25 Temmuz 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Günümüzde “In-Yer-Face” Tiyatro Anlayışı

Günümüzde “In-Yer-Face” Tiyatro Anlayışı

In-Yer-Face önce edebiyattaki yerini alan bir anlayış sonra sırasıyla sinemada, müzikte de adından söz edilen bir kavram… Tiyatroda kavramsal olarak ortaya atılışı ise Britanyalı tiyatro eleştirmeni ve Boston üniversitesinin London Graduate Journalizm programının yardımcı öğretim üyelerinden olan Aleks Sierz tarafından oldu. Sierz’in ilk baskısı 2001 yılının Mart ayında yapılan In-Yer-Face Theatre kitabıyla bu anlayışın popülerlik kazanması sağlandı. 1998 de yayımlanan New Oxford Sözlüğü’nde “Pervasızca, agresif, kışkırtıcı, aldırılmaması olanaksız” tanımı ile Collins English Sözlüğü’nde “Yüzleştirilen, yüzüne yüzüne ya da yüzyüze getiren” anlamı verilmiştir,

1950’lerin ortasında öfkeli genç kuşak yazarı Arnold Wesker, daha çok da John Osborne’un tiyatroda yaptığını 90’larda Jez Butterworth, David Eldridge, Sarah Kane, Martin Mc Donagh, Mark Ravenhill ve Judy Upton hep birlikte hayata geçirdiler.

İngiltere’de ve özellikle de genç oyun yazarlarının yönelişi olan bu tarz tiyatro anlayışı sahnede daha doğrusu oyun alanında şiddete, müstehcenliğe ve izleyeni şoke eden özellikleriyle kimi zaman seyirciyi sarsmaya kimi zaman da onları oyuna katılmaya yönlendiren dar alandaki paslaşmalara yöneltmektedir.

Ingiltere’de 90’ların başında düzenlenen bir yarışmayla “Black Box” (Kara Kutu) adı verilen küçük salonlarda oynanmak üzere yazılacak oyunlar için oyun yazarlarına çağrı yapıldı. Bu yarışmaya katılan tüm oyunlarda sert bir dil, cinselliğin aşırıya kaçan kullanımı ve yoğun bir şiddet olgusu dikkat çekiyordu. Yazarlar bugün için doğal sayılabilecek ve yaşamın içinde varolan şidderti sunarken kabul edilebilir olanın da sınırlarının zorlandığını görüyoruz. Ele aldıkları temalar atlanamıyacak kadar yanıbaşımızda cereyan eden ama görmezden gelmeyi yeğlediğimiz olaylardı. Savaş, ileri boyuttaki şiddet çeşitlemeleri, iletişimsizliğin yokettiği bireyler, kısacası metropol insanın tüm sorunları, çaresizlikleri, bireyin umarsızlığı…Günümüzde atlanmaması gereken bu temalar oyunlarda sert bir biçimde su yüzüne çıkıyordu ve Aleks Sierz şöyle diyordu; “Bu oyunlar bundan 30 yıl önce yazılamazdı. In-yer-face güncel bir tiyatrodur.”

Aleks Sierz, bu kavramı günlük dilde kullanımı ile kendisine malederken. Çağdaş yazarlardan Simon Gray, Japes adlı (2001 Şubat’ında Londra’da prömiyer yapan) oyununda yeralan bir diyalogu tanımlamak adına bu kavramı kullanmıştır. Dilimizde karşılığı yüzünüze karşı tiyatro ya da yüzüne tiyatro diyebiliriz.

1970’lerde bir kınama terimi olarak spor gazeteciliğinde de kullanılmaya başlayan “in-yer-face” 1980’lerde daha normal ve kabul görür bir argo terim olmuştur. 1990’larda ise saldırgan, kışkırtıcı, yüzsüz ve küstah anlamını taşır hale gelmiştir. Bu anlayışın Türkçe karşılığı olarak “damardan veren tiyatro” da denilebilir. Bu konuda ayrıntılı araştırmalarını ve düşüncelerini kaleme aldığı kitabında Aleks Sierz “deneyimsel, tecrübesel tiyatro” tanımını da kullanır.

İçeriğinde şiddetin yeralması nedeniyle bize şu soruları da sordurabilir in-yer-face ilkel toplumlarda örneğin bir avcı yaşamını idame ettirmek için avını nasıl avladığını yansılarken bu şiddet olgusuna ne denli yer veriyordu? Ya da Antik tiyatroda kölelerin kurban edilmesi, sunak taşı olayı şiddet olgusunun bir başka yansıması mıydı? Bir başka deyişle Seneca’nın oyunları şiddetin tiyatroda ele alınışıdır diyebilir miyiz? Bu soruları sormalıyız.Aslında burada karşı bir görüşe gönderme yaparak bu soruların yanıtlarının gizli olduğu Peter Schaffer’ın Gorgon’un Armağanı adlı oyununu tiyatroseverlerin okuması gerektiğini söylemekle kalmayıp şiddetle okumalarını öneririm. Buradan yola çıkarak belki de in-yer-face için underground edebiyatının tiyatroda bir yansımasıdır diyebiliriz.

Kökleri 60 lara dek uzanan bu anlayışın geçmişte bir ucunda Alfred Jarry’nin olduğunu ve Antonin Artaud’ya kadar uzanabileceğini söyleyebiliriz. Artaud şok ederek daha derin anlamı arama, bedensel duyumsama ve zihinsel kavramaya önem verir. Bu hareketin ivme kazanması ise 90 larda olmuştur…Bu yönelim daha çok İngiltere’de yazarlarını oluşturmuştur.

