yakın zamanda. Steva en güçlüleridir, muhtemelen o kazanacaktır ancak bu Zlata’yı kaybetmesi anlamına gelir.

2. bölüm açlık grevinin onuncu gününde başlar, aynı zamanda da reality show’un başlangıcıdır. Rada, açlıktan ölmek üzere olan eski aşçı, içlerinde en çok utananlardır. Hatta çocuklarının televizyonu kapatması için yalvarır. Veseli’yse içlerinde en kötü durumda olandır, ayakkabıları 5 numara küçüktür ve ayağına yapışmıştır, cerrahi müdahale gerekmektedir. Ayakkabı yapıştırma işinde çalıştığından, hayatında uyuşturucu görmeden uyuşturucu müptelası olmuştur, bu durum sevgilisinin onu terk etmesine neden olmuştur. Steva’ysa, kimse ayakta dahi duramazken Zlata’yı kucağında taşıyarak girer stüdyoya. Gaz tüpleri hala Steva’nın döşediği durumdadır. Dolayısıyla güç Steva’dadır, Steva’nın tehdit etmesi dehşete sebep olmaktadır. Yarışma devam etmektedir, seyirciler kazanacağını düşündükleri kişiye SMS’le oy vereceklerdir, kazanan ve oy verenlerden biri, göl kenarında bir ev, Mercedes ve 100 bin Euro kazanacaktır. Ödül konuşmasından sonra grevciler arasında ilk kırılma yaşanır. Reklam girer, sponsorlarından biri “Göğün Yedinci Katı” isminde bir restoran, kafe, otel zinciridir. Servis yapan garsonlar, bol bol yiyecek gösterilir grevcilere. Reklam sonrasında İsa ölür. Sıradaki reklam cenaze işleri yapan bir şirkete aittir. Adı, Hop Hop Tavşan- Hop! Hop! Hop!’tur, şirketle ilgili şu sözler dökülür Maldiv Bey’in ağzından: “Sponsorumuz, Ortaçağ’daki karanlığa gömülme geleneğini aydınlık getirecek”. Tavşan kostümü giymiş iki kişi gelir ve üstünde oturup yattıkları şezlongla birlikte götürürler. Şezlongun tekerlekli olduğunu görünce diğerleri anlar ki bunlar cenaze sedyeleridir. Bunlardan sonra Steva’nın da ayakları tutmamaya başlar. Tavşanlar Maldiv Bey ve Sunucu arasında tartışmaya neden olur. Tavşan hikâyesi Rada’ya ağır gelir, Rada ölürken Vesili de ölür. Maldiv’e göre bu zincirleme çözülmedir. Maldiv, absürd hayat hikayesini anlatırken Zlata ve Sveta da ölür. Görev tamamlanmıştır. Maldiv patronların adamıdır, ölüm ticareti yapmaktadır ve tüm bunları uydurmuştur. Herkes gittikten sonra yeni bir iş alır, madendeki 10 kişiyi “temizleyecektir.” Sunucu, bu olanlara inanamaz, suça iştirak etmiş olmasını kaldıramaz ve Steva’nın düzeneğiyle fabrikayı havaya uçurur.

Epilog, “öbür taraf”ta geçer, fiziksel kusurlarından eser yoktur hiçbirinin, hatta ayakkabılarını bile çıkarabilmektedirler. Artık dünyanın bütün sorunlarından kurtulmuşlardır, mutludurlar ve o ayakkabılara ihtiyaçları yoktur ve olmayacaktır.

Oyunun geneliyle ilgili yapılabilecek çıkarımlardan birini bizzat Maldiv Bey yapıyor aslında, ahlak, etik, siyaset, namus gibi tüm kavramların değiştiğini söylüyor, ölüm sadece ölümün devamı diyor. Tüm işçilerin ölümünden sonra, Sunucu’ya, “Onları, gerçek televizyon ‘öldürdü’. Onlar bir tek televizyona inandılar…” diyor. Rada’nın ölümden sonra, çektiği acıları düşündükçe, tüm zenginlikleri verseler yine de dünyaya gelmek istemediğini söylemesiyse burkuyor. Ölümden sonra ancak huzura erebilen, ayaklarını sıkan ayakkabılardan ancak ölümden sonra kurtulabilen emeklerinin karşılığını kesinlikle alamamış işçiler Dünya’nın 2010’daki, öncesindeki ve sonrasındaki durumuna tam oturuyor.

Hakkında Sevgi Karaca

Yoruma kapalı.