19 Kasım 2017, Pazar
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Söyleşi / Bağımsız Tiyatrolardan STUDIO4 İSTANBUL / Söyleşi – Birgen Engin
Bağımsız Tiyatrolardan STUDIO4 İSTANBUL / Söyleşi – Birgen Engin

Bağımsız Tiyatrolardan STUDIO4 İSTANBUL / Söyleşi – Birgen Engin

Kadıköy yakasında çok sevdiğim Yeldeğirmeni mahallesinde tek kollektif sanatçı mekanı olan Köşenin kurucularından bir ekibin, temellerini lisede ve sonra New York’ta tiyatro okurken attıkları Stüdyo4 Istanbul’un, bu sezonki oyunu “Utanç”ın son oyununu izlemeye gittim. Kadıköy yakasında örneklerini çok sık yakalayamadığımız alternatif projeler üreten bu güzel insanlar sıradışılık yaratarak ve farklı sanat formlarını bir araya getiren bağımsız bir tiyatro olarak  2010’dan beri Studio4  Istanbul’u yönetiyorlar.

B.E.: Studio4  Istanbul’un temelleri nasıl atıldı, hikayeniz nasıl ?

Onur Karaoğlu: 90’larda lise yıllarında Fatih, ben ve Denizle tiyatro yapmaya başladık, arkadaşlığımız 2000’li yılların başında üniversite okuduk, New York’a gidişimiz ve orada tiyatro okumamızla daha da ilerledi. Önce lise, üniversite, New York’a gitmek ve sonra Istanbul’a geri dönmek gibi bir sıralamamız var. 2002 yıllarında başladı diyebiliriz, o zaman kısa film yapıyorduk. Ama düzenli bir iş yapma meselesi gündeme gelince Istanbul’a taşınma söz konusu oldu. New York’tan önce daha çok ne yapacağımızı arayan bir ekiptik, her şeyin olacağına inanan ve sürekli bir şeyler deneyen. New York sonrasıda napacağımızdan daha emin olduğumuz bir dönem. Istanbul’u kendimize artık merkez alınca ekibe eklenenler oldu Zinnure’de bize katıldı. Insanlar hep bana neden New York’ta kalmadın, niye buradasın? diye soruyorlar. Istanbul da çok heyecan verici bir yere dönüştü ve burada olmaktan da mutluyuz.

B.E.: Hepiniz oyunculuk mu okudunuz?

O.K. : Ben yönetmenlik okudum Colombia Üniversitesi’nde

Fatih Gençkal: Ben oyunculuk okudum

B.E.: Peki New York’tan buraya dönüşünüz temelli yerleşmek üzeremiydi?

O.K.: Fatih’in biraz öyleydi. Benim ise 2010-12 arası git- gel şeklindeydi 2012’den sonra tamamen ben de Istanbul’a yerleştim ve ekip olarak buradaki potansiyel ve heyecanın peşinden gitmeye karar verdik.

B.E.: Studio4  Istanbul’un başından beri anlatmak ve yapmak istediği herhangi bir değişime uğradı mı? Kafanızda ilk oluşanlar hala var mı kafanızda ve nasıl bir anlayışa sahip ?

O.K.: Evet yani bence var, o kopmadan hep ilerleyen bir şey. Istanbul’da deneysel tiyatro çok yapılan bir şey değil ama tiyatroyla ilgili baştan beri yapıyor olmak, onunla ilgili memnuniyetsizlik de taşıyor olmak; yani bunu negatif bir yerden söylemiyorum sadece bir şeyleri aramak ve heyecan duyabileceğin bir takım alanlara kendini götürebiliyor olmak. Yaratıcılığa çok fazla inanıyoruz. Kendi bulunduğumuz yerden, başkalarının düşünmediği gibi demiycem ama hem heyecan duyacağımız hem de “Vay be bunu böyle yaptığımız için bir şey çalışıyor, hem de bir dünya yaratıyoruz” diyebileceğimiz.

B.E.: O dünya nasıl bir dünya sizin için mesela? Neyi yaratmayı seviyorsunuz?

