26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Şiirsel Dil ve İmge Örüntüsüyle Zaman Kavramının Soyutlanması ve Geyikler Lanetler
Şiirsel Dil ve İmge Örüntüsüyle Zaman Kavramının Soyutlanması ve Geyikler Lanetler

Şiirsel Dil ve İmge Örüntüsüyle Zaman Kavramının Soyutlanması ve Geyikler Lanetler

Küreselleşmenin Türkiyeli oyun yazarlarının metinlerine yansımasını izlek olarak ele aldığımız serinin bu son çalışmasında Murathan Mungan’nın Geyikler Lanetler adlı oyununu şiirsel dil ve imge örüntüsüyle zaman kavramını soyutlaması ve küreselleşmenin işgalci üslubu bağlamında incelemeye çalıştık. Dizide daha önce incelediğimiz yazar ve oyunlar: Sema Göktaş- Duvar, Özen Yula-Gayri Resmi Hurrem ve Yiğit Sertdemir-444.

2011-2012 yıllarında Kocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü mezuniyet tezimin önemli bir kısmı olan bu yazı dizisinin oluşmasındaki katkılarından dolayı kıymetli hocalarım Doç. Dr. Sema Göktaş,Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş ve Metin Boran’a teşekkürlerimi sunarım.
Mardinli oyun yazarı, şair, öykü ve roman yazarı Murathan Mungan’ın Mezopotamya Üçlemesi adını verdiği üçlemenin son oyunu olan Geyikler Lanetler, 1992 yılında okuyucuyla buluşmuştur.

 

Yeni biçem arayışı, şiirsel dilin ustalıkla kullanılışı ve zenginliği, Mungan’ı Türkiye Tiyatrosunda özel kılan başlıca özelliklerdir.

Oyun, karakter isimlerinden ve sahne isimlerinden başlayarak şiirsel bir dünyanın kapılarını aralamaya başlar. On beş bölümden oluşan oyundaki Kesikbaş, Mustafa Bey’in On Beş Yaşı, Efsuncular, Berber’in Gençliği, Hazer Bey’in Hayalet Olan Babası, İnsan Başlı Yılan, Kâsım’ın On Beş Yaşı, Nâsır’ın On Beş Yaşı, Maskeliler, Ateş Kanatlı Melekler, Ateş Yutanlar, Hokkabazlar, Bal Ve Süt Taşıyanlar adlı karakterlerin isimlerini metnin başında görmemizle birlikte zamanın izole edildiği hissiyatına kapılırız.

Töreye, büyüye ve geyiklerin lanetine bulaşmış dört kuşağın öyküsünün iç içe geçirildiği oyunda, göçebelikten yerleşiğe geçen bir toplum yapısıyla karşılaşırız. Oyunun konusu kısaca şöyledir:

Aşiret beyi Hazer Bey, babasına karşı gelerek başka obanın kızı olan Kureyşa ile evlenir ve göçebe özelliklerini yerleşik konuma getirir. Hazer Bey’in yerleştiği bu yeni yurt, geyiklerin yurdudur (Yeni yurt, eskinin ya zindanı yada mezarıdır).

Töreler gereğince yerleşilen yerde kan dökülmek ve dökülen kanın şişelenerek saklanması gerekmektedir (Tanrı, insanlar için ölümün diğer adıdır ve öldürme özelliği de tanrının aşkınlığından doğaya yansımıştır. Kanın şişelenmesiyle yazar ölümü bir şişeye hapsetmeye çalışmaktadır). Hazer Bey’in avladığı geyiğin kanı, şişelenir ve saklanır lâkin büyük bir sorun vardır, avlanan geyik gebedir (Canlı ölümlüdür. Böyledir. Emrolunmuştur. Ölmek için doğmak yaşanmalıdır. Aksi tanrıya karşı gelmektir). Gebe geyiği öldürmek ise uğursuzluğa işarettir. Gebe geyiğin öldürülmesiyle başlayan lanet, Hazer Bey’in babasına karşı gelmesi sonrasında, babasının bedduasını almasının neticesi olarak okunur.

Oyundaki mekân ve zaman Anlatıcı tarafından oyunun başında şu şekilde verilir:

ANLATICI

Suyun toprağa değdiği yerde başlar bu efsane,

Kimi der: Bin yıl önce; Kimi der: Efsunlu zamanlarda,

Kimi der Geçenleyin,

Kimi der Düşümde.

Sözün kısası:   :

İşte size seyirlik bir hikâye!

Öyle bir hikâye ki,

Geyikleri ve Lanetleri anlatır;

Kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri

Geriye hayatımız kalır.

Hayatımız dedikleri nedir ki zaten?

Tarih nedir? Zaman nedir?

