19 Kasım 2017, Pazar
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Sosyal Hayatın Diyalektiği: Anton Çehov
Sosyal Hayatın Diyalektiği: Anton Çehov

Sosyal Hayatın Diyalektiği: Anton Çehov

2014 yılını Çehov Yılı ilan eden Devlet Tiyatrolarının pek çok sahnesi; Çehov karakterlerini bir kez daha gün ışığına çıkardı. Bu kapsamda Üç Kız Kardeş, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda; Martı, Bursa Devlet Tiyatrosu’nda; Teklif, Ayı, Van Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. İstanbul Devlet Tiyatrosu, Mateı Vısnıec’ in yazdığı, Çehov Makinesi ile Adana Devlet Tiyatrosu ise Çehov öykülerini oyunlaştıran Neil Simon’un Sevgili Doktor oyunu ile Çehov’a selam gönderdi.

Oyunlarında ve öykülerinde sıradan gözükeni, karakterlerin altındaki sosyal, siyasal, iktisadi uzamı ve bu uzamca çevrelenmiş yalın kat insanın yaşama tutunuşunu ironik, abartısız, akıcı ve dolayısıyla yalansız, sahici bir kurguyla anlatır Çehov.

Karakterleri; yaşadıkları çevrenin sosyal gerçekliklerinin, siyasal atmosferinin insandaki yansısıdır. Yazarın, toplumsal gerçekçi akım içinde sayılmasının nedeni de budur. Hatta kimi oyunlarındaki gerçeğin altını çizen durumlar, acıklı-komikli güldürüler olmazsa, oyun kişileri doğrudan yaşamdan sahneye akmış gibidir ki bu yönüyle Çehov,  natüralist akım içinde de ele alınabilir. Martı oyunundaki anne ile idealist oğul Treplev arasındaki tartışmalar günlük hayatta tanık olduğumuz türdendir. Gündelik yaşam; önemsiz ayrıntılar, rastlantısal gelişen durumlar, eylemsizmiş gibi görünen karakterler doğalcılığın yazardaki izlekleridir.

Çehov için, ‘içten içe yanan kor’ benzetmesi sanırım en bilineni. Bense Çehov’u denize benzetirim. Karadan baktığınızda enginlik, sakin ya da köpüklü gün ışığıyla balkıyan mavinin tonları ama durağanlık… Oysa denizi harbiden görmek için dalmak gerekir. İşte o zaman derinliğin belirsizliğini, ışıkla dans eden renkleri, kesif kayalıkları, mercanları, yosunların salınışını, ürkütücü uğultuyu, yerçekimsiz gerçekliği yani denizin kendi içindeki ahengini, ritmini duyarsınız.

Kısalığından dolayı oyun ya da romana göre, karakter yaratmanın daha zorlu sayıldığı öyküde bile, Çehov karakterlerini hissedebiliriz. Taşra hayatını zihnimizde canlandırabiliriz; votka, tütün, koyun derisi kokan meyhanelerin kokusunu alır, armonika seslerini, bağıra bağıra konuşan arabacıları duyar, troykalarıyla gezintiye çıkmış Rus insanlarını, ekspres treninin kızıl dumanını görebiliriz.

Çehov oyunlarını sahneye taşımak da, bu yüzden ince ve detaylı bir çalışma ister. Oyun karakterleri, sosyal hayatın diyalektiğinden damıtılmıştır. Karakterin kendiyle, sosyal aidiyetiyle yaşadığı çatışmalar dramatik malzemenin başat öğesidir. Belli başlı bir olay yoktur. Olay örgüsü, karakterlerin içsel ve sosyal çatışmaları üzerine kuruludur. Bu yüzden dalmayı sevmeyen yönetmenin Çehov’a bulaşmaması gerekir. Zira karakterlerin ve olayların sosyo-ekonomik zemini kaybolduğunda, bu karakterler görünmez olurlar. Ya da en iyi olasılıkla kartondan figürler gibi kalakalırlar sahnenin orta yerinde.