O.K. : Birincisi;  oyuncularla mesela çalışırken, ya da tasarımcılarla çalışırken bir grup halinde işbirliği içinde olmak bizim için çok önemli. Seyirciyi işin içine katmak bizim için çok önemli. Klasik tiyatroda seyirci ve sahne ayrılmış iki elementtir ya onlar böyle. Seyirci genellikle karanlıkta durur ve aktif bir şekilde ilişki kurmaz. Performansı yapan kişinin yani oyuncunun o işin içinde olma biçimi ve onun içine ekledikleri de benim için çok araştırmayı sevdiğim bir alan.

B.E.: İzlediğimiz şeyin yöntemi ne ? İsim vermek isteseniz ne dersiniz..

O.K. : İstemeyiz çok, çünkü ben şeye inanmıyorum, sonuçta bizim yaptığımız şey bir çok şeyin bir araya gelmesi ve birçok şeyden etkilenmek. Fatih de bir çok konuda daha net cevap verebilir ki mesela o oyunculuk anlamında Suzuki ile çalışıyor. Viewpoints beraber çalıştık, ben de Anne Bogart’la Fatih de Anne Bogart’la çalıştı. Bir takım teknikleri biliyoruz ama yani burada yapmaya çalıştığımız şey mesela üçümüz buradayız ve beraber bir şey yapıyoruz burada oluşturmaya çalıştığımız organik bağ bize hangi yöntemi öneriyorsa yani o tarafa doğru gitmeye çalışmak. Yöntem bence çok sınırlayıcı bir şey bi yandan da. İşte Stanislavski yöntemi ile çalışıyorum ve yaptığım her şey ona uygun olacak diye klişe bir şey ve saçma bir şey yok bence. Her iş kendi yöntemini kendi yaratıyor. Burada gördüğün şeyin de belli kıstaslara göre şu bu diyebilecek; tabii ki bir çok etki taşıyor içinde ve bayağ heyecan duyduğumuz şeye de yakın olmaya çalışıyoruz ama her işi kendi yöntemi oluyor o yüzden Studio4 yöntemi diyeceğim.

F.G. : Her iş birbirinden farklı bu anlamda şu ana kadar yaptığımız. “Atış Serbest” yaptık 2010’da mesela. Bir Antik Yunan uyarlamasının uyarlaması idi. Ondan sonra mesela “Aşıklar” diye bir iş yaptık. Gece 11’de başlıyor ve bir partinin içinde geçiyor ve seyirci oyunun içerisinde ve dört saat falan sürüyor oyun. Daha böyle happening bir performans gibi bir şeydi. Onun dışında “Olmamış mı? “ diye bir şey yaptık. İnsanların metin getirip, getirdikleri metinler üzerinden bir metin yazdığımız bir projeydi, Köşe için tasarlandı. En tiyatroya benzeyen oyunumuzdu.

O.K. : Geçen sene yaptığımız bir şeydi. Köşe gibi bir mekanı başlatıyoruz ve burayı başlatırken çokta elimizde imkan yoktu, geçen sene Ekim ayında bu oyun başladı. Burada hiçbir şey kullanmadan ne yapabilirizi araştırdık.

B.E.: Oyun metni olarak kendi yazdıklarınızı mı kullanıyorsunuz yoksa uyarlama haline mi dönüştürüyorsunuz?

O.K. :Yani ikisini de yapıyoruz şu ana kadar olan ki eğilimimiz o, uyarlama da yapıyoruz. Hiçbir zaman direkt metni artık kullanmıyoruz diyebilirim. Bizim söylediğimiz şeye bunu nasıl adapte edebilirize bakıyoruz. Adaptasyona çok inanıyorum, bir de orijinal metin değil artık o. Tiyatronun en önemli öğesi metindir gibi bir anlayış var,  %300 inanmıyorum ben ona mesela. Biz metinden yola çıkarak değil her şeyden iş yapabilirsiniz. Su şişesini alırsınız bundan bir iş yapabilirsiniz. İlla ortada bir metin hikaye de olması gerekmiyor. Gelecek ay bir işimiz var mesela onda hiç hikaye yok oyuncu da yok. Yani her şey o süreçte bir şeye dönüşebilir ve biz her şeye eşit mesafede duruyoruz. Bizi hangi heyecan hangi birleşim işe başlatıyorsa onunla çalışıyoruz.