Bir tek zaman vardır Asya’da: Geniş Zaman

Geçmiş de, Gelecek de, Şimdi de

Geniş Zamandır.[i]

(…)

“Bir zamanlar şarkın şimal tarafında, çok büyük bir kasr varmış… (Perde üzerinde şarkı, şimali gösterir.) Diyeceksiniz ki şark neresi? şimal neresi? nerenin şimali? Diyelim ki her yerin şarkı, her yerin şimali olsun. Her yere aynı uzaklıkta bir yer olsun…”[ii]

Zaman ve mekânın böylece soyutlandığı oyunda anlatım mistik bir havaya bürünür. Türkiye Tiyatrosunda daha önce örneğini görmediğimiz doğa-insan çatışmasının güncelde denk düştüğü yer küresel ısınma, tsunamiler, atom bombası sonrası yüzyıllarca kendini toplayamayan topraktır.

Oyuna geri dönecek olursak: Hazer Bey ile Kureyşa’nın çocuğu olmaz. Kureyşa ise Hazer Beye çocuk veremediği için üzülür. Sonunda şişedeki geyik kanını içer ve hamile kalır. Hazer Bey‘in oğlu Mustafa ise bir avda gördüğü geyiğe âşık olur. Aşkı Mustafa‘yı çaresiz bir hastalığa sürükler. Efsuncular geyiği genç bir kıza çevirerek Mustafa’yla evlendirirler. Gelinin adı Cudana‘dır. Cudana da uzun zaman Mustafa Bey‘e çocuk veremez. İnsan Başlı Yılan, Cudana‘nın, geyikten kalan tek tarafının gözleri olduğunu, eğer gözlerinden vazgeçerse çocuk sahibi olabileceğini söyler. Cudana kabul eder, iki gözüne karşılık iki oğul verir ama Cudana’nın gözlerine âşık olan Mustafa Bey‘in Cudana‘ya olan sevgisi biter. Mustafa Bey Cudana‘dan uzaklaşır. Cudana Mustafa Bey‘i lanetler. İntikam Cinleri, geyik avına çıkan Kasım ile Nasır‘a babaları Mustafa Bey‘i geyik suretinde göstererek oğullarına vurdurtur. Kasım Süveyda ile evlenir ve Bakır adında bir oğlu olur. Daha sonra Kasım uzun bir yolculuğa çıkar ve yedi yıl boyunca dönmez. Süveyda‘dan başka herkes Kasım’dan ümidini keser. Cudana töreler gereği Süveyda‘yı Kasım‘ın kardeşi Nasır ile evlendirir. Süveyda‘nın Nasır‘dan Sidar adında bir oğlu olur. Yedi yılın ardından Sidar‘ın sünnet düğününden dönen Kasım, Süveyda ile kardeşi Nasır‘ın evlendiğini görür. Aşiretin uluları, iki kardeşin biri galip gelene dek hak dairesi içinde dövüşmesini buyurur. Yere çizilen daire içerisinde dövüşen kardeşlerden biri ölür.

Hikâyeye baktığımızda her şey Hazer Bey’in babasına karşı gelmesi sonrasında, babasının ettiği beddua ekseninde gelişir. Biçimsel olarak tragedya formundan uzak olsa da, hikâyenin içeriği modern yada dönemsel olmayan mistik bir tragedyanın özüne sahiptir. Aklımıza hemen Bilge Silenos’a “İnsan için en iyisi nedir?” sorusuna karşılık, Bilge Silenos’un verdiği cevap gelir: “İnsan için en iyisi, ya hemen ölmektir, yada hiç doğmamış olmaktır.”

Oyun geleneksel motifler ve imgeler aracılığıyla yerel olanı yansıtırken, öte yandan ele aldığı sorunsal itibariyle evrensel olmayı başarır. Postmodern bir özellik olarak serim, düğüm, çözüm gibi klasik bir yapıyla hareket etmeyen ve zaman-mekân kavramını oyunun başından itibaren soyutlama yoluna giden yazar, toplumların uygarlık yolundaki gelişiminin ilk evresi olan göçebelikten yerleşiğe geçmeyi etkili ve öznel bir üslupla işlerken bu uygarlaşma, yolundaki çelişkileri de postmodern bir yapıyla ele alır.

Uygarlaşma olarak nitelendirdiğimiz çizgisel gelişim evresinin, insanın doğaya ve dünyanın geleceğine verdiği zararlarla paralel olarak ilerlediğine işaret edilen oyunda, ekolojik dengesi bozulan dünyanın insana da zarar vereceği, okuyucunun çıkarımları arasındadır.

