25 Temmuz 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Söyleşi / Ömür Arıt De Andrea İle Aydın Arıt Üzerine

Ömür Arıt De Andrea İle Aydın Arıt Üzerine

Sema Göktaş: Sevgili Ömür Arıt de Andrea, bugün sizinle çok yakından tanıdığınız birinden, ağabeyiniz Aydın Arıt’tan söz edeceğiz. Aslında hem Aydın Arıt’tan, hem sizden ve tabii Türk tiyatrosundan konuşacağız. Nasıl isterseniz öyle başlayalım.

Ömür Arıt de Andrea: Aydın’ı ilk hatırladığım zaman… Aklımda kalan Aydın… Babamız öldüğünde halam Aydın’ı yanına aldı. Ben annemde kaldım. O zaman o 10 yaşında, ben 4 yaşındayım. Ben annemdeydim, yuvamdaydım. Annem Rıza Bey’le evlendi, o da ayrı bir hikayedir. Aydın enişte, hala, bir de Bülent ağabey’le beraber. Benim annemde yaşadığım rahat hayatı Aydın yaşayamıyordu. Bir gün sesini çıkartmadı, şikayet etmedi. Aydın’ı özlediğim zaman halama gider, kapısını çalardım ve “ağabeyimi göreceğim” diye sevinçlen girerdim içeri. Onlar AKM’nin hemen yanında, biz Teknik Üniversite’nin oradayız. 100 m ilerde, Ayazpaşa’da oturuyoruz. Ama Aydın yanımızda yok. Ben bir tarafımı eksik ve suçlu hissediyorum. Bu durumu kendime hiç yediremedim. Demek ki hala daha devam ediyor bu, hala. Aydın’a bir şeyler vermeliyim diye düşünüyorum sürekli. Aydın kırık bir çocuk olarak büyüdü. Bir gün geldi bize. Yüzü düşük, sarı bir hali var. “Nen var ağabey?” dedim. 8-9 yaşındayım. O bana: “Babama eşek dedi, bana da eşek dedi, çok üzüldüm.” dedi. Bir şeye kızmış.

S.G: O kaç yaşında o sırada?

Ö.A: 15-16 yaşında ve bu büsbütün beni çileden çıkarttı. Matmazelim vardı o sıra, onunla halama gittik: “Annem çok sinirlendi, çok üzgün, beni gönderdi, ağabeyimi geri istiyor” dedim.  “Nasıl olur?” dedi. “Ama biliyor musun, bize karşı çok olumsuz davrandı.” dedi. “Annem gelmeden bu işi bitirelim, annem çok hastalandı.” dedim. Aydın giyindi, ne kadar eşyaları varsa topladık aldık, getirdik. Annem görünce çok şaşırdı. Haberi yoktu.  Aydın, sıkılarak girdi içeri, ama annem çok sevindi sonradan. Rıza Bey de deli gibi sevindi görünce. Ama Aydın yaralanmıştı. Çünkü 10-11 yaşındayken, okuldayken annem gidiyor haber veriyor: “Aydın baban ölmüş.” ve Aydın çok kötü oluyor. Herkes toparlanıyor ailede, o sırada babama benzediği için halam Aydın’ı istiyor, annem de vermiş oluyor. Geri isteyebilirdi. Sonradan bu durumu anneme de soramadım. Ama işte, benim deli  Çerkez kafam! Nasıl olduysa o yaşta, 8-9 yaşında, matmazelimle aldık getirdik Aydın’ı. Ama alkole meyilli olmuştu, alkol alıyordu. Annemden çok ben mücadele ettim büyüdüğüm zaman. Arkadaşlarının ödü kopardı kardeşin geliyor diye. Suadiye’de bir bakkal vardı, onun arkasına geçer alkol alırlardı. Ben bir girerdim, ortalığı birbirine geçirirdim. Aydın, bana karşı çıkmazdı nedense, hiçbir şey yapmazdı bana. Ne kadar alkollü de olsa “Yav çekiyoruz senden, nedir bu cimcozdan çektiğim…” diye söylenirdi, ama gelirdi. En son yazı yazmaya başladığı zamanlar tekrar başladı alkole. Aydın’a saygım büsbütün çoğaldı. Çünkü sanatkâr, yaratıyor. Bende o yok. Amcamda vardı ama.  Ve Aydın’ı tanımak için elimden gelenden fazlasını yaptım. Bir ara hastaneye yattı. Hastaneye yatmasında tabii ki annemin imzası geçerliydi. Ama ön ayak olan bendim ve uzun zaman ağabeyimden korktum. Gelirse, hastaneden çıkarsa diye, ama her şey onun iyiliği içindi.

S.G: Ne zaman oluyor bunlar?

