26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Gayri Resmi Hürrem Üzerinden Postmodern Dilin Okunuşuna Dair Bir Deneme
Gayri Resmi Hürrem Üzerinden Postmodern Dilin Okunuşuna Dair Bir Deneme

Gayri Resmi Hürrem Üzerinden Postmodern Dilin Okunuşuna Dair Bir Deneme

Bu çalışmamda Özen Yula’nın 1998-2001 yılları arasında kaleme aldığı Gayri Resmi Hürrem adlı oyununu postmodernizm dile yansıması bağlamında incelemeye çalışacağım. Önceki bölümlerinde Sema Göktaş’ın Duvar ve Yiğit Sertdemir’in 444 adlı oyununu incelediğim dizinin bu sayıdaki konuğu Özen Yula’nın Gayrı Resmi Hürrem adlı oyunu. Dizinin bir sonraki bölümünde ise Murathan Mungan’ın Geyikler Lanetler adlı oyunu ele alınacaktır. Neden bu yazarları ve bu oyunlarını seçtiğim dizinin son yazısının sonuç kısmında verilecektir.

Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz gibi Postmodernizm, hem modernizimin iflasını gösteren, hem de modernizimin bir sonraki aşaması olarak okunan bir yapı, durum olarak karşımıza çıkar. Modernizimle birlikte sanattaki halktan kopuş, karakter seçimindeki elitizm, üst dil kullanımı, konuyu ele alıştaki ortak vurgu postmodernizmle birlikte yıkıma uğramış, toplumla bütünleşmeye yönelik ya da toplumla sanat arasındaki uzlaşmacı üslubu ile aradaki uçurumu kapatmayı amaçlamış bir yapıyla karşılaşırız. Bu durum da postmodernizmin, popülist söylemlere düştüğü gerekçesiyle eleştirilerin odak noktası haline gelmesine neden olmuştur.

Postmodernist oyunlarda ağırlıklı olarak karşımıza çıkan özellikleri şu şekilde belirtebiliriz: kronolojik bir zaman çizelgesi çoğunlukla görülmez. Oyundaki anlam seyircinin oyunla olan etkileşiminde ortaya çıkar ve böylelikle pasif durumdan kurtarılan izleyici anlağında oluşan sorular ve anlamlar doğrultusunda oyuna içsel olarak yön verir. Bu açıdan bakıldığında sadece oyunun söylediği değil, söylemeyip ima ettiği anlamlar üzerine de yoğunlaşılır. Oyunlarda düş ile gerçeğin ayrıştırılması yoluna gidilmez. Böylelikle oyunun iletisi oyunun geneline yayılır. Serim, düğüm, çözüm gibi biçimsel özelliklere bağlı kalınmaz.

Bu bağlamda postmodern dil kullanımı açısından ele alacağımız Gayri Resmi Hürrem (1998-2001) adlı oyun, Topkapı Sarayı’nın karanlık, gizli odalarından birinde geçer. Oyundaki karakterler Hürrem Sultan, Cariye Hürrem, Handan Sultan, Kadınlar ve oyunda sesleri kullanılan Kadın, Muhafız, Kanuni Sultan Süleyman, Yeniçeriler, Mihal, Mihrimah, Selim, Bayezid, Hafsa Sultan’a ek olarak kuklalar da eşlik eder.

Oyun, sahnede görünmeyen Kadın’ın iki dörtlükten oluşan bir ninni söylemesi ve ninninin ardından Cariye’nin nasıl Osmanlı haremine getirildiğini anlatmasıyla devam eder. Ninninin söylenişi ve hemen ardından Cariye’nin oyuna dâhil oluşu, zaman olgusunun soyutlanmasına neden olurken, öte yandan da Cariye’nin anlattığı geçmişi, pek alışık olmadığımız bir yönün vurgulanmasını sağlar:

CARİYE:Gün ölürken, Dinyester ırmağının ışıltıları vururdu evimin camlarına. O ışıltılar, odamın duvarında bin türlü şekillenirdi. Kâh bir kapı olurdu, açar geçerdim başka âlemler. Kâh bir turna olurdu tellisinden, haber taşırdı yâd ellere. Kâh bir doru kısrak, tutup terkisinden terk-i diyar ederdim; bilinmezlere uzardı yollar. Babamın tok sesi berkitirdi kilisenin sütunlarını. Latince kelimeler geçerdi ışıltıların içinden. Bilmediğim ama sevdiğim bir şeyler vardı tınılarında. Sonra, kan düştü duvarlarımıza. Kırım’dan kalkıp gelenler, akın… akın… kan… kılıç… kın… Sonra, biçare cariyesiyim Osmanlı sarayının. [1]

Çoğunlukla saraylarda hizmet eden, gönül eğlendiren olarak gördüğümüz cariyelerin bir başka yönü olan geçmişlerindeki kan ve zulmün oyunun hemen başında dile getirilmiş olması oyundaki postmodern yapının ipuçlarını verir. İlerleyen kısımlarda Hürrem sarayın yasaklı ve gizli odalarından birine girip kendisini oraya kilitler. Oysa bu odayı bilen ve aralıklarla bu odaya giren sadece Hürrem değildir. Haremdeki cariyelerden biri olan 17 yaşındaki Cariye Hürrem’in doktorları, hastalığından dolayı Cariye’nin odasından çıkmasına müsaade etmemektedirler. Bu sıkışmışlık da Cariye’nin gizli bir geçitten saklı odayı bulmasına yol açmıştır.