K. S. Stanislvski şunları söyler, Anton Çehov için;

‘Sezgi gücüne, duygulara dayanan sahneleme çizgisini bana Çehov öğretti. Yapıtlarının içyapısını ortaya çıkarabilmek için bir şekilde oyunların derinliklerine inmek gerekiyor. Tabii, bu ruhsal bir derinlik taşıyan her yapıt için geçerli bir kural. Ancak, Çehov’a başka yoldan ulaşılamadığından, onun yapıtlarını anlamak için özellikle gerekli bu.’(1)

 

Moskova Sanat Tiyatrosu, bu durumu bizzat yaşar. Şöyle ki: oyun daha önce Aleksandrinski Teatr yönetiminde Petersburg Aleksandra Tiyatrosu’nda, 1886 tarihinde sahnelenmiştir. Ancak oyun, yönetmenin yazarı, oyuncuların rollerini anlamaması sonucu başarısız olur. Bu başarısızlığın ardından Çehov, oyun yazmayı bırakmayı dahi düşünür. Bu nedenle oyunun yeniden sahnelenmesine yanaşmaz, Moskova Sanat Tiyatrosu’na Martı’yı vermek istemez. Ancak Moskova Sanat Tiyatrosu kurucularından V.I. Nemiroviç Dançenko, oyunun doğru açıdan gösterilmediğini, başarısızlığının asıl nedeninin de bu olduğu konusunda yazarı ikna eder. Çehov, oyununu Stanislavski’nin yönetiminde Moskova Sanat Tiyatrosu’na teslim eder.

Oyun, ilk gösterimine yakın Çehov, ciddi bir hastalığa yakalanmıştır. Ağır bir tüberküloz geçirmektedir. Martı’nın bir kez daha başarısız olmasını kaldıramayacak durumdadır. Oyunun beğenilmemesi yazarın sağlığını tamamen kaybetmesi anlamına gelmektedir. Hatta yazarın kız kardeşi Mariya Pavlovna ağlayarak, oyunun programdan çıkarılmasını ister.

Kuşkusuz ilk gösterim Moskova Sanat Tiyatrosu’nun en zorlu sınavı olmuştur. Gösteri sonunda salonda bir alkış tufanı kopmuş, Çehov’a müjde telgrafı çekilmişti. Gösterinin başarısı yönetmen Stanislavski ve Çehov’un serüvenlerinin de başlangıcı olmuştur. Çehov daha sonra bu tiyatro için, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi oyunlarını yazmıştır.

Çehov karakterlerinin inandırıcılığı, yazarın onları var ettiği sosyolojik düzlemin sağlamlığındandır. İnsanı oluşturan yaşadığı toplumun tarihi, inanışları, değer yargıları ve sınıfsal kimliğidir. İnsan ilişkileri de zamanın ekonomi-politiğine göre biçimlenir.

Çehov oyunları, öyküleri deniz gibidir dedim ya; nasıl ki denize her dalışınızda aynı yerde de dalmış olsanız yeni bir ayrıntıyı keşfederseniz, daha önce gözünüze çarpmayan, yeni bir rengi, yeni bir kaya oyuntusunu, güneşin farklı bir ışığını yakalarsanız, bildiğiniz bir Çehov metnini tekrar okuduğunuzda da, karakterle sistem arasındaki örgünün yeni bir ilmeğini fark edersiniz. Daha önce fark etmediğiniz ya da üzerinde düşünmediğiniz yeni bir yansımayı… Onları sahici kılan, bu günle buluşturan da karakterle sosyal hayat arasında örülmüş bu sağlam örgüdür. Yarattığı insanların eylemsizliğinde bile karmaşık, çalkantılı bir iç devinim gizlidir. Çehov, gerçekliği bu en özel ruh hallerinde arar. Kendini kolay ele vermeyen bu gerçeklik, geçmişten yansıyan bir giz, yıpranmış duygular, önseziler, geleceğe dair beklentilerle şifrelenmiştir.

Soma Maden faciası, bütün ülkenin baharını koyu bir karaya bulamıştı. Göçükten çıkarılan maden işçisinin; ‘Çizmelerimi çıkarayım mı?’ sorusu Türkiye’deki sosyolojik yapıyı, siyasal tarihi, iktisadi baskının özgül niteliğini oldukça çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyordu. Bunun Çehov’la alakası şu ki: Çehov’un bir öyküsü vardır: Gusev  (2)

Öykü, niteliği gereği kişilerine ‘karakter’ olma zamanı vermeyen bir tür olmasına rağmen, o maden işçisinde Gusev’i, Gusev’de maden işçisini görürsünüz. Çünkü o karakteri gerçek yapan nitelik, onun sosyo-ekonomik düzlemdeki yeri ve olaylar karşısında aldığı tavrıdır. Çehov, karakterlerinin yaşayan özü buradadır.