Ö.A: Ben 15-16 yaşlarındaydım. Ön ayak oldum, doktorlarla ben temastaydım çünkü. Baktım iyi gidiyor, Aydın iyi olarak çıktı. Sonra içkisini içmeye devam etti, ama eskisi gibi değildi. Derken Florans’a aşık oldu. Çok güzel, çok hoş bir kadındı. Florans bizim Ayazpaşa’daki bir aileye gidip gelirdi. Annem bir gün Florans’ı pokere çağırıyor. Florans da nasıl bir güzel kadın. Aydın, bunu görüp aşık oldu. Aydın da çok yakışıklıydı, çok hoştu, güzel giyinirdi, şıktı. Florans da ona aşık oldu. Uzun zaman beraber oldular, sonra da evlendiler. Fakat hala içiyordu. Sanatkâr, yazar. Gecesi gündüzü belli değil ki. O arada iş buldu. Aydın, sabah saat 7’de kalkardı, kaçta yatarsa yatsın. Levent’ten Şişhane’ye giderdi, orada tercüme yapıyordu. Filmleri tercüme ediyordu. Yürüyerek giderdi, kar kış kıyamet. Ecevit hükümeti geldi, o tercümanlık da elinden alındı. Ecevit adamlarını koydu, her hükümet değişimi gibi.  Ekmekçi dükkânında gitti çalıştı. Ama yazıyordu. Benzincide çalıştı, İngilizce dersleri verdi. Gazetecilik yaptı bir aralar. Arada boş kalıyordu. Ama ben Aydın’ın çalışmasını hiç istemedim. Kendim de çalışıyordum, boşandığım zaman. Ben de Hilton’da çalışıyordum, ama evvela ağabeyimin hayatı, ondan sonra bendim. Çok çekti Aydın. Her zaman hak ettiği değeri göremedi. Ve her zaman, helal olsun, elim her zaman üstündeydi. Ben hangi şartlarda olursam olayım, evvela onu düşünüyordum, ondan sonra ben nasıl olsa beceririm diyordum. O zamanın kadınları değişikti… Mesela Rıza Bey, anneme her zaman derdi ki: “Kamuran, ben sana o Taksim’deki Maksim Gazinosu’nun olduğu adayı alacağım.” “Ben satılık mıyım?” diye bas bas bağırırdı annem, “Kamuran sana Levent’te ev alacağım.’’ O zaman ben çocuğum, bunlara aklım tabii ki pek ermiyor ama, sonuna doğru “anne alsana” diyordum, ama annem… Aydın da öyledir, hiç paraya kıymet vermezdi. Ama sen vermezsen o vermezse, ailede hiç değilse bir kişinin paraya kıymet vermesi lazım. O da ben çıktım, annemi de Aydın’ı da düşünmek için… Ama Allah’tan, yani Allah bana yardımcı oldu, izdivaçlarım iyi oldu, onlar da ayrı bir badireydi ve neticede Aydın en son durumumda yanımızdaki daireye geldi. Petrol Sitesi’nde oturdukları zaman, karısı çok hastaydı, ölümcül…

S.G: Florans mı?

Ö.A: Florans.

S.G: Peki terk etmemiş miydi onu? Terk edip geri mi geldi?

Ö.A: Aydın içiyor diye yine söyleniyordu, durmadan dırdır ederdi, ama Aydın karısına nasıl bakardı… Öldüğü gün sabah 5’te tesadüfen ben de İzmir’den gelmiştim, gittim geldim iğneciler buldum, doktorlar buldum. Gece, sabaha karşı koşuşturduk ettik, ama elimde can verdi. Aydın, biraz sonra baktım alıştığı gibi gidiyor, tepsiyi hazırlıyor, ıhlamurunu, kahvaltısını… “Aydın ne yapıyorsun?” dedim. “E,  Flo’nun kahvaltısı”  dedi. “Aydıncığım gel artık!” dedim. İçmesin de ne yapsın… Daha neler yazabilirdi küsmeseydi, neler…

S.G: Neden küstü sizce? Biraz söz edebilir miyiz ve ne zaman?