David Eldridge’e göre sol düşüncenin giderek yönünü yitirdiği, soğuk savaşın serbest piyasayı tehlikeli bir duruma getirdiği dönemin “Thatcher’ın Çocukları” adını verdiği genç kuşağın tepkileriyle bağdaştırdı. Hollywood starlarının daha çekici hale getirilmeye çalışıldığı bu sürece David Eldridge “İngiliz Tiyatrosunda Donmarizasyon” adını verir. Şok estetiği genel sanat tekniği değil, kullanılan bir araçtır. Neyin doğal, neyin gerçek olduğunu sorgular.

Aleks Sierz giderek in-yer-face tiyatro yazarları Mark Ravenhill, Joe Penhall ve Martin Mc Donagh gibi yazarların oyunlarının National Theatre ve West End gibi tiyatrolarda oynanması, Sarah Kane’in Avrupa üniversitelerinde okutulması ve avandgarde yazarların popüer kültür tarafından içselleştirildiğini vurgular.Avangardlarda egemen tarz ilkesi kırılır, biçem ve biçim ilkeleri yoktur ve dinamizm sınırsızlıkla gelişir.

In-yer-face pervasızca agresif ve kışkırtıcı, aldırılmaması olanaksız bir tiyatro anlayışıdır.Makul sınırları aşan bir yapısı vardır, “yüzleşme draması” diye tanımlanabilir ve kavram olarak da yüzsüz ve küstah anlamını kapsar. Tabuların yıkıldığı, dokunulmaz konuların irdelenmesidir.

In-yer-face seyircinin tahmin yürütmesine izin vermeden aşırı ve uçtaki duyguları hissettirme yolunu seçer. Buna saldırarak tiyatroyu canlı tutma çabası da diyebiliriz.

Kısaca genel özelliklerini şöyle sayabiliriz;

In-yer-face tecrübeye dayanır, süreçle ilgili olduğu için günceldir. Sierz araştırmasında ana çerçeveyi deneyimsel, tecrübeye dayanan üzerine kuruyor ve şöyle diyor; “Bu tiyatro sadece aşırı gerçekci ve duygusal olmasından ötürü iyi değil IYF, size de oluyor gibi olmasından dolayı çok iyi” Bize burada anlatılan oyunları izlerken koltuğunuza yaslanamadan, tam tersine gözünüzün önünde olan bitene daha da yaklaşarak olanları içinizde hissetmeniz, tecrübe etmenizdir.

In-Yer-Face seyircisini kullandığı dil ve imgelerle şaşırtan bir bakıma kişisel alana tecavüz olarak da tanımlanabilecek bir tiyatro anlayışıdır.

In-Yer-Face (IYFT) her türlü kötülüğün olasılığını sergiler.

In-Yer-Face özdenetimimizin sınırlarını sorgular.

In-Yer-Face için yüzleşme dramasıdır da denilebilir.

In-Yer-Face tabuların yıkıldığı bir anlayış bu anlamda dolaysız bir tiyatro anlayışıdır, izleyicinin yüzüne karşı direkt olarak yapılır.

Bu tiyatro anlayışı için Aleks Sierz “çok kuvvetli içgüdüsel tavrın izleyenleri tepki vermeye zorunlu kılması ya izleyenin çekip gitme isteğine ya da gördüğü şeyin en iyisi olduğuna karar verdiği gibi, başkalarının da izlemesini istemeleriyle sonuçlanıyor” der.Kısacası bu yönelişte orta halli bir karar yerine iki ayrı uç karar var.Bir İngiliz eleştirmen Böcek oyununda oyun kişisi Peter’in çılgınca bir tavırla vücuduna yerleşen böceklerden kurtulma krizine, önündeki seyircinin dayanamayarak gizlice kaçtığını anlatır.

Tiyatrodaki haz duygusu yerini oyun olmayan çıplak, sert ve boğucu gerçekciliğe bırakmış durumda bu tiyatroda gerçekler, gerçekcilik anlamında değil, olsa olsa yeni gerçekcilik olarak adlandırılabilir.Üstelik bu tarz yaklaşım küreselleşmede kendini daha çabuk ve yoğun biçimde hissettirir.

Sonuçta umursamama ve kayıtsız kalma lüksünüzü elinizden alan bir tiyatro anlayışı In-Yer-Face…

Gösteren ve anlatan olmaktan çok deneyimleten ve hissettiren bir tiyatro anlayışı. Eylemler şiddete dayalı, sözde ise küfür ve argodan çok yararlanılıyor- bu anlamda Davit Mametvari de diyebiliriz- agresif ve provakatif özelliği ile dikkat çekiyor. In-yer-face zaten doğası gereği belli kalıplar içine kalıplar içine sokulamaz. Oyunların dili şöyle ya da böyle olacaktır diye bir sınırlandırmaya gidilemez. Yazarlar oyunları kendi usluplarında yazarlar. Martin Mc Donagh’nın oyunlari ya da Joe Penhall’ın “Aşk ve Anlayış” oyunu gibi oyunlarda küfürlü konuşmalar ya da sert cinsel içerikli sahnelere pek rastlanmaz. Oyunların sertliği yoğun psikolojik yanlarındadır. Hemen yanı başınızda sinir krizleri geçiren biri ya da bir anne-kız kavgası izleyenlerin kayıtsız kalamayacağı bir güçte işlenmiştir.

In-Yer-Face ahlaki normları sorgular, aşağılama yoluyla tabuların üzerine gider ve tabuların yıkılmasına yöneliktir.

In-Yer-Face’in kimliksizleşme, hedefi olmamak, mutlu olmayı becerememek temalarını ele aldığını söyleyebiliriz.