B.E.: Ekipten biraz bahsetmek ister misiniz siz de ?

Zinnure Türe: Ben ikinci kısmından yani 2010 “Atış Serbestten” bu yana olan kısmını biliyorum. Bir çekirdek kadro oluyor. Onur ve Fatih hep var ben de büyük bir kısmında yer aldım oyunların son dönemde. Genelde beraber çalışabileceğimiz oyuncularla çalışmaya devam ediyoruz, ben de onlardan birisiyim ve oyuncu olarak çalıştım hep şu zamana kadar da. Bundan sonra nasıl olur bilmiyorum ama öyle.

B.E.: Çok Klasik bir tiyatro anlayışından gelen bir oyuncu sizinle nasıl çalışıyor ve size uyumları nasıl oluyor?

O.K. : Zaten çalışacağımız insanların başka şekilde de bizle yakın olan insanların olmasına önem veriyoruz. O arkadaşlık yapıp, geçmiş bir deneyime sahip olmak da yaptığın işin bir koşulu oluyor bi yandan. Birbirini hiç tanımayan üç insan sahne üzerinde yaratmak için bir araya geldi ve üç ay sonra metin çıktı gibi bir şeye çok inanmıyoruz. Geçen sene mesela bir iş yapmıştık “Ali ile Ramazan” diye Perihan Mağden’in bir romanının uyarlaması. O işte bütün sezon boyunca ilk olarak Garaj İstanbul’da başladı sonrada Türkiye’de turne yaptık farklı yerlere. Onda daha önce bizimle çalışmamış olan Metin Göksel, Gülen Karaman, Nadir Sönmez bizimle sırf o metin için onlarla bir araya geldik. O metnin doğası da zaten daha önce onların yapmadığı bir şeyi onlara öneriyordu. Yani hepsi de sürecin içindeydiler ve mutlu oldular araştırıyor olmaktan. Sonuçta hepimiz bir merakın peşinden gidiyoruz ve ona ortak merak duyuyorsak ki o arkadaşları da merak duymaya ikna etmiştik yani onlarda sonuna kadar nereye gitmek istiyorsak hep beraber gelmeyi başardılar.

Z.T.: Genelde birileri izlemiş oluyor işleri ve birazda kendileri geliyor oyuncuların. Bir yandan da buluyorlar, bir şekilde duyuluyor onların isimleri, çalışmak istediklerini duyuruyorlar. Yalnız şöyle bir şey var, genel olarak klasik tiyatroda- konvansiyonel tiyatro denen şeyde-  oyuncuya fazla alan tanınmıyor, yaratıcı olan diğer insanlara da fazla alan tanınmadığını düşünüyorum. Işıkçıya, videocuya, oyuncuya ferah ferah tanınan bir alan yok genel olarak yönetmenin kafasında bir hayal var ve o imgenin içine oturtulmaya çalışılan diğer çalışanlar var. Bu yapıyı çok organik yapan bir durum değil bence. Studio4’de öyle bir şey yok. Bunun çok büyük bir avantajı var bütün yaratıcılığını ortaya çıkartıyor. Onur da Fatih de öyle bir yönetmen, büyük bir özgürlük tanınıyor çalışılan insanlara ve hep beraber organik ve kollektif bir yapı oluşturuluyor aslına bakılırsa. Sadece bulunduğun konum belli yani hani “ Ben oyuncuyum, benim sorumluluklarım var ve aynı zamanda da beraber bir şey üretiyoruz” hali var. Bu herkes için çok kolay bir şey değil, çünkü çok alışkın olduğumuz bir şey değil, bu herkesle çalışılabilicek demek bence ama birazcık vakit alan bir şey bence. Aynı oyuncuyla birkaç proje çalışmaya devam edilinecek demek. Çünkü mesela ben Onur’la ilk çalışmaya başladığımda çok zorlandım daha sonra zorlanmadım manasına gelmiyor ama bir yerden sonra daha iyi anlamaya başladım yapıyı. Her defasında çok keyif aldım ama bir yerden sonra o daha leb demeden leblebi gibi bir şey oluyor ve daha iyi anlıyorsun birbirini  bu birazda zamanla kolaylaşan bir şey çünkü özgürlük bize çok tanınan bir şey değil. Ne topluluk olarak ne de politik anlamda tanınan bir şey değil , tiyatro ve sanatta da aynı şekilde yansımasını görüyorsun. Ve özgürlükle karşılaştığın zaman ben napıcam şimdi gibi bir hal alıyor.