Ö.A: Ben de küstüm. Yani küsme huyum, bırakma huyum olsa çoktan bırakacaktım. İlk oyunu (Bal Sineği; S.G.) sahnelendiğinde Aydın çok çekingen çok utangaç. Heyecandan ölüyoruz, ben de kocamdan izin aldım tabii. Gidiyoruz, çocukları bıraktık. Birden alkışlarla Aydın’ı istediler ve Aydın sahneye çıktı. Ben şaşırdım, nasıl mutlu konuştu, şakalar yaptı. O gece nasıl güzel bir gece oldu. Sonra yemeğe çıktık. Oyuncular, rejisörler ve Aydın. İnanılmaz bir mutluluk içindeydi, bu böyle gidecek zannettik. Gazeteciler, kritikler, çok güzel eleştiriler oldu, devam edecek zannettik, çok güzel oldu. Oflazoğlu’nun ikinci oyununu (Keziban; S.G.) o da beğenmişti, çok güzel geçmişti. Ben uçuyordum, ben de öyle gidecek zannettim. Bir yazar beğenilirse, eserler verdikçe  herkes o eserlerden istifade eder değil mi, madem beğenildi? Bu eserler sunuldukça, hiç ses çıkmadıkça, bir duvarla karşılaştıkça ne yaparsın? Bal Sineği,  Aya Bir Yolcu ve Uçamayan Kuşlar Tutulur, üç oyunu oynandı. Bir de Masal Masal Matitas. Yazan bir yazardı Aydın Arıt. İyi bir yazar yazdıkça karşılığını almak istiyor, görmek istiyor. Oyun yazarını teşvik etmek lazım. Kimbilir daha neler çıkabilirdi. Ne güzel şeyler verebilirdi. Bu verimlilik varken, değil kesmeleri baltalamaları! Bir yazar, her oyununda ödül almış bir yazar. Ansiklopedilerde çıkmış bir yazar. Metin And’ın, daha nice üstadın beğenisini kazanmış, nasıl olur da onun eserleri için, o gittikten sonra ben uğraşıyorum… Çok uğraştım. Asıl kilit adamlar, Devlet Tiyatrosunun ileri gelmiş kişileriyle konuştum ve hepsi beğeniyle karşıladı Aydın’ın bütün eserlerini. Fevkaladedir Aydın Arıt, Aydın Arıt üstat…  Ama Aydın öldüğünden beri, kaç senelerdir bu kadar uğraşım bu kadar çabam, bir yere varamadı, Aydın’ın eserini sahnede göremedim. Bir keresinde İzmit’te oynandı, çok beğeni topladı ama devam edemedi bazı aksiliklerden. Şehir Tiyatrosuna gittim, bilmiyorum inşallah oynanacak. Bu benim vazifemdir dedim. Aydın mı kaybediyor, tiyatro mu? Neden bunlardan faydalanmasın tiyatro dünyası, neden?

S.G: Neden sizce? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ö.A: Ben bu dünyanın içine giremiyorum. Bu kendine mahsus bir mason derneği gibi bir şey galiba, ben giremiyorum, nasıl girilir? Çok beğenilmiş bir sanat eseri, çok beğenilmiş bir yazı, fevkalade edebi kıymeti olan eserlerle giremezsem neyle girebilirim? Neden oynamıyor, neden hala geçmiş bir sürü tercüme eserler oynanıyor? Hani artık ahı gitmiş vahı kalmış. Bu Aydın Arıt. Bizim edebiyatımızda yeri olan Aydın Arıt. Neden tiyatro dünyası tanımıyor? Neden? Neden kabullenemiyorlar? Yani büyük bir neden olmalı. Ben bunda ısrar edeceğim, çünkü tiyatronun kaybetmesine gönlüm razı değil. Aydın’ın da hakkının verilmesini istiyorum. Herhalde bunu gerek Devlet Tiyatrosu, gerek diğer tiyatrolar da görecektir. Gittim, Müjdat Gezen’le de konuştum, hakikaten anlayamıyorum bunu. Ben ne yapabilirim, herkes ne yapmış da olur olmaz eserler oynanmış? Yıldız Kenter, Aydın’ın eserlerini Pinter’ın eserlerine benzetmişti. Çok çektim, ama ısrar edeceğim, herhalde bir gün oynayacaklar. Ben yetişemezsem çocuklarım yetişecek. Yani bunu anlayamadım, ben kime “Aydın Arıt” desem, “Büyük üstadımız Aydın Arıt, işte böyle yazar…” O zaman buyurun oynayın, hazır veriyorum. Yok!

S.G: Sizin için bu mücadele nasıl başladı?

Ö.A: Aydın’ı kaybettikten sonra, oğlum Can’la eve girdik. Tabii ki biraz acı oluyor. Ama benim için Aydın’ın eserleri yaşadıkça, Aydın da biliyordum ki yanı başımda. Hakikaten öyle geliyor bana. Mesela şu anda zevkle oturuyorum, biliyorum Aydın ölmedi. Çünkü sanatkâr ölmez. Allah’a en yakın kişi sanatkâr, o da yaratıyor. Can: “Anne, gel alalım bunları.” dedi. “Hadi Can, toplayalım eserleri.” Ağlamayı falan bıraktım. Aydın yaşıyor, bunlar var, bunlarla biz Aydın’ı yaşatacağız. Aydın’ın yaşaması lazım. “Ben de varım.” dedim. Bir sene uğraştık, o eserleri koyduk, istifledik, benim için çok yeni bir şeydi ve oradaki yazılarından öğrendiğim kişilere telefon ettim. Mesela Metin And’a gittim. “Ay” dedi,  “Aydın Arıt!” Çok büyük üzüntü gösterdi. Bu bana cesaret verdi. Tuncer Cücenoğlu… Onun da ismini okudum, telefon ettim, çok yakınlık gösterdi, hatta gittim ve ilk adımı orada attım.