Bu anlayışta gözle görülmeyen yaşamlar sahneye taşınır. Bu tiyatro anlayışı özgür zihnin utanmazlıklardan temizlenip arınmasıdır. Bu bağlamda açıklık ve netlikle gizli kalanları açığa çıkarır ve bizler böylece yol alırız.

Türkiye’de bu anlayışı ele alan ilk tiyatro DOT olmuştur. Nokta anlamına gelen DOT “Butik tiyatro” ya da “kat tiyatrosu” adını verebileceğimiz 80 kişilik bir salonla kapılarını izleyicisine açmıştır. Black box yani kara kutu diye adlandırılan küçük ve samimi salonunda seyirci ile içiçe sahne ile aynı seviyede bir oyun tarzı sunarken salon aynı zamanda özel bir teknik müzik-efekt donanımı kadar özel aydınlatma ile donatılmıştır. Mini spot diyebileceğimiz ve oyun boyunca mekanda ısı yaratmayan ışıklama ayrıca gözü yormayan özelliğe de sahiptir. İstiklal caddesinde numara 303 de asırlık Mısır apartmanının 4.katında 180 metre karelik bir dairenin tiyatro salonu haline getirildiği bu tiyatro için Murat Daltaban lükse kaçmadan konfor sağlama yolunu seçtiklerini vurguluyor. Ergonomik İtalyan yapımı sandalyeler var. “Oyunu kur ona göre izleyicileri yerleştir” mantığı ile oyuncu-seyirci ilişkisi sağlanıyor.

In-yer-face mutlaka küçük salonlarda mı oynanmalı diye düşünecek olursak, öncelikle bu yönelişin küçük salonlarda başladığını söyleyebiliriz, daha sonraları artan izleyici sayısı nedeniyle Amerika’da Broadway’de bile sahnelenmeye başladı.Bu tarzın salonlarını ikiye ayırıyoruz; 1-Hot versiyon; Bu küçük salonlar 30 ila 200 kişilik, burada amaç izleyenlerin deneyimlerini unutulmaz hale getirmek ve aksiyonu sert içeriği yüklü ve duygunun en uçta olduğu oyunlar yeğlenir. 2- Cool versiyon; Seyirciyle içiçe olmayan bilinen sahnelerde oynanan ve komediyi kullanan, sahne- seyirci mesafesi olan ve komedinin duyguyu azalttığı, mesafenin de duygusal uzaklığı sağladığı oyunlardır.

Ülkemizde Dot’un önemli işlevlerinden biri de genç oyun yazarlarına zaman zaman çağrı yaparak kendi repertuvarında gençlere de olanak tanıma çabasıdır. Bu bağlamda, In-yer-face’in bir akım değil bir hareket olduğunu hareketin kendi metinlerini yaratması gerektiğini belirtiyor Daltaban…Murat Daltaban “Tiyatro sanatı için çok saldırgan, sert ve kabul edilemez görülen bu tiyatro tarzı benim için çok heyecan verici” der…

Bu hareketin ürünlerini oynayan DOT ilk kez Bryany Lavery’nin Donmuş (Frozen) (yönetmen; Mustafa Avkıran) oyunuyla seyirciye kendine özgü salonuyla, kat tiyatrosuyla merhaba demiştir. Yazarlığının yanısıra Bryany Lavery yönetmen, oyuncu, eğitmendir ve 70’lerden bu yana sıradanlığa karşı çıkan mizah ve dram ustasıdır. 1989-1992 arası Birmingham Üniversitesi’nde yüksek lisans düzeyinde oyun yazarlığı dersi veren yazarın aynı zamanda çocuk oyunu ve kabare oyunları da yazdığını görüyoruz. Monfort Üniversitesi Lavery’e fahri sanat doktorası vermiştir. Pale Horse, The Bullet, Blue/Orange, The Dumb Show önemli oyunlarıdır. Ayrıca filmleri de olan yazarın Blue/Orange oyunu Olivier,The Evening Standars ve Critics Circle ödülünü almıştır.

Donmuş oyununun konusu zor.izleyeni içine alan, akıldan çıkmayacak, seyirciyi gözlemci olmaya zorlayan ve sonucu da ona bırakan bir oyun…Donmuş oyununda seri bir kaatilin psikolojisini 10 yaşındaki bir kızın kayboluş hikayesini 3 farklı bakış açısıyla incelemektedir.

DOT, daha sonraları Joe Penhal’ın “Aşk ve Anlayış” (Love and Understanding) (yönetmen; Murat Daltaban) oyununu oynar.Joe Penhall Britanya’nın psikiyatri ve sağlık sistemlerinin yanısıra ırkçılığı da sorgulayan oyunlar yazar. Onun Aşk ve Anlayış oyunu belki en popüler oyunu değildir ama onun eleştirel özelliklerini içerir. En iyi reji,en iyi oyunculuk dalında 2 Dean Goodman Choice ödülünü almıştır.

Aşk ve Anlayış oyunu ortasınıf, beyaz, heteroseksüel kentlilerin yaşamlarındaki çıkmazları işler. Bozuk sağlık sisteminin doktoru olan Nell ve kız arkadaşı Rachel birlikte yaşamaktadır. İlişkileri sıradan bir ilişkidir ta ki Nell’in okul arkadaşı olan Richie’nin gelişine kadar bu böyle sürer. Richie gelmekle kalmaz eve adeta yerleşir, üstelik uyuşturucu ve alkol bağımlısı olması evdeki dengeleri değiştirir. Böylece Nell ve Rachel’in ilişkilerinin de ne kadar pamuk ipliğiyle bağlı olduğu ortaya çıkar. Sona doğru iki karakter Nell Richie’ye, Richie de giderek Nell’e dönüşür. Murat Daltaban geçen yıl tiyatro günlerinde yaptığı söyleşide Aşk ve Anlayış oyununun Donmuş kadar sert olmadığını x-generation denebilecek kaybolmuş kuşağın çıkmazlarını verdiğini belirterek daha sonra oynadıkları sansür ve otosansür üzerine bizleri düşündüren ve tartıştıran multi-medyalarla gelişen Sansürcü oyununun genç ve orta kuşak tarafından ilgi gördüğünü anlatmıştı.