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz, Türk Tiyatrosu’nun değerli hocası Sayın Sevda Şener’in bir yazısında dediği gibi:

‘ Sahnede insanı doğal mizacı, duyguları, düşünceleri, tepkileri, eylemleri ile tanıdıkça toplumu da, dünyayı da, hatta evreni de daha iyi anlamıyor muyuz? Her tavır, her eylem yalnız onun öznesi olan kişiyi değil, o kişinin beslendiği kültür altyapısını, bu kültürün yeşerdiği toplum ortamını tanıtmıyor, aynı zamanda bizi onunla insanlığın ortak paydasında buluşturmuyor mu?’(3)

Gusev’le Somalı Maden İşcisini, sistemin gözden çıkardıkları paydasında tanır, acılarının ortaklığında buluşuruz. Bunu sağlayan yazarın hayata ve insanlığa karşı içten, samimi tutumu ve içselleşmiş sorumluluğudur.

Sevda Hoca, yazısını şöyle tamamlıyor:

Seyirciyi düzeyli, nitelikli tiyatroya kazanmak için en güveni lir yolun, oyundaki insanı öne çıkarmak, o insanın kişiliğinde gerçekleri tanıtmak, doğruları tartışmak olduğuna inanıyorum. İçi boşalmış, kabuğu alınmış doğruları elemek, düşüncemizi insancıl değerlere açmak için gösterişe değil, yalın fakat sağlam anlatımlara gereksinimimiz var. Seyircinin gözünü boyayarak değil, gönlünü kazanarak sevdireceğiz çoğunluğa bu benzersiz sanatı’(4)

 

Adana Devlet Tiyatrosu’ndan Çehov’a Selam: Sevgili Doktor

Çehov’un sekiz öyküsünün Neil Simon tarafından oyunlaştırıldığı metin, Zeynep Su Kasapoğlu’nun rejisi ile iki perde olarak izleyiciye sunuldu. Yönetmen, epik tiyatronun sorgulatan, seyirciye sahnede olanlar hakkında sorular sorduran hatta zaman zaman anlatıcının seyirciyle diyaloğa girmesine olanak veren bir sahne yönetimi uygulamış. Epik anlayış, bölümlerdeki komik durumlarla çok iyi harmanlandığından, üstten bakışın olmadığı, öğreticilikten uzak, eğlenceli bir seyirlik çıkmış ortaya. Öyle ki, izleyicilerin tepkileri çok canlı ve katılımcıydı. Gündeme ilişkin durumlar; alkışlarla, gülüşmelerle ve zaman zaman sesli onaylamalarla karşılık buluyordu. Anlatıcı ve yazar rolündeki Murat Özben’in bundaki başarısı yadsınamaz.

Teneffüs zili çaldığında bahçeye fırlayan çocuklar gibi, Çehov karakterlerinin yazılı durduğu sayfalardan sahneye doluşmasıyla başlıyor oyun. Oyuncuların göz dolduran kostümleri, makyajları, kendi aralarındaki doğaçlama kargaşa ve tabii ki sahnenin büyüsüyle, onların yani Katip İvan İlyiç Çerdyakov’un, Juli’nın, Zangoç’un, Banka Müdürü Kistunov’un orada, hani uzanıp tutulabilecek uzaklıkta olduğunu izleyiciye hissettiren mizansenleriyle başlıyor.

Okuduğum gibiler… Karşımdalar… Ben onlara karışıyorum… Hayat özüne kavuşuyor; Sahne varoluştur. Sahne hayatın yansısı değil, sahne hayatın en yalansız halidir. Görünmeyeni görünür kılan, başkasının acısı, sevinci dediğimiz durumların hepimize ne kadar yakın, toplumsal yaşamla ne kadar bağlı ve etkileşim içinde olduğunu çırılçıplak gösteren yerdir sahne. Sahnede yalan yoktur, yalan söyleyen insan vardır. Yalan söylediğinde burnu uzayan, yüzü kızaran ya da yalanlarını gizlemek için bağırıp çağıran insan vardır. Sahne, hayatın damıtılmış halidir. Bu yüzden malzemesi insan olan tiyatrocular gerçeği ve sahte olanı çok iyi ayırt edebilirler. Tiyatro sanatının iktidarlarla başının hoş olmamasının nedeni de budur. Yine tiyatro sanatını anlayamayanların her yalan ve entrika karşısında; ‘Tiyatro yapıyorlar’ demeleri de ayrı bir absürdlük…

Bir karakteri yaratmak için önce ona inanmalısınız ve onun hikâyesine, hüznüne, acısına inanmalısınız. Ve onu kendi yaşanmışlıklarınızdan bulup çıkarmalısınız. Oyun yazarı, yönetmen, oyuncu, kostüm-dekor ve ışık tasarımcısı onun sesi olmak için, o karakterin gün ışığına yalansız ve riyasız çıkabilmesi için organize olmuşlardır.