S.G: Ne yaptınız yani?

Ö.A: Erbil Bey’i tanıştırdı. Ondan sonra bu dünyaya ben de yavaş yavaş girmek fırsatını buldum.

S.G: Peki girdikçe ne düşündünüz, ne hissettiniz? Bu dünyaya o şekilde girdiniz, sonra?

Ö.A: Dedim, herhalde ben sesimi duyuracağım. Aydın ilgilenmezdi, ancak yazardı. O, karakterleri yaşama döndürüyordu. Ama ben bunları duyuracaktım. Aydın’ın eserlerini oynayanlar, mesela Muslukçu (Bal Sineği; S.G.) ödül aldı, televizyonda da oynadı o eser. Aydın öldü, kimse farkına varamadı, büyük bir sanatkâr öldü, eserleri nerede nasıl… Topladım, toparladım, Erbil Bey’in yardımı oldu eksik olmasın, siz de eksik olmayın, ama bir yerde duruyoruz, takılıyoruz. Gitmiyor. Bir yere kadar ilerliyoruz, duruyoruz. Kilit noktalara geliyoruz, kilit noktalarla çok güzel konuşmalar oluyor…

S.G: Kilit noktalar derken?

Ö.A: Şehir Tiyatrosunda Orhan Bey’le görüştük, haklı olarak çok sevindim. Orhan Bey de herhalde istisna bir şey yapmadı. “Tabii ki Aydın Arıt’ı aldım kadroma.” dedi. “Oynayacak.” dedi. “Bu sene programa koyuyorum.” dedi. Maalesef dediği çıkmadı. Defalarca aradığım halde kendisine ulaşamadım. “Ne oldu?” diye soracaktım. Senelerdir beklediğim bir şey, hani çölde giden insanın nasıl suya ihtiyacı varsa, Aydın için bunun olması, benim için büyük bir ihtiyaç. Ağabeyim yaşıyor. Ağabeyimin kitapları yaşadıkça, eserleri yaşadıkça Aydın ölmeyecek, Aydın ölümsüzlüğü hak etmiş bir yazar. Nasıl böyle bir şey olur da Aydın yok edilir? Edilemez. Ondan sonra Devlet Tiyatrolarına başvurdum, hatta oynanmış ve ödül almış eserleri için dahi “Geçmedi” diyerek bana yazılar geldi. Ben de bu durumda, ya gayri ciddi bir çalışmanın eseri oluyor  sahnelenen oyunlar diye düşünüyorum ya söylemeye cesaret edemeyeceğim başka sebepler var, söylemek hakaret olur. Ama bundan yılmayacağım, sesimi duyuracağım. Müjdat Gezen’in kapısını çaldığımda, “Benim şeyim değil ama ben alacağım.” dedi. “İçinde size uygun, güzel piyesler de var.” dedim. “Bu sezon değil ama” dedi. Ama ben biliyorum ki, bunlar arkası gelmeyen şeyler. Artık öğrendim ama devam edeceğim. Aydın’ın yaşaması lazım ne yapabilirim. Ya da benim gidip Şehir Tiyatrolarına sormam lazım: “Mademki bu eserler ödül almış, mademki bu eserlerle en iyi piyes yazarı seçildi ağabeyim, mademki senenin en iyi tek perdelik oyunu… Bunların tekrar konmamasının sebebi nedir?” diye sormam lazım. Bir sebebi var.

S.G: Sormuyor musunuz peki? Konuşuyorsunuz bu insanlarla…

Ö.A: “Çok karışık efendim” diyorlar, Orhan Bey’le de konuştum…

S.G: Böyle mi söylüyorlar? Nedir karışık olan? Durum mu karışık?

Ö.A: “Durum karışık, biliyorsunuz biz bir kişi değiliz, 7 kişiden 12 kişiden geçiyor.” diyorlar.

S.G: Durum karışık?

Ö.A: Ama biliyorum artık, o kadarını öğrendim. Durmadan telefon etmem lazım, durmadan panik oluyorum. “Öf! Sıkıcı, yine telefon etti.” diyorlar.

S.G: Bence demiyorlardır… İşler hep böyle yürüdüğü için… Yazar Aydın Arıt’tan söz edelim mi biraz? Çünkü siz en yakınındaki insan, buna sürekli tanıklık ettiniz. Bir yazar nasıl doğar, nasıl kendini inşa eder, ne acılar, ne sancılar çeker, ne bedeller öder? Biraz bundan söz edelim mi? Ben biliyorum gerçi ama yine de her seferinde ilgiyle dinliyorum, şimdi de dinleyeceğim.

Ö.A: Aydın, yazamadığı günler adeta doğum sancısı çekerdi ve kıvranırdı.