B.E.: Boş bir alanım var ve ne yapmalıyım gibi

O.K.: Yani öyle bir yandan ama aslında şey Zinnure ile çelişecek belki söylediğim şey ama tek inandığımız şey o da değil belki, sonsuz herkese özgürlük veriyoruz ve işte oradan bir iş çıkıyor gibi de değil.

Z.T.: Ben çalışma biçimi olarak söyledim, provalardaki hal aslında.

B.E.: Bu bir yönetmen tiyatrosu değil o zaman

O.K.: Aynen yani yönetmen de tanrısı değildir, oyuncu da değildir, yazar da değildir. Oyuncu da belki olur performansta ama onun koşulları var. Yani sonuçta ortak hayal kurup bir yapı yaratıyorsunuz ve o yapıya müdahale herkesin hakkı ve o yapıyı birlikte oluşturuyorsunuz. O yapıya inanmaya çalışıyorsunuz ve inandığınız yerde o yapı oluyor. Ama o özgür bir alandan çıkıyor ama ulaşacağı yer sınırlayıcı bir şey de olabilir.

B.E.: Köşe ! Köşe de sizin kurduğunuz bir mekan mı?

O.K.: Orada çok dikkatli konuşulması lazım çünkü Köşe’nin tek kurucuları biz değiliz.

F.G.: Utku Kara var bizim oyunlarımızın teknik konuları ile ilgilenen kişi. O ve onun eşi Hilal Polat var.Bu oturduğumuz oda da onun atölyesi, burada kostüm yapıyor ve aynı zamanda ressam kendisi. Onlarla birlikte kurduğumuz bir yer burası, sanatçı kollektifi diyoruz, Kathryn Hamilton var mesela. O da Ocak ayından beri New York’tan geldi İstanbul’da yaşıyor artık. Daha fazla insanlar da eklenebilir buna öyle bir açıklığımız da var. Ama burada kumpanya olarak Studio4 var başka bir ekip yok.

B.E.: Köşe ne zaman başladı ?

F.G.: Biz geçen yılın başında Temmuz’da kiraladık burayı ve gösteriler Eylül’de başladı, Ekim ayından itibaren de düzenli programımız oldu.

B.E.: Peki mesela bir sezonda kaç oyunla seyirci karşısına çıkıyorsunuz?

O.K.: Bana kalsa ben her ay yeni bir oyun çıkarmak istiyorum. Ama buradaki koşullar, ekibin çıkardığı bu sezonda Ekim’den beri üç iş yaptık. Utanç, Bilim Kurgu, Rüya Deliği diye üç iş. Üçü de yeni işler. Utancı Roxy’de oynadık, hem burada Köşe’de hem Roxy’deki toplam gösterimleri ile 30’u geçtik sanırım.

B.E.: Köşe yani kendi mekanınızın dışında dışarıdaki venülerden teklifler geliyor mu?

O.K.: Teklif gelmiyor. Türkiye’de öyle bir şey gelmiyor ne yazık ki. Yani sen gidiyorsun Kadıköy belediyesine başvuruyorsun, karşıdaysan Caddebostan Kültür Merkezi’ne başvuruyorsun. Bakırköy Belediyesiyle mesela konuştuk, Bakırköy Belediye Tiyatrosu alternatif tiyatroları destekleyip yer veriyordu fakat Nisan ayından beri buna son vermişler.

