26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Söyleşi / Royal Court Söyleşisi
Royal Court Söyleşisi

Royal Court Söyleşisi

25-29 Kasım tarihleri arasında Royal Court, Kadir Has Üniversite’sinde yoğun bir yazarlık atölyesi yaptı. Mark Ravenhil, Richard Twyman, Zinnie Harris yönetiminde kurulan atölyeye İran’dan 5, Türkiye’den 9 yazar katıldı. İngiltere’nin en önemli tiyatrolarından olan Royal Court’ta yetişen veya bu kurumda/kurumla çalışmış olan kimi isimler şunlardır: John Osbourne, Arnold Wesker, John Arden, Caryl Churchill, Sam Shepard, Edward Bond, Martin Crimp…

Gerçekleştirdiğimiz söyleşi çok kısıtlı bir zamanda gerçekleştirildi. Mark ve Richard ile özel olarak yapmayı düşündüğümüz söyleşi de şimdilik Haziran ayına kaldı. Çünkü atölyenin ikinci aşaması Haziran ayı olarak düşünülmekte. İyi okumalar dilerim.

 

Oktay EMRE            : İstersen seninle başlayalım Richard. Buraya gelmeden önce atölyeyle ilgili beklentileriniz nelerdi ve aktarmak isterseniz atölyenin içeriğinden de bahsedebiliriz.

Richard TWYMAN : Atölyenin esas odak noktası buraya katılan oyun yazarlarının atölyenin bitimine kadar bir oyun yazmasıydı. Bizim beklentilerimize gelince; ben şahsen, Türkiye’deki tiyatro anlayışı ve kültürü hakkında bir şeyler öğrenmek, şuan yaşayan oyun yazarlarının anlatmak istedikleri hikâyeleri öğrenmek ve nasıl bir ortamda yazdıklarını ve hikayelerini nasıl anlattıklarını keşfetmek konusunda çok heyecanlıydım. Atölyenin bir başka heyecan verici tarafı da; Türk, Kürt ve İranlı oyun yazarlarının iş birliğiydi. Gerek tiyatroları, gerek kültürleri, gerekse de, oyunlarını artiküle ediş biçimleri arasındaki benzerlikler ve farklılıkları görmek de önemliydi. Hem oyun yazarlığı hem de kültürleri bakımından.           

O. E.                           :Peki, tüm bunlar size yeterli geldi mi? Bu beklentileriniz karşılandı mı?

Mark RAVENHIL   : Yani, yeni başladık aslında bunları öğrenmeye. Bu uzun zaman alan bir süreç, öyle değil mi? Yani bir ülkenin tiyatrosunda neler olup bittiğini tamamen öğrenmek?

Erdem AVŞAR         : Evet, tabii.

R.T.                            : Mark’ın daha önce de dediği gibi İstanbul dünyanın merkezi. Kültür, din ve diğer birçok şey bakımından tam bir kavşak niteliği taşıyor. Sembolik olarak Batı ve Doğu arasında olması da öyle. Başka birçok konuda da böyle ama özellikle dinsel ve kültürel olarak Doğu ve Batı’nın tam merkezinde.

M.R.                           : Burada olup biten ve çok heyecan verici şeyler var. Bunun farkındayız artık.

R.T.                            : Evet. Tüm o olup bitenlerle ilgili şeyler hakkında da daha çok şey öğrenmek istedik.

O.E.                            :Peki, İngiltere’deki tiyatro anlayışını düşündüğünüzde, Royal Court bunun neresinde duruyor? Özellikle küresel açıdan dünyada olup bitene baktığımızda…

Zinnie HARRIS        : Atölyenin ilk gününde de bahsetmiştik aslında biraz ama Royal Court da aslında şuan heyecan verici bir dönemden geçiyor. Royal Court’un yeni bir artistik direktörü var: Vicky Featherstone. Vicky şimdiden Royal Court’u da değiştirecek bir enerji ve vizyondan yola çıkarak ortak çalışmalar ve yeni projelerden bahsetmeye başladı bile.

R.T.                            : Royal Court geleneğinin aslında her zaman çok açık bir merkezi oldu: Oyun yazarlığı. Royal Court, oyun yazarlığını merkeze oturtan bir tiyatro. Yeni direktörümüzle birlikte yeni bir sayfaya geçiyoruz biz de. Oyun yazarlığı da elbette oyundan oyuna, ülkeden ülkeye ve kuşaktan kuşağa değişen bir şey. Biz de bunları araştırarak oyun yazarlığının nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyoruz.