S.G: Her gün mü yazıyordu?

Ö.A: Hemen hemen her gün yazıyordu ve çok yazı bıraktı, yazamadığı günler oldu. Tabii ki hayatını kazanmak için…

S.G: Yazmaya ne zaman başladı,  hangi yıllarda hatırlıyor musunuz?

Ö.A: 55’lerde başladı, 60’la 70 küsur arasında çok verimli seneleri oldu…

S.G: 60’lı 70’li yıllarda?

Ö.A: Evet, çok güzel seneleri oldu.

S.G: Kendisi de mutlu muydu bu durumdan?

Ö.A: Çok mutluydu ama sonradan bıraktı.

S.G: Peki nasıl oldu bu kırılma kopma? Nasıl kırıldı yani?

Ö.A: Yazdı konuştu, sonra götürdü verdi ama hiç ses çıkmadı.

S.G: Hangi tiyatrolara? Şehir Tiyatrosuna mı?

Ö.A: Şehir Tiyatrosuna götürdü, Devlet Tiyatrosuna götürdü. Ertuğrul Muhsin’e ben dahi götürdüm.

S.G: Hangi oyunları?

Ö.A: Aya Bir Yolcu gitti en son. Bir daha ben götürdüğümde, Cüneyt Gökçer Bey.. oyunun sonunda ufak bir değişiklik yapmak lazım geldi ve Aydın’a hemen döndüm: “Ağabey, bu iş oldu, yalnız sonunda ufak bir değişiklik olacak.” dedim. “Bu böyle buhrana kapılmayacak, delirmeyecek, daha değişik bir şey…” “Nasıl olur?” dedi. “Karakterim bu, değiştiremem ki!” dedi. “Öyle yaratılmış, doğası bu!” dedi. “Aydın yazsana canım kardeşim ağabeyciğim benim.” “Sen istemiyorsun ama, Levent’te güzel bir sofra meze hazırladım, hadi bu gece içilecek.” dedim. “Ne oluyoruz?” diyor. “Ağabeyciğim bu akşam güzel bir içelim.” Saat 12 oldu 1 oldu rakı bitiyor. Ben: “Ağabeyciğim gel, şurada bir değişiklik yapalım. Ne güzel şömine de yanıyor.” “Ömür nasıl olur, bu değişmez kardeşim.” Flo bana işaret ediyor, “Haydi biraz daha” diyor. Sabah 4 oldu yok. O sabah Aydın değiştiremedi kimseyi. Ben doğru çocukları götürdüm, okula bıraktım, ilk iş uçağa atladım, uçakta ne yapayım o kafayla? Bana sorarsanız hatırlamıyorum. Ama değişti sonunda, sonu değişti Aya Bir Yolcu’nun. Cüneyt Bey’e gönderdim, iki gün sonra cevap geldi: “Kabul edildi, geçti” diye. Benim sevincim Aydın’ınkinden  daha beter ve de bir taraftan da korku başladı ya farkına varırsa diye, öldürür eser oynayacak derken ve davet edildik. Tabii ki Aydın’a: “Gidiyoruz.” dedim. “Aydın prömiyere gidiyoruz.” Ama nasıl gideceğiz, ne yapacağız? İçireceksin ki, farkına varmasın. Otelde dedim ki: “Aydın, hadi sıcak bir banyo yap… Banyoda bir de rakı vereceğim sana.” “Ya ne oluyorsunuz be rakılar makılar?” “Aydın’cığım, olur mu? Hadi abişko- abişko derdim- hadi.” Abişko aldı, içti, mezeler filan. Aydın prömiyere gittiği zaman cebinde bir rakı bardağı ve girdik içeri… O kadar uçuyor artık. Hani bayağı kafa çekilmiş vaziyette, ben korkudan dualar ediyorum, tırnaklarımı geçirmişim fark etmesin. Sonuna geliyoruz, sonuna geldik, perde kapandı, alkışlar. Aydın dedi ki: “Bir şey vardı uymayan. Bir şey vardı çıkartamadım. Ama bir şey vardı.” Hala da bilmiyor. “Tabii ki rejisörün bir iki şeyi olacak.” “Hayır, olmayan bir şey vardı, uymayan bir şey vardı, Ömür uymuyor.” “Aydın’cığım uymayan bir şey değil, sen herhalde fazla kaçırdın ondan.” “Yarın da…” “Yarın olmaz, Aydın. Yarın olur mu? Çocuklar okula gidecek, kocam kıyameti koparır, gidiyoruz, beraber geldik beraber gidiyoruz.” dedim. Bir daha da öyle kaldı. Aydın, beni duyuyorsan affet, vallahi öyle.

S.G: Çoktan affetmiştir bence.