Evet!..Anthony Neilsen’ın “Sansürcü”(The Sensor) (yönetmen;Naz Erayda) bir diğer oyunudur DOT’un Sansür kurumunun en dibinde bir bodrum katında karanlık bir ofiste geçer oyun, ofisteki adamın işi ise en hardcore porno filmleri bölüm bölüm izleyip kendi içinde sınıflandırarak sansürden geçirmek…O sırada ofise Madam Fontaine çıkagelir. Hiçbir kesinti yapılmadan seks shoplarda bile satılmasına izin verilemeyecek denli açık bir film çekmiştir. Fakat o filmin cinsellik üzerinden bir aşk ilişkisini anlattığını, filmin porno olmadığını, sinemalarda bile oynatılması gerektiğini savunur. Amacı sansürcüyü ikna etmektir. Oyunun finali beklenmedik bir şekilde statükoya geri dönüşün ip uçlarıyla son bulur. Seks, sadakatsizlik, aşk, sansür ve iletişimsizlik temalarını içerir. Sansürcü;”Sansür olmasaydı, metafora gerek kalmazdı” der. Bu sözler oyunun aynı zamanda sansürcünün zihninden aktarıldığını somutlaştırır.

Dominic Dromgoole, The Full Room adlı kitabında Anthony Neilsen için şöyle der; “İnandırıcı cevaplar sunmak konusunda birçok sanatçı karşısında tatminsiz kaldığımız bir dönem geçirdik.Şimdi yalnızca inandırıcı sorular soran sanatçılar karşısında tatminsiz kalmaya başlamamızın zamanıdır. Sonuçta ikisi de birbirinden kolay tutumlar. Sorular sorulmalı ama bu daha iyi bir dünyanın mümkün olabileceği perspektifinden yapılmalı, Teddy Kennedy’nin ağabeyi Robert’ın cenazesinde söylediği gibi ‘ Bazıları dünyaya bakarlar ve’Neden?’ diye sorarlar. Bazıları daha iyi bir dünyanın hayalini kurarlar ve ‘Neden olmasın? diye sorarlar. Bazı sanatçılar ki onlar en iyileridirler, ikisini de yaparlar. İşte Anthony Neilsen onlardan biridir”.

Ardından DOT Martin Mc Donagh’ın “Yastık Adam” (Pillowman) oyununu oynama kararı alsa da oyunun telifinin satın olunmuş olması ve Devlet Tiyatroları repertuvarında yeralması nedeniyle bu proje provalar sırasında (henüz ülkemizde oynanmamış bu oyunun yurtdışındaki oynanışına ilişkin YASTIK ADAM FOT) gerçekleştirilemez. Sansürcünün ardından Carly Churchill’in “Çok Uzakta” (Far Away) ve ardından da Tracy Letts’in “Böcek”(Bug) oyunu ile izleyenlere yönelir.

Murat Daltaban, Carly Churchill’in 60 lı yaşlarda Harold Pinter döneminin biraz gerisinde kalmış bir kadın yazar olarak çok önemli olduğunu, oyununun in-yer-face örneği olmadığını sarkastik bir dille yazılmış, gerçeküstücü bir metin olduğunu söylüyor.

Carly Churchill’in Çok Uzak oyununda sürekli olarak sözü edilen düşman ordular in-yer-face’e yaklaştırsa da uyumsuz tiyatroya göz kırpıyor demek daha doğru olur. Bu nedenle geçtiğimiz yıl izlediğimiz Çok Uzak hem salon handikapı nedeniyle hem de in-yer-face’in örneği olmadığı için ve izlemiş olduğunuzu düşünerek üzerinde fazla durmadan geçiyorum. Bu arada Dot’un in-yer-face örneği olmamakla birlikte İki Kişilik Bir Oyun projesi İstanbul festivali ve yurtdışı için hazılanmıştı. Oyun DOT’un Avrupa’ya açılmasına neden oldu. Üstelik bir Türk yazarın oyunu olması bakımından önemliydi. İlginç bir konsept oyunu olan İki Kişilik Oyun’un oyun alanının duvarları demirden labirentlerle örülü olarak gerçekleştirirlmiş ve izleyenler ise dönen tabureler üzerinde oyuncu hangi yöndeyse oraya dönerek izliyor. Oyun cümlelerden uzak, salt kelimelerden oluşuyor ve oyundaki iletişimsiz çift birbirine asla ulaşamayan ve iletişimsizliği veren kelimelerle birbirine yöneliyor.