M.R.                           : Royal Court bence bize yıllar boyunca yaptığı işlerle dünyanın en önemli tiyatrosu olduğunu kanıtladı. Bazen dünyanın en iyi tiyatrosu olduğu fikrini haklı çıkarır, bazen çıkaramaz. Ama öyle ya da böyle, Royal Court’a bir şekilde dâhil olmuş yazar ve yönetmenlere, Royal Court’un bir güven duygusu aşıladığı kesin.

Z.H.                            : “Bunu biz, ama biz, sadece biz yapıyoruz,” duygusu oluyor evet.

M.R.                           : Bir yandan, bu duygu, o yazar ve yönetmenlerin daha hırslı ve daha cesur olmalarını sağlıyor. Ama bu güven öte yandan da kolaylıkla küstahlığa da dönüşebiliyor.

O.E.                            :Royal Court’ta ağır basan bir eğilim var mı? Oyunları sahnelemek ve seçmek konusunda? Politik açıdan mesela?

M.R.                           : Tabii ki bu oyundan oyuna değişebilir ama bence uzun zamandır Royal Court’un geçim kaynağı toplumsal meseleleri konu edinen oyunlar oldu. Royal Court’u en çok heyecanlandıran, en çok çeken şey de sanırım hâlâ bu. Yani, büyük “p”li politik bir tiyatro olduğunu söyleyemeyeceğim Royal Court’un. Royal Court, aslına bakarsanız, kapitalizmle doğrudan uğraşmaz. Mesela yaşanan Occupy olaylarını merkeze almadı hiçbir zaman. Yani bir skala üzerinde değerlendirecek olsam, Royal Court’un politik bir tiyatrodan çok toplumsal bir tiyatro olduğunu söylerim. İlgilendiği oyunlar da “iyi yazılmış”, sosyal meselelerle ilgilenen oyunlar. Ve bu oyunların hem anlattıkları hikâyeler hem de bu hikâyeleri anlatma biçimleri bakımından deneysel ve meydan okuyucu olmaları.

R.T.                            : Aslında ben de katılıyorum bunlara. Vicky Featherstone’dan önceki artistik direktörümüz Dominic Cooke’un Royal Court’taki görevinin son zamanlarına doğru, Royal Court’ta da değişiklikler olmaya başlamıştı. Toplum değişiyor, insanlar da değişiyor. Tiyatro da değişecek elbette.

O. E.                           :Gezi Parkı olaylarına gelecek olursak… Türkiye uzun yıllardır ilk kez bu kadar her kesimden insanın birlikteliğini içeren bir eyleme, başkaldırıya sahne oldu. Bu size nasıl yansıdı? Gezi olaylarını İngiltere’den nasıl izlediniz? Örneğin bu olaylar bir de “Gezi Ruhu” adıyla başkaldırıyı, örgütlenmeyi işaret eden bir şey doğurdu ve biz buna “Gezi Ruhu” diyoruz. Bu ruhu taşımış olan, taşıyan tiyatroların ödenekleri kesildi mesela…

Z.H.                            : Bize anlatılan olay aslında sanırım biraz farklı. Yani tüm sınıflardan, her kesimden insanın bir araya gelip muhteşem bir birliktelik içinde olması değil de, gördüğümüz şey, asıl odaklandığımız olay protestoculara uygulanan polis şiddetiydi. İzlediklerimizden şunu anladık yani: “Türkiye’deki otoriteler kendi halkına karşı vahşice davranıyor.” Ve Türkiye’nin değiştiğini, artık fundamentalist bir rejime yöneldiğini düşündük. Türkiye’nin içinden geçtiği değişim de, bu değişime eşlik eden “durum kötüye gidiyor” hissiyle sunuldu. Kötü şeyler olacak diye anlatıldı.

M.R.                           :Peki sizce? Yani şu an tiyatronun yapabileceği bir şey var mı? Bu ruhu korumak ve beslemek için örneğin?

O.E                             : Meseleyi belki biraz daha iyi analiz edebilmek gerekiyor önce. Araya biraz daha mesafe girmesi… Sanırım şu sıralar önümüzü zor görüyoruz.

Z.H.                            : Peki hükümet anladı mı? Ne yapmaya çalıştığınızı. “Haa, tepki geliyor,” diyerek geri çekildiler mi mesela?