Ö.A: İyi bir yalan bu, pembe yalanlardan, affetsin, şimdi herhalde biliyordur, kafama bir şey indirecek galiba… Ondan sonra inandığım için, devam edeceğim. Biliyorum ki Aydın ölmeyecek ve ölümsüzlüğü de eserleriyle yakalayacak. Ben buna inanıyorum. Nitekim bilmiyorum, hangi belediye, hangi hükümet geldiği zaman. Ama bir gün olacak, altın çamurla kararmaz parlar.

S.G: Muhsin Ertuğrul’dan red cevabı mı almıştı Aydın Arıt?

Ö.A: Tabii ki! Ertuğrul Muhsin’e gittim. Ertuğrul Muhsin’e gitmek çok zor bir şeydi. “Bekliyorum” falan dedi. Girdim içeri, o zaman benim sesim kısılıyordu heyecanlanınca, ya da stresten sesim çıkmıyor. Konuşacağım derken bir ses çıktı, ödü koptu Ertuğrul Muhsin’in. “Ben, Aydın Arıt’ın kız kardeşiyim.” dedim. Böyle böyle… Anlattım derdimi açık açık. “Fevkalade bir yazar, çok iyi bir yazar diye okuyorum bütün kritiklerde, kazara bir oyunu oynadı ama arkası gelmiyor, niçin?” dedim. “Oynamıyorsunuz hala? 7-8 defadır bir sürü İspanyol yazarın eserleri oynuyor. Neydi şeyin o zamanlar unuttum ismini ne lüzum var burada Türk yazarlar var, edebiyatımız bekliyor öyle ya!” “Haklısınız” dedi. “Yalnız Aydın, niçin evinde içmiyor? Aydın’ı ben takip ediyorum, çok da seviyorum.” dedi. “Çok iyi bir yazar ama dışarılarda içiyor.” dedi. “Onu” dedi, “evine karısı bağlasa.” Dedim: “Karısı pek bağlamayı sevmiyor açıkçası. İkincisi de yazarlar bir araya geliyorlar evde, bu onun hoşuna gitmedi. Sabaha kadar konuşuyorlar, şarkı söylüyorlar, gülüyorlar, yazılardan bahsediyorlar, karakterlerden bahsediyorlar. Tabii bu arada içki de oluyor.” Karısı istemiyordu, bilmiyorum neden? Belki de aralarındaki yaş farkından, karısı kendisinden 8 yaş büyüktü Aydın’ın. Yıldız Kenter’e de gittim. “Getir, ben Aydın Arıt’ın eserlerini oynayacağım. Siz de sahneye çıkın.” dedi. “Benim sahneye çıkacak ne halim var, ne durumum var, bir oğlum var, olamaz.” “Ama biz Aydın’ı çok takdir ediyoruz. Çok beğendiğimiz bir yazar. Pintervari” dedi Yıldız Kenter. “Ama daha sonra görüşürüz, gişe yapmayacak.” dedi.  Ondan sonra bir müddet kendi meselelerim, kendi problemlerim oldu. Zaten Aydın’ın da karısı hastalanmıştı…

S.G: Ama bu arada yazıyor değil mi? Yazmaya küsmedi?

Ö.A: Yazdı, yine yazdı, durmadı bırakmadı yazdı. Ama “Ömür, artık ben yazarım.” dedi. “Onlar da benle beraber…” dedi. “Bırak kardeşim, bırak.” dedi ve “Ben artık… Onlar biliyor benim nerde olduğumu. İsteyen arar, isteyen bulur.” dedi. “Ben kimsenin peşinden koşmam ve koşturmam. Benim evlatlarımı ver. Evladım, onların hepsi benim evladım.” dedi.

S.G: Oyunları için söylüyor değil mi bunları?

Ö.A: Eserleri için evet. Ve sonra da artık ömrü geçti. “Aydın” dedim, “Unuttun.” “Ömür, o bir zamanlardı.” dedi. “Yine bir gün, inşallah kalemi elime alacağım ama, şimdilik bıraktım.” Bir şeyler yazıyordu, bazen karalayıp atıyordu.

S.G: Son zamanlarda oyun yazmayı bıraktı mı?

Ö.A: Ondan sonra da artık mahsunlaştı. Çok hayata bağlı bir insandı, hayatı severdi, güzel kadınları severdi, çok titizdi. Bir de çok muntazamdı, her sabah aynı saatte kalkacak, ne olursa olsun, jimnastiğini yapacak. Koşusunu yapar, yürüyüşüne çıkar gelir. Akşamüstü, saat 6’da sofrasını kurar, mezelerini hazırlar, büyük dikkatle çatalı biraz sağa kaymışsa sola alır. Saate bakar ekmeklerini koyar, 7’de rakısını koyar, buzunu tık der atar, taşmaz da, hayret nasıl oluyor, sonra rakısını içer, televizyonunu seyreder. Ben de gider onun yanında otururdum. Sıcak mezeler falan götürürdüm evden..