Gelelim en ilginç örneklerden biri olan Böcek (yönetmen;Murat Daltaban) oyununa. Oyunun yazarı Tracy Letts 4 Temmuz 1965 Tulsa-Oklahoma doğumlu, 2002 den bu yana Steppenwolf Theatre Company üyesi, sinema –dizi ve tiyatro oyuncusu, üniversitede profesör olan Letts’in annesi oyuncu Dennis Letts, babası ise popüler bir yazar olan Billie Letts’dir. Kardeşi Swan ise müzisyen ve jazz bestecisidir. Oklahoma’da büyüyen ve orada eğitim alan Letts 80 lerden sonra Dallas’a yerleşir ve 3 yıl boyunca garsonluk yapar ve telefon satış işlerinde çalışır. 20 yaşına geldiğinde ise Şikago’ya geçer ve 11 yıl boyunca Steppen Wolf ve Famous Door tiyatro gruplarında görev alır. En önemli oyunları arasında Man From Nebraska (Nebraskalı Adam), August; Osage Country, Superior Donuts’ın dışında 1991 de kaleme aldığı Killer Joe (Kaatil Joe) vardır. Bu arada alkol sorunları yaşayan yazar, Anonim Alkolikler Grubu’na girerek tedavi olur. Oyunlarının kahramanları ahlaki ve ruhsal sorunlarla boğuşur. Tennessee Williams ve William Faulkner ve Jim Thompson romanlarından etkilenmiştir. Tiyatroda sesin önemli bir anlatım aracı olduğuna inanır.

Böcek aşk, paranoya ve hükümet komplolarını konu edinir, bu oyun şiddet ve çıplaklık üzerine kuruludur. Oyunun tamamı küçük bir motel odasında geçer. Öykü bir barda garson olan Agnes, Agnes’in karşılaşmaktan kaçındığı eski kocası ve öfkeli eski bir mahkum olan Jerry Goss ve lezbiyen arkadaşı Ronnie kısaltılmış adıyla RC ve RC’nin Agnes’le tanıştırdığı tahminen Körfez Savaşı gazisi ve asker kaçağı olan Peter üzerine kuruludur. Agnes giderek Peter’a bağlanmaktadır, Tıpkı “bir gün biri gelir her şey değişir” tümcesindeki gibi çıldırtıcı gerçekle bağlantılar kurulur. Peter ise Irak’taki savaş, ufolar, Oklahoma bombaları, kült intiharlar ve gizli hükümet komploları hakkındaki takıntılı fikirleri içinde giderek çılgınlaşmaya başlar. Savaşın fiziksel ve mekansal tahribatından daha çok psikolojik tahribatıyla ilgilenir yazar…Daltaban bu oyunun oynandığı sezonda kimi izleyenin  dayanamayıp çıktığı ya da bayıldığı anlar olduğunu anlatıyor.

Şu sıralarda David Harrower’in Karatavuk (Blackbird) (yönetmen;Emre Koyuncuoğlu) adlı oyunuyla Cüneyt Türel ve Mine Togay’la yolculuğuna devam eden Dot bu oyunda pedofili temasını ele almakta 12 yaşında tacize uğramış olan Una’nın tecavüzcüsü Ray ile olan yüzleşmesini, hesaplaşmasını sürprizli bir yaklaşımla işlemektedir. Oyun in-yer-face’in temel özelliklerinden biri olan “Taraf olma, izle, şaşır” ilkesinden hareket etmektedir. Henüz izleme şansımız olmayan bu oyunun dışında izleme şansı bulduğum –Serdar’ın da reji asistanlığını üstlendiği .Dot ’un bu sezon ilgi çeken oyunu Phillip Ridley’in Kürklü Merkür’ü In-Yer-Face anlayışının en önemli örneklerinden biri bence…Kürklü Merkür (yönetmen;Murat Daltaban) futurist bir masal, gelecekte geçen insanların kaosa sürüklendiği, şiddetin normal kabul edildiği, herkesin raslantısal olarak hayatta kaldığı ve kelebek yutarak hayata dayanmaya çalıştığı bir süreçte- ki burada kelebek imgesi uyuşturucudur ve insanların anılarını silme özelliği vardır) Ağabey Elliot kelebek satıcısıdır, kendi kullanmaz ama kardeşi kullanır, Elliot ise kardeşi Darren’ı korumak ve göz kulak olmak ister.

Oyun bir parti hazırlığı ile başlar. Ağabeyin sevgilisi Lola (eşcinsel bir erkek) parti hediyesi hazırlamak için gelir. Naif bir karakterdir, şiddete karşı tahammülü yoktur. Partiyi düzenleyen Lola’nın ağabeyi Sfenks’tir.

Parti hediyesi genç bir oğlandır ve işkence görmüştür, kendinden geçmiş bir haldedir. Bağımlılığın ve sosyal çöküşün, korkunç gerçeklerin ve anıların ağırlığı altında parti başlar. Telaşlı bir hazırlıktır parti hazırlığı…Oyun hayatta kalma içgüdümüzün sınırları üzerine bizi düşündürür.

Parti hazırlıkları sırasında ortaya çıkan davetsiz konuk yan komşu Naz’dır. Tarih bilgisinden yoksun belleksiz bu genç Piramit ve Firavun kavramlarını duyduğunda bilmediğini söyler. Ona göre II.Dünya Savaşı Kennedy ile Hitler’in Marilyn Monroe’yu paylaşamadığı için çıktığını düşünmektedir.

Oyunda seçilen kurban parti hediyesidir, sonuçta bu hediye oğlanla cinsel ilişkiye girilecektir. Partiye konuk olarak Düşes gelir ki bu kadın çocukların katliamdan kurtulan anneleridir ama onları hatırlamaz. Gözleri görmeyen bu kadın sadece soylu bir ortamda düklerin generallerin arasında olduğunu düşlemektedir.