Daha ilk sahnede izleyiciyi sarıp sarmalayan, kendi dünyasına çeken, anlatacaklarına inanmamızı sağlayan, Anlatıcının, Çehov’u oynarken ki sade ve samimi oyunculuğuydu. Adana Devlet Tiyatrosu kadrosunun ve yönetmen Zeynep Su Kasapoğlu’nun birbirinden bağımsız öyküleri hayatın gerçeği ile karakterlerin kendi gerçeklikleri ile ve bugünle çok doğru ilişkilendirdiğini düşünüyorum. Yönetmen ve ekip sağlam bir dramaturgi çalışmasıyla Anton Çehov karakterlerini görünür kılmışlar.  Sahne geçişlerinin bu denli sık olduğu oyunlarda, bütünselliği bozmadan her bölümün anlaşılır olması, yönetmeni ve dekor tasarımını zorlayan bir durum olsa da, bu yapımda bu tür aksaklıklar yoktu. Anlatıcı bölümleri çok iyi bağlıyor ve aynı zamanda yazar Çehov’un yaşadıklarına, yazarlık serüvenine de izleyiciyi tanık ediyordu.

Dekor tasarımını çok işlevsel olmakla birlikte çok sade buldum. Çünkü sahnede gördüklerimiz yazarın zihnindekilerdi. Bu dekor tasarımını çok özgür kılan bir durum… Kostümler onca görkemliyken sahnede biraz daha doldurulamaz mıydı acaba?

Oyuncuların her birini ayrı ayrı tebrik etmek gerekir. Zira kısa ve birbirinden bağımsız oyunun karakterlerini oldukça samimi bir üslupla canlandırdılar.

Anlatıcı (yazar) kafasında dolaşan kahramanlarını kovduktan sonra, bir tiyatroda geçen “Aksırık” öyküsü başlıyor: General’in kafasına hapşıran İvan’ın kendini affettirmek için verdiği zorlu mücadeleyi, buruk bir gülümsemeyle izliyoruz. Korktuğu şeye tapan insanları simgeleyen Julia’yı, oğlunu ‘hayatla’ tanıştıran babayı, dişçiden korkan Zangoç’u, Piyotr’un saflığını bu denli anlaşılır kıldıkları için, hayata ve tiyatro sanatına karşı dürüst davrandıkları için, Çehov oyunu oynamanın hakkını verdikleri için tüm ekibin emeğine saygı duyduğumu belirtmek isterim.

Sanatta büyünün payını kırmadan, gerçekleri, insanı bütünlüğü içinde ele almak, yanıltmamak tiyatro sanatının özüdür. Anton Çehov karakterlerini bugün gözümüzün önüne getirebiliyor, yaşadığımız günle özdeşlik kurabiliyorsak bundandır.

Giderek kendimize yabancılaştığımız, yabancılaştırıldığımız bir dünyada, toplumsal gerçeklerin, konunun ve kişilerin ‘yabancılaştırılmadığı’ eserlerle sunulması sanatın gerçeği anlatma niteliğinin gereği kuşkusuz… Bu bağlamda insan ruhunun dehlizlerini, kaleminin ışığıyla aydınlatan Çehov’u anlamak, dramatik öze ulaşmanın da önemli bir basamağı…

Bir tiyatro oyununun başarısında ilk koşul bana göre, tüm ekibin aynı gerçekliğin damarları üzerinde yol almasından geçiyor. Söz konusu olan Çehov olduğundaysa, çoğunlukla sözlerle ifade edilemeyen ama yaşayan karakterin dehşetine ulaşmak için tüm ekibin, yazara inanması ve kendini tümüyle ona, onun yarattığı atmosfere bırakması gerekir.

Anton Çehov’un insana dair yaptığı şu saptama, kendine duyulan güvenin teminatını vermiyor mu, sizce de:

‘ En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır.’

 

 

1. Scaubühne Tiyatrosu, Yayına Hazırlayan: Aziz Çalışlar, Çehov ve Moskova Sanat Tiyatrosu, Çeviren: Şebnem Bahadır, İstanbul, 1996

2. Çehov, Anton, Köpeğiyle Dolaşan Kadın, Çeviren: Ergin Atalay, İstanbul, 2006

3. Şener, Sevda, İzleri Kaldı, İstanbul, 2005

4. Şener, Sevda, İzleri Kaldı, İstanbul, 2005

Hakkında Fatma Işık Tuğcu

Yoruma kapalı.