S.G: Evleriniz karşı karşıyaydı değil mi?

Ö.A: 25 numarada ben, 26 numarada o. Akşamları yemeğini koyardım, özel bir şey varsa, istediği bir şey varsa götürürdüm. Bir gün sokağa çıkıyordum, asıverdim kapısına. O alırdı, rahatsız etmezdim. Maç mı vardı neydi?  Döndük, baktım yine asılı orada. “Herhalde unuttu.” dedim. Ya da “Uyudu kaldı.” dedim. Sabah kapısını vurdum yok, telefon ettim yok, dedim, “Aydın gitti.”

S.G: Bekliyor muydunuz böyle bir şeyi?

Ö.A: Beklemiyordum ama o an öyle geldi. Anahtarcı bulduk, kapıcıyı çağırdım, içeriye girdik. Aydın giyimli, gazetesini okuyor, gülümsüyor, sigarası yanmış tablada. Televizyon açık, üşümüş, o anda gayri ihtiyari üstüne bir şey örttüm soğuk diye. Ondan sonra gittiğini anladım. Sedat’a haber verdim, oğluma ve tabii ilk hazırlıklar başladı. O anda dahi “Aydın ölmedi ama vazifelerimi yapmalıyım.” diye bir şey geldi içime. Aydın’ı en iyi şekilde son yolculuğuna, en güzel rahat şekilde, en layık olduğu şekilde, ne yapmam lazımsa yapılmasına gayret ettim. Canım kardeşim, Aydın gitti! Ondan sonra da Can’la… Can, Amerika’dan geldi. Can’a söylememiştik, çok severdi çocuk. Sık sık orada kalırdı, biz kocamla anlaşamadığımız zamanlar oraya giderdi. Orada o ufacık, iki odalı küçücük evde, nasıl güzel bir sıcak hava bulurdu. Aydın, nasıl çocuklar gibi sevinir hikâyeler anlatır, çocuklarla çocuk olur. Galatasaray’daki eve giderdik çocuklarla, o apartmanda annem üst kattaydı, Aydın alt kattaydı. Bir salon, bir mutfak, bir de ufacık bir oda vardı. O salondan içeri bir yer vardı. Oraya perde yapmışlardı, yatak koymuşlardı orada otururduk bir de masa vardı, yemek masası. Aydın’ın arkadaşları gelir, ne güzel!  Şarkılarını söylerdik. Şarkılarla küçücük yerde nasıl mutluyduk, çocuklar bayılırdı.  “Sen gideceksin Aydın dayıya, ben gideceğim.” Onlar birden gözümün önünden hep geçti. Bunlar yok olamaz, Aydın da yok olamaz, ne olacak? Eserlerini topladık. Aydın ne bıraktıysa onların devam etmesi lazımdı ve hala uğraşmaktayım. Muhakkak bir gün yerlerini bulacaklar, ümidimi kesmiyorum. Bazen kendimi alamıyorum, gidiyorum bir kitapçı dükkanına: “Aydın Arıt’ın şu kitabını istiyorum.” diyorum  para verip. “Arkadaşım bankadan istedi.” diyorum. Gidiyorum kitapçılara…

S.G: Alıyor musunuz peki?

Ö.A: Alıyorum da, ısmarlatıyorum da. Başka isimlerle aldırtıyorum bazen… Tatlı tatlı üçkağıtlar…

S.G: Ne söyleyeceğimi bilemiyorum…

Ö.A: İzmir’de de gidiyorum, bütün kitapçıları dolaşıyorum. “Şu şirketten” diyerekten istiyorum. “Ben yarın gelir alırım, arkadaşlar aralarında paylaşamıyorlar.” falan diyorum. Bende galiba yılmak yok. Hastalığımdan mıdır nedir, bu da benim şansıma, kolay kolay da dört koca değiştirilmiyor değil mi? Bazen de kendimi bıktırıcı işportacılara benzetiyorum. Üstelerler, “İstemiyorum bırak.” dersin, hala gelirler. “Yok” diyorum. “Bitti!” diyorum. Bir bakıyorum, “Yok!” Başlıyorum yine, devam ediyorum.

S.G: Çok güzel.