O.E/E.A                     : Hayır, maalesef.

M.R.                           : Yoksa daha da zorlaştırdılar mı her şeyi?

E.A                             : Evet. Yani, şuan en azından bir şey yaptıklarında insanların bir reaksiyon göstereceklerini biliyorlar.

Z.H.                            : Hah, onu soruyordum ben de.

M.R.                           : Aslında ben bir şey daha söylemek istiyorum. Yani, zor zamanlar geçirdiğinizi ve neden biraz uzaktan bakabilmeniz gerektiğini anlayabiliyorum. Bir şeyin tam içindeyken, insanın önünü görmesi de zor ama şunu merak ediyorum: Ne zaman çıkacaksınız bunun içinden?

Z.H                             : Çok da uzun sürmemeli  bu.

M.R                            : Bence bazen bir şeyi tamamen artiküle edemeden açıkça söylemek de gerekebilir. İyi ya da kötü olabilir bunun sonucu. Ama en azından tiyatroyla, oyunlarla bir şey yapılabilir bu konuda.

O. E.                           :Peki, Türkiye’de hiç Türkiyeli bir oyun yazarının oyununu izleme fırsatı bulabildiniz mi ve Türkiyeli tanıdığınız, iletişimde olduğunuz oyun yazarları var mı?

M.R.                           : Leyla Nazlı var mesela. Türkiye’nin doğusunda bir yerde doğmuş, sonra ailesiyle İstanbul’a taşınmışlar Leyla çocukken. Şu an herhalde Leyla 30′lu yaşlarında olsa gerek. O zamanlar, doğudan İstanbul’a göçleri hakkında çok şey anlatır. Şöyle bir anısı var mesela. Etrafta silahlı gezen ama sivil adamlar doluymuş.

E.A.                            : Kim oldukları da belli değil tabii.

M.R.                           : Evet değil. Kim hangi taraftan anlaşılmıyor da. Öyle bir dönem. Sonra Leyla, 18 olduğunda, annesine “Ben İngiltere’ye gidip bebek bakıcılığı yapacağım, İngilizce öğreneceğim,” diyor. Annesi de “Hayır, olmaz,” diyor. Ama gidiyor, İngilizce de öğreniyor. Sonra, Arcola Tiyatro’nun kurucusu, Türkiyeli Mehmet Ergen’le tanışıyor ve birlikte Arcola Theatre’ı başlatıyorlar. Leyla da Arcola’da birçok oyun sahneye koydu. Mehmet ayrıca, diğer Türkiyeli oyun yazarlarının oyunlarını bazen sahneye koyuyor. Fakat Leyla işlerini bildiğim tek kişi. Ama o da İngilizce öğrendikten sonra oyun yazmaya başlıyor.

Z.H.                            : Ama bu zor bir iş gerçekten de. Yaşananların ve yapılan işlerin hepsini öğrenebilmek için tekrar tekrar ziyaret etmek lâzım belki de. Biz de aslında bunun için buradayız. Öğrenmek için.

M.R.                           : Evet. Kesinlikle.

R.T.                            : Berkun Oya’nın da işlerini biliyoruz. Royal Court’un rezidans programına katılmıştı zaten.

M.R.                           : A, tabii. Doğru.

R.T.                            : Bir de Cem Uslu oyununu gördük dün gece. (Gülüyor)

O.E.                            : Peki şimdilik teşekkür ediyorum. Çok az vaktimiz kaldığı için Zinnie ile konuşmaya devam edelim. Vaktimiz kalırsa sizlerle de konuşalım. VAktimiz yetmezse mail yoluyla sorularımı ileteyim.

M.R.                           : Olur tabii.

R. T.                           : Tamam. Sonra görüşürüz o zaman.

 

O. E.                           :Şu sıralar neler yapıyorsun Zinnie ve neler yaptın? Edinburgh’da yaşıyorsun değil mi?

Z. H.                           :Evet, İskoçya’da yaşıyorum. Ama hem İngiltere’de hem de Edinburgh’da işler yapıyorum. Royal Court için yazdığım bir oyunu yeni bitirdim. Londra’daki National Theatre için, Royal Shakespeare Company, Londra BBC ve İskoçya’daki National Theatre ve Traverse Theatre için işler yaptım. St. Andrews Üniversitesi’nde ders veriyorum.