Bu bağlamda gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalizmin[iii] tarihsel sürecini de düşünmek gerekliliği ortaya çıkar. Marx, tarihin tanımını yaparken “Tarih, her biri kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan malzemeleri, sermayeleri, üretici güçleri kullanan farklı kuşakların ard arda gelişinden başka bir şey değildir.”[iv] der. Bu düzlemde uygarlık çizgisinin tarihsel gelişimini ele aldığımızda, Mungan’ın oyuna yaklaşımı uygarlığın temelindeki yanlışlıklara da işaret eder.

İnsan aklının, doğal şartların, toplumsal yapının yarattığı ama ne akla ne de doğanın kendi iç yasalarına hizmet etmeyen töreler, uygarlığın temelindeki uygarsızlığı gözler önüne serer. Öldürülen geyik törelere kurban edilen bir canlıdır. Oysa tanrı ile insan arasında kurulu olan geleneksel inanç yapısı “tanrı için öldür, tanrıya ada” önermesiyle insanı kendinden daha çaresiz olanı tanrı yolunda kıymaya yöneltmektedir. Yani kurban etmeye.

Küreselleşmenin güç oranında özgürlük vaadi, toprak ve işgücü vaadi barbarlığın modernize edilmiş halidir. Tüm bu vaatler karşılığında yok olan yerel kültür, ekolojik denge, eriyen orta sınıf gibi realiteler bizi Geyikler Lanetler’e yaklaştırır. Birçok çalışmada Mezopotamya kültürü ve şiirsel bağlamında ele alınan ve incelenen Mezopotamya Üçlemesi, barbarlığın da tarihine dokunur.

 

SONUÇ

Küreselleşmenin Türkiyeli oyun yazarlarına etkisi bağlamında izler sürmeye çalıştığımız bu çalışmada ele aldığımız dört model yazardan Yiğit Sertdemir, küreselleşme çağında yeni iletişim yapısını, bu yapının çökmesi durumunda nasıl bir felaketle karşılaşacağımızı ve toplumsal belleğin çöküşünü gösterdiği oyunu 444 ile çalışmamızın ilk başlığını oluştururdu.

Özen Yula ise Gayri Resmi Hürrem adlı oyununda kullandığı dil ve konuyu ele alış biçimiyle zihnimizdeki tabulardan biri olan saray görkemini, Hürrem Sultan’ın iç dünyasını gösterip sarayın insandan neler alabileceğine işaret etmeyi hedeflemiştir.

Günümüz insanının durumunu gösteren ve bu durumu gösterirken de herhangi bir önermede bulunmayan Sema Göktaş’ın oyunu Duvar, alışılagelmiş bir yapının dışında durmayı yeğliyor. Bir oyun malzemesi olarak oldukça zengin bir tema olan “cinayet”i gösteren yazar, oyunu Duvar’ı cinayet ekseninde değil, günümüz insanının dünyada sıkışmışlığı üzerinden kaleme almıştır ve cinayeti sadece yarattığı durum itibariyle göstermeyi seçmiştir. Bu da aklın yani diğer anlamıyla modernizmin iflasına işaret eder. Bu bağlamda günümüz insanındaki postmodern durumu gösteren oyun, ne dünyaya ne de insana dair umutlu değildir. Yazarın zihnimizde bıraktığı, “İnsan yaşamının kontrolü insanın kendisinde değilse, o halde akıl dediğimiz şey ne işe yarar?” sorusu tam da günümüz insanının kendisine sorması gerektiği sorudur.

Şiirsel dil ve imge örüntüsüyle zaman kavramının soyutlandığı Geyikler Lanetler adlı oyunda göçebe bir toplumun yerleşiğe geçmesini ele alan Murathan Mungan model olarak ele aldığımız son yazardır. Töre, aşk, doğa ekseninde modern hayatın başlangıç evresi olan yerleşiğe geçişi ele alan yazarın yeni bir üslup arayışı içinde olduğunu görürüz. Karakter isimlerinden sahne isimlerine, oyuna eşlik eden mistik havadan yerel kültürün yansımalarına kadar her şeyin şiirsel dilin hükmüne geçtiği oyunda, zaman ve mekân kavramları oyunun başında soyutlanmış, geriye sadece uygarlığın kökenine dair araştırmalar bırakılmıştır.

Sonuç olarak klasik tiyatronun kalıplarını zorlayan bu dört metin üzerinden günümüz insanı, zihnimizdeki tabular, bilişim ve küreselleşme çağının sonuçları, toplumsal belleksizlik ve uygarlık dediğimiz şeyin hangi temeller üzerine kurulduğu tartışmaya açılmıştır.

 

 

 


[i] Murathan Mungan, Geyikler Lanetler, Metis Yayınları, sy 11, 12

[ii] Age, sy 13

[iii] Karl Marx

[iv] Fransa’da Sınıf Savaşımları, Karl Max, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, sy 69

Hakkında Oktay Emre

Yoruma kapalı.