Ö.A: Mesela benim hayatta bir Ömür yoktu dayandığım. Annem de bana dayanırdı, ağabeyim de bana dayanırdı… Ben çocuklarıma dayandım. Onlara belli etmedim ama, onlara baktıkça kuvvetlendim. Onlar beni nasıl görmek isterdi diye düşündüm ve  yaratırken kendimi baştan yarattım. Çünkü ben çok utangaç, çok korkak bir kızdım çocukken. Hatırlıyorum, koridoru bile tek başıma geçemezdim. Öyle bir geçiyorsun ki, ondan sonra da… Bir de memnunlar galiba, “Anne seni devam ettireceğiz.” diyor çocuklarım. Bilseniz diyorum içimden, anneniz nasıl yoktu. Yani ben evden iki çocuğumu alıp çıkarken ağabeyim ve annem benim gözetimimdeydi. İçtikleri su ayrı gitmiyordu, aman allahım. Eğer daha muntazam bir hayatım olsaydı, ölmeler boşanmalar olmasaydı herhalde daha çok yardımım olacaktı. Hayat değişiyor, gidişat değişiyor, çark değişiyor. Çalışmaya başlıyorsun, o zamanlar tabii ister istemez bırakıyordum. Ondan sonra yine alıyordum ama şimdi artık… Daha çok şey yapılması lazım.

S.G: Neler yapılmalı mesela sizce?

Ö.A: Mesela derslerde oyunlarını oyun olarak oynamaları lazım. Ne bileyim ders olarak çocuklara göstermeleri lazım… Sonra halka Aydın Arıt’ı tanıtmak lazım. Sadece tiyatrocuların tanıması değil. Tiyatronun bir mesajı var. Onun vereceği mesajı, sinemadan alamazsınız, bu kadar güzel, daha canlı, daha reel, daha hakiki olarak alamazsınız. Aydın Arıt’ın verdiği mesajları, Türk Tiyatrosunun vermeye devam etmesi lazım.  Yoksa bir sürü ecnebi, bildiğimiz, bininci defa oynanan oyunları habire oynamaları şart değil. Bilmem kimin kızları diye ne lüzumsuz işler, ne saçma şeyler. Sen Türk Tiyatrosuna Türk yazarını tanıştır. Aydın Arıt gibi bir yazar ölmüş, ölüm yılı olmuş kimse oralı değil. Ne bir hatırlatma, ne bir anma, ne bir vefa borcu var. Hiçbir şey yok! Aydın Arıt doğmuş halbuki. Bugün Moliere doğduydu, şu gün Moliere öldüydü… Siz evvela kendi tiyatronuzun yazarlarını anımsayın ondan sonra da Moliere’i, Shakespeare’i devam edin anmaya. Ama böyle bir şey yok! Biz hala Avrupalılaşmaya özeniyoruz ama bence evvela kendini tanı, sonra karşındaki insanı. Bence Türk tiyatrosunun, Türk edebiyatının Aydın Arıt’a bir vefa borcu var. Bir sanatkârın eserini yaşatmak… Bence en ön planda gelmesi lazım… Ve bir Aydın Arıt daha yok! Ben uğraşmasaydım, siz bana yardım etmeseydiniz, bu kitaplar da yok olacaktı bir gün, yazılar da yok olacaktı. Yılmaz Öğüt eksik olmasın bastı, hakikaten hepsine çok çok teşekkür ediyorum. Tuncer Cücenoğlu’na, Allah rahmet eylesin Metin And’a… Ama arkası hani? Hangi Şehir Tiyatrosu, hangi Devlet Tiyatrosu bu kadar ödül almış, sahnesinde oynamış, eserleriyle tanınmış bir yazarı andı ölüm gününde? Hangi haber çıktı? Gazetelerin kitap sayfalarında, edebiyat satırlarında hangisi andı? Hangisi? Henüz kırılmak için çok erken, kırılmadım. Ama neden diye soruyorum, neden? Orhan Bey mesela! Herhalde çok meşgul… Ne zaman telefon etsem toplantıda oluyor, çıkıyor, herhalde vakit bulamıyor. Öyle kabul etmek istiyorum, gönül öyle istiyor. Aydın bunları duysaydı bana kızacaktı. İsimler falan geçiyor diye. Mesela Zeynep Oral benim kuzenim, ama katiyen Aydın istemezdi, Zeynep’e gideyim bir yazı bir şey, Aydın hakkında, Aydın’ın eserleri hakkında konuşayım istemezdi. Çok gururluydu, korkunç gururluydu… Şu aralık biraz şey ettim ama bekliyorum verilen sözleri… Üstlerine de gitmeyeyim. Üstelik ben diyorum ki, buradan gelecek hiçbir şeyi istemiyorum, gerek yönetmene gerek kimseye bırakıyorum. Alacağım ama bırakacağım artık. Bana Aydın’ın eserinin oynaması lazım, yönetmene de para lazım, anlaştık diyorum. Aydın’ın yaşamasını istiyorum, başka da hiçbir şey istemiyorum diyorum… Bugün çok mutluyum, Aydın’dan bahsettik, bu kadar derinden konuştuk, sizlerle birlikteyim. Çok sevindim bir araya geldiğimize hakikaten. Erbil Bey ve sizden gördüğüm yakınlık… Aydın namına ve kendim için teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.

S.G: Ben de sizi tanıdığım için çok mutluyum… Çok teşekkür ederim.

Hakkında Sema Göktaş

Yoruma kapalı.