Hürrem’in kendisini bu odaya kilitlemesinden hemen sonra, Cariye Hürrem’in de bu odada olduğunu görürüz. Bu durumda gizli odada iki Hürrem vardır. Birisi 54 yaşındaki Hürrem Sultan, diğeri ise 17 yaşındaki Cariye Hürrem’dir. Zamanın ironisi olarak karşımıza çıkan bu iki karakter, bir süre sonra Hürrem Sultan’ın hayatından bir kesiti canlandırırlar. Bu canlandırmada karakterler yer değiştirir ve Hürrem Sultan’ı, Cariye Hürrem canlandırır. Cariye Hürrem’de Hürrem Sultan’ı görürken, aradaki benzer kader geçmişi hem “kader” olgusunu, hem de “zaman” olgusunu zihinlerimize yerleştirir.

2. Bölümde Cariye, dışarıdan getirdiği haberleri Hürrem’e anlatırken Hürrem bu haberlerin çok eski hikâyeler olduğunu söyler. Oysa Hürrem’in

HÜRREM: Aptal kız! Bu çok eski hikâyedir. Senden taze haber beklerim ben… Şimdi kaç senesindeyiz? [2]

diyaloğu olmasa Cariye bu haberleri verirken, biz bu haberlerin güncel olduğunu düşünürdük. Ama Hürrem kaç senesindeyiz diye sorunca zaman kavramı bir kez daha alışılmışın dışında bir yerlerde durur.

Hürrem, Cariye’den arkada bulunan dolabı açmasını ister. Dolabın bölmelerinden Sultan Süleyman’ın, Şehzade Mustafa’nın, Sadrazam Rüstem Paşa’nın, Mihrimah Sultan’ın ve Hürrem’in sakat oğlu Cihangir’in kuklası ile hayal perdesi çıkar. Hürrem, Cariye’den bu kuklaları canlandırmasını ister. Böylelikle tarih hayal perdesinde can bulur.

3. Bölümde ise Hürrem derin bir uykudan uyanır. Hayal perdesindeki ışıklar yanar. Hürrem’in dikkati perdeye yönelir. Bir süre sonra perdeye evvela bir nar ağacı yansır, sonra da Mihal’in sureti. Nar ağacının yansıması ile ve oyunun başından beri aralıklarla sesini duyduğumuz bülbülün varlığı Hürrem’in tutsaklığına imgesel bir yaklaşım olarak yansır. Çünkü bülbül ve nar ağacı Hürrem’e tutsaklığını hatırlatır.

HÜRREM: Bir nar ağacı büyür içimde. Sonbahar. Sebepsiz kederim var bu sarayda. Şahidimdir bütün odalar, koridorlar, bahçeler, avlular. Her yanında bıraktığım tarihim var. Nar bülbülüne ödünç verdiğim sırlar, yankılanır zamanın peşinde. Onun sesi bir tarihi getirir bırakır şuncağız kollarıma. Her tarihte unutulması mukadder fasıllar var.[3]

Mihal ise Hürrem’in sevdiği adamdır. Perdede beliren Mihal ile Hürrem arasındaki diyalog bir nevi iç hesaplaşmadır ve hesaplaşma Mihal’in gidip yerine Mihrimah’ın gelmesiyle yarıda kalır. Yeniden sarayın tarihine dönülür ve sarayın bilindik entrikalarıyla karşılaşılır.

İkinci perdede ise ağırlıklı olarak Hürrem’in pişmanlıklarını, Hürrem’in kendisini odaya kilitlemesinin sarayda yarattığı etkiyi görürüz:

HURREM       :Geç kalınmış bir çaba benimki ya Hürrem. Bunca zaman kendim için yaptım ne yaptıysam. Artık başkaları için bir şeyler yapmanın zamanıdır dedim, ama bu, başkaları için de yaşamak demek değil. Ben yaşamayı beceremedim Hurrem. Kudret uğruna verdim ömrümü.[4]

….

CARİYE : Sizin Sultan Süleyman’a baş kaldırdığınızı söylüyorlar. Ona bağırışınız haremin her yanından işitilmiş… Sonra bir de…

HURREM: Bir de ne?