O. E.                           :Ne dersleri? Oyun yazarlığı?

Z. H.                           :Evet. Ve senaryo yazarlığı.

O. E.                           :Türkçe’ye çevrilen bir çalışman oldu mu peki? Ya da daha önce çevrildiği diller var mı?

Z. H.                           :Bildiğim kadarıyla yok. Bir şey yapmamız lazım bu konuda. (Gülüyor.) Oyunlarım Almanca, İspanyolca, İsveççe gibi dillere çevrildi. Çoğunlukla Avrupa ülkelerinde sahnelendi. Doğuda ise Japonca’ya çevrildi. Ve tabii Amerika’da da oynandı. Ama hayır Türkiye’de oynandığını sanmıyorum.

O. E.                           :Peki Royal Court’la olan ilişkin nasıl başladı?

Z. H.                           :Yaklaşık on iki yıl önce bir oyunumu izlediler. Ardından iki kez kendileri için bir oyun yazmamı istediler. Bir tanesini Royal Court ve Clean Break ortaklığında yazdım. Clean Break, kadın tutuklular konusunda yazan ve üreten bir tiyatro. Bir workshopla İngiltere’deki bir hapishaneye giderek hazırlanmıştım oyunu. Oyunun adı Nightingale and Chase. Diğer oyunu ise yeni teslim ettim Royal Court’a.

O. E.                           :Oyunlarına müdahale edilmesine ne kadar izin veriyorsun peki? Yani bir dramaturgi çalışması yapılırken edilen müdahalelere ne kadar yer var hayatında? Bir çizgin var mı? Bundan sonrasına karışamazsınız dediğin?

Z. H.                           :Kadir Has Üniversitesi’ndeki söyleşiyi yaptığımızda sen orada mıydın bilmiyorum ama orada da biraz bahsetmiştim bundan. Kaçıncı prodüksiyon olduğuna göre değişiyor bu aslında. İlk prodüksiyonda izleyicilerin her zaman kâğıtta yazılı olan şeyi sahnede görmelerine dikkat ediyorum. Fakat takip eden prodüksiyonlarda, oyunu sahneleyenlere daha geniş bir özgürlük alanı tanınması gerektiğini düşünüyorum. Ama bir oyun yazarı için oyunun ilk prodüksiyonu çok önemli.

O. E.                           :Diyelim ki, bir oyununu politik nedenlerden törpülemek isteyen bir yönetmen var. Ya da diyelim bir karakterin aslî bir özelliğini çıkarmak istiyor birileri dramaturji sırasında. Bu konudaki tavrın ne?

Z. H.                           :Bunu birlikte çalıştığım kimse istemez benden. Bir tiyatro ekibi veya bir yönetmen bir oyunu sahnelemek istiyorsa bu istekleri onların zaten o oyuna gönülden bağlı olduğunu gösterir. Yapacakları tek şey şu olabilir: “Ha, bu sahne pek işlemiyor, acaba şöyle mi değiştirsek?” Fakat hiçbir zaman sizin sesinizi sizden almaya çalışmazlar.

O. E.                           :Peki Türkiye’de planladığın herhangi bir çalışma var mı gelecekte?

Z. H.                           :Aslında ilginç bir soru bu. İnsan bilmediği bir yere gittiğinde gözlerini dört açıp geziyor. Buraya geldiğimde de aklımda bir şeyler canlanmaya başladı aslında. Burada geçirdiğimiz süre boyunca tiyatrodaki sansürden konuştuk hep. Sansürü tiyatro bağlamından çıkarıp bir çocuğun yetiştirilmesine yerleştirmek ve bununla ilgili bir oyun yazma düşüncesi doğdu. Yani şuan tam bilemiyorum tabii bu henüz çok yeni bir fikir ve tam olarak formüle etmedim ama eğer bir oyun yazarıysanız ya da yaratıcı yazarlık yapıyorsanız, gidip gördüğünüz yerlerde sizi etkileyen şeylere gözlerinizi kapamanız neredeyse imkânsız oluyor.

O.E.                            : Peki Zinnie çok teşekkür ediyorum sohbetin için.

Z. H.                           : Rica ederim.

O. E.                           : Ve Erdem, çevirilerinden ve söyleşiye olan katkından dolayı çok teşekkür ediyorum.

 

 

Hakkında Oktay Emre

Yoruma kapalı.