Dünyayı saran tedirginlik bulutları çağın paranoyası olarak oyuna hükmetmeye başlar. Herşeye kaos egemendir, parti hediyesine tecavüz edilip sonunda bu delikanlı makatından çengel takılmak suretiyle makatı parçalanacaktır. Oysa o ne Elvis Presley kıyafetini taşıyacak güçtedir ne de ayakta durabilecek güçte…

Parti burada KAPİTALİZM, oyundaki gençler BELLEKSİZ GELECEK ARAYICILARI, yerlerdeki yırtılmış kağıtlar, parçalanmış kitaplar KÜLTÜREL YIKIM ve METALAŞAN DEĞERLERİ simgeler.

Finalde yaşanamıyacak hale gelen bu dünyaya rağmen yaşanacak başka bir gezegen varsa sonumuz değişir mi? sorusunu sorarlar. Çünkü bu dünya insanlar tarafından yeterince kirletilmiştir. Bence in-yer-face’in anlam kazanması neo kapitalizmin çöküşü sonucunda dibe vuran posanın anlatımıdır, marjinalleşen yaşamların görmezden geldiğimiz gerçeklerin yüzümüze yüzümüze vurulmasıdır. Farkına varmadığımız içgüdülerimizin, zihnimizde yeralıp da sakladığımız gerçeklerin dar bir alanda yüzleştirme çabasıdır, kaybettiğimiz değerlerin tokat gibi yüzümüze çarpıldığı bir birlikteliktir, sonuçta 60 ila 80 kişilik küçük bir salonda sonuna kadar izleyeni sarsarak yeni gerçekliğin farkına vardırma yöntemidir.Oyun izlenmesi gereken bir yapım ve gözlemim şu ki oyun bitiminde izleyenlerin kendilerini –ben de dahil- çok iyi hissetmemekle birlikte gerçeklerin bu denli yüzümüze vurulması ve çağımızın gerçekleriyle yüzleşmenin sarsıcılığıyla salondan çıktığımızda hem bu dünyanın sorunlarının çokluğuna ama buna karşın yine de bir başka gezegen değil bu dünyayı yaşanır kılmanın gerekliliğini duyumsar olduk.

DOT dışında Devlet Tiyatrosu’nda oynanan Leanne’nin Güzellik Kraliçesi (yönetmen; Cüneyt Çalışkur), Martin Mc Donagh’nın bir diğer oyunu olan Inishman’ın Sakatı (yönetmen; Ahmet Levendoğlu) ,yanısıra Martin Crimp Kır (yönetmen; Işıl Kasapoğlu) -(Doğaya kavuşmak, dinginlik, aşk ve mutluluğu bulmak isteyen bu nedenle Kır’a taşınan bu insanlar istediklerine kavuşacaklar mı? Sorusu üzerine kuruludur) oyunu sayılabilir. Şu sıralar arkadaşım Özcan Özer’in Crimp’ın tüm oyunlarının hakkını alarak çevirmekte olduğunu söylemek isterim ki bu yazarın daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Tiyatro Z, Shan Khan’ın yazdığı Dua Odası Emperyalizmin gerçeklerine bir yolculuktur.

Kenterler’in oynadığı Rebecca Lenkiewizc’in Gece Mevsimi (yönetmen; Mehmet Birkiye) sert, küfürlü, cinsel yanıyla dikkat çeker, Rebecca Lenkiewicz İngiliz yazar olarak in-yer-face’in belki de light olarak ele aldığı bir oyun bu…Küfürler dışında içsel düşüncelerin sansürsüzce dışavurumunun en ilginç örneği olan büyükanne karakteridir.Bunun yanısıra Martin Mc Donagh’ın Inishmore’lu Yüzbaşı da (yönetmen;Mehmet Ergen), kara mizahi, şiddeti ele alışı ile dikkat çeker. Yine Kenterler’de oynanan Patrick Marber’in Kumarbazın Seçimi (yönetmen; Cengiz Bozkurt) adlı oyun herşeyin gercek olduğu, gündelik yaşam hallerinin sahnede yansıması, sahnede makarna pişirilmesi, kumar oynanmasıyla ilginç, Cüneyt Türel ve Köksal Engür’ün başarılı oyunculuğuyla dikkat çekici bir yapım…

Aksanat’da oynanan Neill Labute’un Şeylerin Şekli oyunu ile Beyoğlu Sıraselviler’de Lush Hip otelinin sedirli odasında oynanan Kendine Ait Oda no 104 de Emre Koyuncuoğlu yönetimiyle ilgi çekmektedir.

Bu tiyatro anlayışının bir başka yazarı da Sarah Kane’dir. 3 Şubat 1971 de İngiltere Essex’de doğan yazarın yaşamı 20 Şubat 1999 da tedavi edilmekte olduğu Londra’da King’s College Hastanesinde intiharıyla sonlanır. Beckett’ten etkilenen bir yazar Sarah Kane onun oyunları aşkın kurtarıcılığı, cinsel arzu, acı ve fiziksel ve psikolojik işkence temaları üzerine kuruludur.

Şiirsel yoğunluk, sade bir dil, form denemeleri, naturalist olmayan bir tiyatro anlayışı ve varoluştaki yönelimdeki tiyatrodan etkilenmiştir. 1995 de Blasted, 1996 da Phaedra’s Love (Phaedra’nın Aşkı) , 1998 de Cleansed, yine aynı yıl Crave, 1999 da da 4.48 (Four point fourtyeight) Psychosis adlı oyununu yazmıştır.

Bir de Skin adlı senaryosu olan Sarah Kane uzun yıllar depresyon tedavisi görmüş ve 28 yaşının içindeyken tedavi gördüğü hastahanede kendini asarak intihar etmiştir.Oyun günümüz insanının yalnızlığı üzerine kurulu, bu metropollerde yaşayan kalabalık içindeki insanların yalnızlığıdır. Phaedra’nın Aşkı Phaedra’nın kendi oğlu Hippolytus’a duyduğu obsesif ve yıkıcı aşkı ve sonunda Theseus tarafından çarpıtıldığı vahşi cezayı konu alır.

