25 Temmuz 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Gün Can Sıkıcının Günü!

Gün Can Sıkıcının Günü!

Bugün 27 Mart 2008. Dünya Tiyatro günü giderek eski coşkusunu yitiriyor. Şöyle bir geçmişe uzanıyorum da, özellikle özel tiyatroların kapısında, bütçesi bu oyunlara elvermeyenlerin oluşturduğu kalabalıklar geliyor aklıma. Tiyatro yapanlar da bu seyircinin kıymetini bilir, sanki ona biraz daha ayrıcalıklı mı davranırdı ne?

Ne oldu? Bu heyecan nasıl kayboldu? Dünya küçüldü, bilim çok uzak ülkelerin sanatlarını evimize taşıdı da, sanata, tiyatroya doyduk mu? Yoksa bu çiçeği burnunda yüzyıl, bir zamanların deyişiyle “Bilgi Çağı” bizi giderek daha az okuyan, daha az sanat tüketen, daha az düşünen bir toplum haline mi soktu?

İyi de, sanatçı zor zamanlarda daha yaratıcı değil midir? Daha bir hırsla, bir misyoner gibi, topluma haykırmaz mı olan biteni? Kendisini baskı altına alanların araçlarını, yaratıcı zekâsıyla  tersyüz edip kullanmaz mı? Sanat kavramının giderek yozlaşmasına sanatın gösterdiği tepki nasıl olmalı? Dünya tiyatro gününde Tiyatro’nun duruşu nasıl olmalı?

Robert Lapage bu bağlamda bir bildiri yazmış. ITI’nin sitesinde İngilizce ve Fransızca olarak duruyor. Ve bizim internet sitelerimizde bu metnin Türkçesi karşımıza çıkıyor. Bildiriye şöyle bir bakalım:

“There are a number of hypotheses on the origins of theatre but the one I find the most thought-provoking takes the form of a fable:”

“Tiyatronun kaynağı üzerine pek çok varsayım var, ama benim en kışkırtıcı bulduğum bir masal biçimini alıyor:”

İnternette dolaşan çeviri ise şu:

“Tiyatronun kökenine dair birçok hipotez vardır ama benim bulduğum, masal formundan alınmış ve en düşünce-kışkırtıcı olanıydı:”

Bildiriye tekrar bakalım:

One night, at the dawn of time, a group of men were gathered together in a quarry to warm themselves around a fire and tell stories.   All of a sudden, one of them had the idea to stand up and use his shadow to illustrate his tale.  Using the light from the flames he made characters appear, larger than life, on the walls of the quarry.  Amazed, the others recognized in turn the strong and the weak, the oppressor and the oppressed, the god and the mortal.

“Bir gece, şafağa yakın, bir taş ocağı. İnsanlar ısınmak için ateşin çevresinde toplanmış ve hikâyeler anlatmaktalar. Birden aralarından biri kalkıp hikâyesini kendi gölgesiyle anlatma fikriyle buluşur. Alevin saçtığı ışığı kullanarak taş ocağının duvarlarında, dev gölgelerle karakterlerini yaratır. Diğerleri hayranlıkla, güçlü ve zayıfın, ezen ile ezilenin, tanrı ile ölümlünün gerçeğini kavrarlar. “

Belirtme çizgileri ve parantezler bana ait olarak internetteki çeviri ise şu:

“Bir gece, şafak vakti, bir grup insan taş ocağında ısınmak ve hikâyeler anlatmak için ateşin etrafında toplanmış. Birdenbire, içlerinden birinin aklına bir fikir gelmiş. Ayağa kalkmış ve kendi gölgesini kullanarak bir hikâye canlandırmaya başlamış. Taş ocağının duvarlarında ateşten gelen ışığı kullanarak gerçeğinden daha büyük karakterler yapmış. Şaşkınlıkla bakan diğerleri her yaptığını anlıyorlarmış(?). Güçlü ile zayıfı, can sıkıcı ile canı sıkılmışı, Tanrı’yı ve ölümlüyü…”

Devam edelim:

Nowadays, the light of projectors has replaced the original bonfire, and stage machinery, the walls of the quarry. And with all due deference* to certain purists**, this fable reminds us that technology is at the very beginnings of theatre and that it should not be perceived as a threat but as a uniting element.

“Günümüzde ışıldaklar şenlik ateşinin yerini, sahne makineleri de taş ocağı duvarının yerini aldı. Tiyatronun alışılagelmiş biçimini koruma düşüncesine saygımız sonsuz ama bu masal bize teknolojinin tiyatronun başlangıcında var olduğunu ve bir tehdit olarak değil, onu bir anlatım aracı olarak algılamamız gerektiğini anımsatıyor.”

İnternetteki çeviri ise şu:

“Bugünlerde şenlik ateşinin yerini projektörün ışığı, taş ocağındaki duvarın yerini de tüm mekanizmasıyla birlikte sahne almış durumda. Tüm bu kurallara ve geleneğe dikkatlice uyan titiz insanlar olarak, bu hikâye bize tiyatronun başlangıcındaki teknolojiyi ve onu (neyi? Tiyatroyu mu teknolojiyi mi?) bir tehdit aracı olarak değil, birleştirici bir unsur olduğunu anlamamız gerektiğini hatırlatıyor.” (cümle düşük, “olduğunu” neyi niteliyor? Biraz zorlayarak “tiyatronun” “olduğunu” çıkarsıyoruz.

Bildirinin devamında, “theatre language” terimiyle bağlantılı anlatım olanakları anlamına gelen “language” da sözlükteki ilk anlamı olan “dil” denilerek çevriliyor. Eğer bu çeviri bir çevirmen programı ile yapılmadıysa zalimlerin, can sıkıcı olarak adeta sansürlendiğini kabullenmeliyiz. Lapage’ın edebi metninden basının haklı olarak “Tiyatro birleştirici olmalıdır” mesajı çıkarması da çok doğal.

Dünya Tiyatro Günü Kutlamasına ITI Türkiye’nin ve kimi tiyatro yayıncılarının nasıl baktığı gözler önündedir. Türkiye’de temsilciliği bulunan ITI bu bildirinin çevirisini neden yapmadı? ITI merkez sitesinde onca dilde bildiri varken Türkçe bildiri neden yok?

Bu bildiri her yıl, o gün sahne alan tiyatrolarca seyircilere okunur. Türk Tiyatrosu ancak seyircisine karşı sorumluluğunu hissetmeye başladığı an, seyirci için Tiyatro Günü’nün eski ve özlenen anlamına kavuşacağını artık fark etmelidir.

Dünya Tiyatro Günü bildirisini çevirmeyi bu kadar hafife alan Türk Tiyatrosu’nun, onun içeriğini tartışmaya açacak günlere ulaşması umuduyla.

*with all due to respect deyiminde sözcük değiştirilerek anlatım güçlendirilmiş.

** Purist, özellikle dil kullanımında mükemmelci ve kuralcı demek, burada söz konusu olan tiyatronun dili- yani anlatım araçları olduğu için bire bir çeviri yeterli olmuyor.

Not: Bu yazı, bildirinin tiyatro içerikli bir internet sitesinde yayınlanması üzerine site editörüne yaptığım uyarı sonrası, herhangi bir değişikliğin ve tepkinin oluşmaması sonucu yazılmıştır.

*Tiyatro Merdiven Genel Sanat Yönetmeni,

UNİMA İstanbul Başkanı,

KOÜ GSF Sahne Sanatları Bölümü Öğr. Gör.

Hakkında Alpay Ekler

Yoruma kapalı.