B.E.: Garaj Istanbul’da daha önce çok sahne aldınız galiba

O.K. : Istanbul’da en sevdiğim performans mekanlarından biri idi benim için. 2010’da bayağ bir oynadık orada. “Atış Serbest” i, “Olmamış mı? “yı, “Ali ile Ramazan” ı ve “Bugün Aşık Olucam” ı orada yaptık. Bir ara kapalı gişe oynuyorduk ama o sıra işte el değiştirdi. Yeni sahipleri tiyatroyu daha ticari bir şey olarak daha çok görmek istedikleri için o modelde ve ölçekte bir yer için o koşullar altında işlemeyecekti ve ne yazık ki bizi orada sonlandırdılar ve yeni bir şey yapma imkanı da bulamayacağımızı biliyoruz o koşullar altında orada. Ama hala benim en sevdiğim performans mekanı. Ama ne yazık ki koşullar değişebiliyor. Köşe’yi başlattık ama Köşe de sütten çıkmış ak kaşık değil. Burada da bir şey yapmanın zorlukları var ama burası küçük ve daha az riskli bir yer. Ve kafamızı özgürce çalıştırabileceğimiz çok fazla riski olmayan bir yer.

B.E.: Yurtdışındaki festivallerle bağlantı halinde misiniz?

O.K.: Oluyor onu Fatih daha çok yapıyor organizasyonlarını.

F.G.: Yurtdışında festivaller.  Bir oyunumuzla sadece 2013’te “Olmamış mı?” ile sadece Almanya’da birkaç festivale gittik. Yurtdışı ile çok fazla, hepimizin yurtdışında çalışmamızdan ileri gelen bir sürü bağlantımız var ve bu sene aslında işin o tarafı ile çok fazla ilgilenemedik, Köşe’yi burada  var etmekle uğraştık. Önümüzdeki sezondan itibaren daha fazla turne daha fazla festival içerisinde olmak istiyoruz ve aynı zamanda buraya da daha fazla uluslararası iş getirmek gibi bir yanımız var.  Aslında Köşe, Studio4 için hem bir şekilde kendi seyircisine kendi ilgimizi çeken şeyleri daha ziyade burada programlamak istiyoruz. Bu şekildede Istanbul seyircisine de alternatif bir yer de sunmak istiyoruz. “Böyle işler var ve biz böyle işleri ön plana çıkarıyoruz, gelin bakın, burası başka türlü bir yer “ gibi bir tezimiz var. Aynı şekilde bunu, buraya daha fazla uluslararası iş getirerek de yapıyoruz. Şu anda Kathryn’in New York’tan Sister Sylvester diye bir grubu var ve onlar şu anda burada resident companyler ( süreli misafir grup). Onlar residency yaptıktan sonra kendi çalıştıkları şeyi burada gösteriyorlar, birkaç kez gösteriyorlar sonra yeni bir grup geliyor, onlar çalışıyorlar yeni bir şey yapıyorlar ve yeni bir şey gösteriyorlar ve her ay en az bir iki yabancı iş burada Köşe’de sergileniyor.

Z.T.: Önümüzdeki sezon, önümüzdeki aylarda da devam edecek şeyler var.

F.G.: Zinnure’nin İtalya’dan gelecek olan burada residency yapacak tanıdığı bir grubu var. Burada şu anda Gürey Dinçol, Sena Taşkapılıoğlu ve Mine Çerçi’nin oluşturduğu  bir ekip burada çalışıyorlar. “Yuva” diye bir işleri olacak. Ve aynı zamanda önümüzdeki ekim ayında bir festival düzenliyoruz, uluslararası bir festival olacak.

B.E. : Harika, süper.

F.G.: Orada da şöyle yani Istanbul’da çok görmeye alışık olmadığımız yerlerden işler getirerek festival tasarlıyoruz. Aslında Türkiye’nin çok komşu ülkeleri ama yakın olmamıza rağmen neredeyse sanatsal bağımızın özellikle performans alanında çok az olduğu ve çok iş göremediğimiz yerler mesela. Yunanistan’dan, Suriye’den, İran’dan, Filistin’den, Kıbrıs’tan vs.. bu gibi ülkelerden çok iyi işler gelecek hem dans işleri, hem performans işleri, hem müzisyenler öyle bir festival tasarlıyoruz şu anda.