Bu marjinal yazarın Phaedra’nın Aşkı oyununu in-yer-face örneği olarak ele alan ve kurduğu Tiyatro Oyun Kutusu adını verdiği tiyatrosunda yazarlık öğrencileriyle sahneleyen Serdar Saatman GSF’nin DESEM salonu adı verilen salona yeniden Suat Taşer’in adını verdiği mücadele ile yeniden astıran, fakat bu kez de binanın Mayısta yıkılma kararıyla karşı karşıya gelerek salonsuz kalmıştır. İlerde tarzına uygun bir salon bulma dileğiyle Soyer Sanat Fabrikası’nda ya da Kemeraltı’nda Kızlarağası han tarafındaki Ege Akademi’nin kat tiyatrosundaki tadilattan sonra oynayabilmesi dileğimi açıklamak isterim. Çok kısa bir süre önce genç bir tiyatro grubunun Alsancak’ta bir kat tiyatrosu açtıkları haberi ise bu grup için bir başka umut ışığı olabilir. Tiyatro Oyun Kutusu bu yıl hem 8.Lions ödülü aldı hem de İzmir Tiyatro Günleri kapsamında 1 Nisan akşamı İzmir Sanat’ta Phaedra’nın Aşkı oyununu oynadı,

Bu tarz oyunlar sadece moda olduğu ya da cool olduğu için değil, aynı zamanda işledikleri sosyal dinamikler açısından insanlığın temel duygularına ve vicdansızlığına yöneldiğini vurgulamak isterim.. Mesela Sarah Kane’in işlerinde sürekli bir deneysellik, olağanüstü bir mizah ve dehşete düşüren bir içtenlik hep vardır ve onun gibi diğer yazarlar Prichard ve Penhall’ın da delici bir zeka ve aşırı gerçekcilik taşıdığını söyleyebiliriz.

Oyunun yönetmeni Serdar Saatman’la oyun ve yazar üzerine Tiyatro Günleri`nde verdiğimiz konferans nedeniyle yaptığımız söyleşi de şunları söyledi; “ IYF fikirleri olan ancak bilmiş bilmiş bu fikirleri sahne üzerinde tartışan bir tiyatro değil, seyirciyi boğazından yakalayan tecrübenin ucuna itekleyen bir tiyatrodur demiştik. İşte Sarah Kane tam da bunu yapıyor. Sarah Kane bir konuşmasında şunları söylüyor;’Bir kuramsal tiyatro vardır, arkanıza dayanıp seyredersiniz ve düşünürsünüz, hımm, ilginç bir fikir, daha sonra üzerine konuşalım. Bir de öne doğru eğilip izlediğiniz tiyatro vardır. Nefes bile alamazsınız, herşey gözünüzün önünde olur. İşte bu tecrübesel tiyatrodur ve bu iyi bir adlandırmadır.’ diyor.”

Saatman şöyle devam ediyor;” Sarah Kane kişi olarak değil, yazar olarak takdir edebilmemizin en iyi örenği. Ölümcül bir hastalığa sahip çok zeki, şiirsel bir yazar olmasıdır. Ancak kimse bir yazarla ölmekte olan birinin farkını anlamadı. Onun etkileme alanı yaşantısı olmadı asla. O bir rock yıldızı değildi çünkü. Yazdıkları, anlattıklarıyla yani işiyle marjinaldi. Onu tanıyanların dediğine göre sürekli ve tekrar tekrar yazardı.

Sarah Kane’in oyunlarında bir tuhaflık vardır; aşırı derecede kişisel olmasına karşın son derece toplumsaldır. Anlık hiçbir şey yoktur Kane’in işinde. Hem tiyatronun ya da zamanın geçmişini alır içine hem de geleceğini…Mesela Blasted’a baktığımızda, hem zaman hem mekan çok belirgindir; Bosna Savaşı. Buradan yola çıkılarak, yani geçmişten, bugüne dair birçok söz içerir oyun. Aynı zamanda 3 oyun kişisinin psikolojik çöküntüleri de gözler önündedir. Aleks Sierz bu oyunu In Yer Face’in merkezine koyar. Sarah Kane eleştirel ve mantıklı bir yazardı. Henüz çok genç bir yazarken intihar etti. Yazdığı her oyun biçim olarak birbirinden çok farklı, duyarlılık olarak benzerdi.”

Saatman kendi yapımları için şunları söylüyor; “Bizim İzmir’de yaptığımız Phaedra’nın Aşkı, Sarah Kane’in en çok oynanan oyunlarından birisi. Oyunu seçerken oyunun günümüze dair birçok şey anlatıyor olması ve yenilikçi yapısı beni çok heyecanlandırırken, sert içeriği de başka bir açıdan çok heyecanlandırıyordu. İlk kez böyle bir şey izleyecek olan seyircinin tepkisi ne olacak? 5 ay gibi bir sürenin sonunda ilk oyunu Antalya’da Akdeniz Üniversitesi’nde oynadık. Oyunun başındaki mastürbasyon sahnesinde çıkan seyirciler oldu. Bu beklediğimiz bir şeydi.(…)Oyunun küfürlü konuşmalarında ve cinsel içerikli sahnelerinde gülüşmeler vardı ancak şidder içeren sahnelerde çıt çıkmıyordu.(…) İzmir’deki oyunlarımızda tepkiler daha da olumlu hale dönüştü. Bu denli yeni ve cesur bir metni arkadaşlarımla (Serdar Saatman. Yarkın Ünsal, Sevcan Yaman, Özge Bozkurt, Eylül İdiman, Şenay Bozoklar ) büyük bir özveri ve cesaret ile sahneye koyduk.Yapılan iş beğenilsin ya da beğenilmesin heyecan yaratan bir iş oldu. Hem bizim hem seyircinin açısından. Tiyatronun bu kadar ‘şu an için’ uç örneklerinden birini sahnelemek bizce önemliydi. Oyunun hem sözü vardı, güne dair, hem de oyun yeni bir tiyatroyu tanıtıyordu.” Serdar Saatman’a ve Tiyatro Oyun Kutusu’na başarılar diliyoruz.