CARİYE: Bir de… sinir illetine tutulduğunuzu anlatıyorlar. Sizin için, memleketin en iyi hekimlerine danışıyormuş Sultan Süleyman.[5]

Mihal sarayın gizli odalarını yapmak için gelmiş olan ustalardan biridir. Kendisinden bu sır için söz alınmıştır ama Hürrem, bu söze inanılmaması gerektiğini söyler. Çünkü diğer ustaların hepsi öldürülmüştür. Sarayın sırrı sarayda kalmalıdır. Sarayın görünmeyen yüzlerinden biri de budur. Hürrem, Mihal’i burada tanımış ve sevmiştir. Mihal ölmemek için odada kalmış, çıkmamıştır. İlerleyen sahnelerde ise Hürrem, Cariye’den dolabın bir başka bölmesini açmasını ister. O bölmeden ise Mihal’in kafatası çıkar. Hürrem’in kafatası ile olan diyaloğundan ise Mihal’in öldürtüldüğünü anlarız.

HURREM : Sanki ömrümün tamamım bu odada geçirmiş gibiyim. Sanki bu sarayda, başka hiçbir odayı bilmiyorum. Başka kadınları tanımadım. Onlarla bir kaderi paylaşmadım. Onların arasından sıyrılıp haseki olmadım. Sanki bir tarihi ben yazmadım… (Sedirdeki kafatasına yönelir.) Mihal, seni ben öldürtmedim. Beni suçlama, olanlar için. O belli bir zaman diliminde yaşandı, geçti, gitti. Geçmişe fazla bakmamak gerek Mihal. Bugün ne olduğu önemli. Sen ölüsün, ben ise hâlâ yaşıyorum, kudret sahibiyim. Ama nasıl, neler uğruna?[6]

5. bölümün ortalarına geldiğimizde Sultan Süleyman’ın odaya zorla gireceğini öğreniriz. Bunun üzerine Hürrem ile Cariye kılık değiştirirler. Amaç Hürrem’in saraydan kaçmasını sağlamaktır. Hürrem saraydan kaçınca, özlediği, hayalini kurduğu hayatı yaşayacaktır.

HURREM : Hiçbir şey yapmamak mı? Her sabah rüzgâr sesiyle uyanacağım. Serin bir yel okşayacak yüzümü. Anadolu’da da esen bir yeldir deyip gülümseyeceğim. Gün boyu evimin işlerini yapacağım. Bir yığın komşum, ahbabım olacak. Gezmeye gideceğim, onlar gelecekler. Sütü mayalayıp peynir yapacağım. Anadolu’dan getirilmiş zeytinlere kekik ekeceğim. Ektiğim kekikleri dağlardan ben toplayacağım. Ekmek pişireceğim. Ocakta aşım kaynayacak. Mis gibi koçular saracak evimin dört yanını. Rotagino sokaklarında gezeceğim. Pazara gidip kendime sepetler alacağım.[7]

Hürrem’in yukarıdaki repliği sarayın kısıtlayıcı, tekdüze yaşamının insan ruhu üzerindeki etkilerini yansıtması, görünenin diğer yüzünü göstermesi bağlamında yine postmodernizmin etkisi olarak okunur.

Oyunun son sahnesi olan 7. Bölümde şimdiye değin izlediğimiz, okuduğumuz her şeyin iki cariye tarafından Handan Sultan’a sunulmak üzere hazırlanmış bir oyun olduğunu anlarız. Handan Sultan oyunda tarihsel olarak yanlış bulduğu kimi noktaları söyler ve oyunu Sultan Mehmed’in görmemesini ister. Çünkü Sultan Mehmed bu oyundan hazzetmeyecektir.

Konusuna yukarıda değindiğimiz bu oyunda alışılagelmedik durumların en belirgin olanı bir sultanı hükümdarlık koltuğunda, padişahın yanında yada odasında dinlenirken değil, kendisini bir odaya kilitlemiş hayal dünyasında pişmanlıklarıyla görmemizdir. Üstelik bu sultan, entrikalarıyla Osmanlı tarihinde önemli bir yer tutan Hürrem Sultandır.

Oyunun adı da Hürrem’i bildiğimiz değil, gayri resmi olan, bilmediğimiz tarihiyle ele alınışına atfen koyulmuştur.

Oyunda zaman kavramı kuklalarla, karakterlerin ortak kader geçmişine sahip olup, geçmişi canlandırırken yer değiştirmeleriyle ve Cariye’nin hafıza sorunuyla soyutlanmıştır.

Karşımızda saraydan bir soylu vardır ama gördüğümüz yönü soyluluğu değil, pişmanlığı, sıradanlığıdır. Bu doğrultuda kullanılan dilin politik altyapısı modernizmin kalıplarını kırmaya yöneliktir. Üstelik postmodernizme getirilen popüler eğilime düşme durumuna da düşülmemiştir.

 



[1] Özen Yula, Toplu Oyunları 3, YKY, Sy 11, 12

[2] Age, sy 20

[3] Age, sy 33

[4] Age, sy 40

[5] Age, sy 41

[6] Age, sy, 47

[7] Age, sy 58

Hakkında Oktay Emre

Yoruma kapalı.