B.E.: Festivalin içeriği ne olacak, davet edilen grupların ve onların işlerinin ortak bir noktası olacak mı ?

F.G.: Biz aslında çoğunu bildiğimiz ve tanıdığımız sanatçıları çağırıyoruz. Bizim işimize benzer olması şart değil ama bizim gerçekten ilgimiz çekiyor olması ve bizim arkasında durabileceğimiz işler olacağını söyleyebilirim sadece. Onun dışında hakikaten çok bambaşka bir şey de olabilir ama biz de şey değiliz aslında “ Bizim yaptığımız tiyatro budur ve bunun gibi olacak” gibi bir şey değiliz.

B.E.: Sizin duyularınıza hitap eden bir şeyler çıkacağından eminim

Z.T.: Yani şu olmayacak; oyun var seyirci var , perde kapanır ve açılır.

B.E.: Ona da açık olabilirsiniz tabii

Z.T.: Davet edilen en azından şu andaki konuştuğumuz sanatçıların işleri tarif ettiğim gibi değil.

B.E.: Peki mekan olarak hepsi burada mı olacaklar yani Yeldeğirmeni civarı ve Köşe’de?

F.G.: Bir çok iş burada olacak, onun dışında burada Kadıköy Belediyesi’nin mekanları var TAK var bir sokak arkamızda, Kadıköy Tasarım Atölyesi, bir çok iş için kullanılan tiyatro mekanı değil ama yüksek tavanlı kocaman bir yer orayı kullanmayı düşünüyoruz. Bir de Yeldeğirmeni Sanat var, Kilise var. Biraz her şey Taksim ve çevresinde ya sanat etkinlikleri, biraz da bu tarafta buradaki mekanları kullanarak burada da bir festival yapılabilinir. Biraz böyle butik festival diyeceğim ama.

B.E.: Yel değirmeni’nde yerleşik Tiyatro olarak sadece siz mi varsınız?

Z.T.: Yeldeğirmeni mahallesinde sadece biz varız galiba.

B.E.: Yakın gelecekte kafanızda ne tür projeler var?

O.K.: Benim aklımda olan otuz tane sayabilirim şu an. Bunu henüz konuşmaya başlamadık ama önümüzdeki Temmuz’da arkası yarın Shakespeare yapmayı istiyorum eğer Köşe bana programında yer açarsa. Oyunun  küçük küçük parçalarını her gün görebileceğimiz, bir ay süren ve bir ayın sonunda tamamlanan. Her gün yarım saat süren bir oyun olacak.

B.E.: Studio4 Istanbul’u yaz aylarında da hareketli ve tiyatro dolu günler bekliyor o zaman. Çok teşekkürler, sizi takip ediyor olacağım.

Not: Bu harika ekiple bu söyleşiyi yaptıktan sonra Temmuz ayında KÖŞE isimli performans mekanlarını kapatmak zorunda kaldıklarının haberini aldım. Söyleşide anlattıkları gibi Utanç ‘ı sahneledikleri ve Uluslararası grupları ağırladıkları Yeldeğirmeni’ndeki  tek tiyatro ağırlıklı sanat mekanı olan bu oluşum sanatsevmez bir üst komşu tarafından defalarca şikayet edilerek kapılarını kapatmak zorunda kalıyor. Devam eden şikayet sürecinde yüksek sesten yakınan komşunun rahatsızlığı dikkate alınarak küçük bir bütçeye sahip Köşe’nin kasasından ses yalıtımı yapılıyor, her şekilde medenice orta yol aranıyor fakat nafile. Tüm mahalledeki sanatseverlere, Kadıköy belediyesine rağmen bana göre ; ” kendi kafasında dinmeyen gürültüyle başa çıkamayan bir vatandaş” durumundan KÖŞE kapanıyor. Ama her zaman olduğu gibi her son daha güzel bir başlangıçtır dedik ve Studio4 Istanbul’un bu güzel sanat hareketinin devamının daha iyi yerlerde değer bulacağına inandık. Her yolculuk ulaşılacak yer kadar değil, gidilen yolun deneyimlettirdikleri  kadar kıymetlidir. Sevgiyle…

Hakkında Birgen Engin

Yoruma kapalı.