Ayrıca bir güzel haberi de okurlarla paylaşmak isterim Avrupa ülkeleri genç yazarlar buluşması’na seçilen 10 genç yazar adayından biri olarak Türkiye’den katılımcı olarak seçilen yazarlık son sınıftan öğrencim Onur Özgüner’in yazar Mark Ravenhill’in yazarlık atölyesinde iki hafta boyunca çalışacak olmasının gururunu taşıyorum.

Gelelim dostum Murat Daltaban öncülüğünü ve uygulamasını yaptığı bu tarz tiyatroya yönelişini ve genel değerlendirmesini nasıl yaptığına, şöyle diyor Daltaban ”Hayat-sanat ve ben, bu noktada şiddetten kaçmamam gerektiğini düşünüyorum. 12 Eylül 80’de 13 yaşındaydım ve ben bu darbenin gölgesinde yaşadım. Fiziksel olmasa da psikolojik şiddete uğradım. Şiddetin duygusal ve duyusal olarak kışkırtıcı bir yanı vardır. In-yer-face bir tecrübe tiyatrosudur, seyirci tecrübeden geçer, bu beni sarstı. Dolaylı değil, direkt olarak sarsıncaya kadar şiddet seyirciyi silkeler. Bu nedenle tiyatronun bir süre için kendi içine kapanması gerektiğini ve bu adacıkların ne kadar çoğalırsa o kadar iyi olacağını düşünüyorum.” diyor ve şunları ekliyor;” DOT işlevini tamamlayınca kapanır ama yazarını-oyuncusunu çoğaltmalı…Genel kirlenmeden biraz uzak durmasını isterim tiyatronun/ Yoksa tiyatro asla bitecek bir sanat değildir.”

Bu anlamda Robert Schild’in değerlendirmesine katılmamak mümkün değil; “In-Yer-Face yönelişinin tam karşıtı olan Brecht ekolündeki yabancılaştırma efektini hiç yaşamamış veya klasik tiyatrodan başlayıp Çekhov üzerinden Arthur Miller’a dek uzanan türleri bilmeyen, bunlardan sıkılmış kişileri hedefleyip, onlara yönelik özgün oyunlar, yorumlar sunularak, bu sanat dalına yeni bir yön kazandırabilir. Ne dersiniz belki de bu tür ‘katılımcı’ bir tiyatro yöntemiyle sahne sanatına ilgi daha da yeşerir, bu yoldan diğer oyun türlerine yeniden yönelim başlar.”

Bu tarz işler kültürde, politikada ve tiyatroda değişikliğe yolaçar. Yıllardır bize sunulan kullanım tarihi geçmiş temaları düşünecek olursak; isteriz ki- Tiyatro bize ait üzerinde düşünebileceğimiz hikayeler anlatmalı ki üzerinde yaşadığımız dünyayı yeniden yaratabilelim, zayıflıklarımıza, değişkenliklerimize, ideallerimize, yabancılaşmalarımıza gülebilelim. Bu durumda hikayenin sesi ne kadar çağdaş olursa o kadar iyi olacaktır. Bu da gösteriyor ki yapılanların tümü kayda değer olmasa da ses getiren kimi prodüksiyonlar çarpıcı olmaları nedeniyle in-yer-face’i üzerinde durulması gereken bir tiyatro anlayışı konumuna getiriyor. Kaynağını İngiltere’den alan bu anlayışın eleştirmenleri de ülkede 30-40 sahne bu tarz tiyatro yapsalar da bunlardan ancak birkaçının gerçekten ses getirebilecek başarıyı yakaladığını belirtiyorlar. Bu da bence hem tarzın hem de oyunculuğunun zor olmasından ve barındırdığı gerçekliğin sertliğinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.Sizlerin de yanıt arayıncaya değin düşünmenizi salık veriyorum.

 


Meraklıları için bu tarz tiyatronun yazarlarının bir listesini aşağıda sunuyoruz.

Martin Crimp, Sarah Kane, Martin Mc Donagh,Philipp Ridley, Tracy Letts, Anthony Nielsen, Joe Penhall, Brynay Lavery dilimize çevrilenler dışında Samuel Adamson, Kate Ashfield, Sebastian Barry, Richard Bean, Simon Block, Maira Buffini, Jez Butterworth, Richard Cameron, David Eldridge, Ben Elton, Tim Etchells, Simon Farquhar, David Farr, Nick Grosso, Zinnie Harris, David Harrower, Jonathan Harvey, Alex Jones, Patrick Marber, Komedy Kollektive, Conor Mc Pherson, Gary Mitchell, Phyllis Nagy, Rebecca Prichard, Marc Ravenhill, John Roman Baker, Simon Stephens, Shelagh Stephenson, Judy Upton, Enda Walsh, Che Walker, Naomi Wallace, Irvine Welsh, Roy Williams, Sarah Woods, Michael Wynne, Richard Zajdlic

Hakkında Hülya Nutku

Yoruma kapalı.