25 Temmuz 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Söyleşi / Şaban Ol Ve Celil Toksöz’le Tiyatro Rast Üzerine

Şaban Ol Ve Celil Toksöz’le Tiyatro Rast Üzerine

Sema Göktaş – Erbil Göktaş  

Sema Göktaş: Rast nasıl kuruldu diye başlayalım isterseniz? Bir Hollanda tiyatrosu. Hollanda’da kurulan, artistik kimliğini Türklerin belirlediği bir tiyatro. Türkiye’yle ortak yapımlarınız da var…

 

Celil Toksöz: Kurulduğundan beri, dört tane oyun yapıldı Türkiye ile ortak prodüksiyon. İki Şaban yaptı, iki ben yaptım.

Erbil Göktaş: Kaç yılda?…

 

Şaban Ol: 2001-2008 arası, yedi yılda dört tane ortak çalışma yapmışız.

 

Celil Toksöz: Bazen nasıl oluyor da ortak çalışma oluyor diye soruyorlar.

Şaban Ol: Onun bir formülü yok. Direkt bir konsepte oturmuş bir şey değil. Daha çok bireysel kontaklarla oluşuyor bu iş.

Sema Göktaş: Spontan gelişiyor…
Sema Göktaş: Seçici mi davranıyorsunuz?…

 

Celil Toksöz: Tabii tabii. Yedi oyun yönetmişse hemen hemen altısını izlemişimdir. Aklımda bir fikir var. Açıyorum Mahir’e diyorum ki, Mahir, şöyle bir projemiz var. Yapabilir miyiz beraber? Aklına yatarsa, sanatsal içeriğine inanıyorsa diyor ki, nedir şartlar? Durum nedir, nasıl olacak?  Diyorum ki sen buraya gelirsin, bizim burada üç tane oyuncu var kız, üç tane de müzisyen oradan getiririz diyorum. . Mahir’in kendisi de geliyor. Dört kişi oradan dört kişi buradan katılıyor. Tam bir ortak proje oluyor. Projeyi yapıyoruz. Sonra Şaban diyor ki, bu çingeneler içimi parçalıyor. Nasıl yapıyorsun Şaban? “Gülün Öpüşü”nü nasıl yaptın?

 

Şaban Ol: O biraz farklı gitti. Mesela bir proje var, siz biliyor musunuz onu? 2004’te on dört tane oyuncu, altı tane müzisyenle İzmir’de, Karaburun’da çalıştım ben o projeyi, “Gülün Öpüşü”nü. İlk önce İzmir Devlet Tiyatrosuyla yapacaktık. Prensipte anlaştık. Ama ben bitmiş bir tekst ile çalışmam dedim. Tekst iskelet halindedir benim için. Daha sonra devam etmedim. Ama benim de kendi içimde olan bir şeydi. Yapmak istiyordum öyle bir şey. Olmadı. On dört tane oyuncu ile müzikal bir oyun yaptık. Diğeri “Kuzey Işığı”. Bülent ile ortaya çıktı. Bülent ile burada tanıştık. Spontan bir şekilde gelişti. Bülent Emin Yarar.

 

Sema Göktaş: Biliyorum.

 

Şaban Ol: Ya onlar ayrı spontan gelişen şeyler. Ama yaparken karşılıklı olarak bir kıvılcım oluşması lazım.  O olmazsa zaten olmuyor. Durup dururken hadi şurada, Türkiye’de bir proje yapalım diye başlamıyoruz. Çok bireysel ve çok tesadüf üzerine gelişti şimdiye kadar…

 

Celil Toksöz: Seçici davranıyoruz tabii ki. Bizle  oturup proje yapmak isteyen, beraber çalışmak isteyen, her gittiğimizde CV veren, bir şeyler yapmak istiyorum diyen çok Türkiye’de. Grup ya da kişi. Mesela Ankara’da. Ankara Kültür Festivali’ne altı yedi yıldır oyunlarımız gider çok beğendiğim bir festivaldir ayrıca. Bizimle. O bağlamda çalışmak isteyen gruplar çıkıyor. Bu o grupların iyi veya  kötü olması anlamında değil de bir kimya tutması lazım. Hani arkadaşlık ayrıdır. Artistik bazda bir karışım olabilir mi? Bir helva yapabilir miyiz beraber şimdi? Olmazsa olmaz. O anlamda seçiciyiz.Tabii bu karşı taraf içinde geçerli. Tesadüf dediği Şaban’ın tanıdığımız bildiğimiz insanlar var.

 

Şaban Ol:  Türkiye ile yapılan bütün projeler buradaki projelerden keserek yapmış olduğumuz projeler. Sadece “Gülün Öpüşü” için Dışişleri Bakanlığında bir fondan yardım aldım. Diğerleri için, buradaki projelerin parasından keserek yaptık hep.

 

Celil Toksöz: Yani bir aşk temelinde yapıyoruz.

 

Şaban Ol: Sırf nostaljik projeler, Türkiye tarafımız ölmesin, Türkçe ölmesin diye…

 

Celil Toksöz: Biraz da şeyi sıcak tutmak istiyoruz, tiyatral açıdan önemli tabii.

 

Erbil Göktaş: “Yalnızlıklar” da böyle mi çıktı?

 

Celil Toksöz: “Yalnızlıklar”da Hasan Ali Toptaş beni çok etkiledi. Romanın yazarı.

 

Erbil Göktaş: Maddi problemi nasıl çözdünüz? Vakti nasıl çözdünüz? Oradan kaç kişi geldi?

 

Celil Toksöz: Ben buradan gittim İstanbul’a. Çok az küçük bir bütçesi olan bir projeydi. Şaban’ında dediği gibi oradan kıstık buradan kıstık yol parasını ekledik. Bir bütçe ayarladık. Bu bütçe ile Mahirler oradaki bütün tur, turne, insan, elemanları ayarladılar.

 

Sema Göktaş: Organizasyon.

 

Celil Toksöz: Tabii. Çok büyük bir şeydi. Ondan sonra o kaynakla bir ay çalıştık. Çünkü bir ay beş gün çalışamayız, para yetmiyor. Bir ay çalıştık İstanbul’da. Oyun çıktı. İstanbul’da oynadık, Berlin’de oynadık. Haziranda Bonn’da oynayacağız.

 

Sema Göktaş: Rast nasıl kuruldu? Hangi fikirle yola çıktınız? Somut olarak nasıl kuruldu? Bunu tarihsel olarak öğrenelim.

 

Şaban Ol: Şimdi Celil Toksöz ile ben Rast kurulmadan önce de meşhurduk. İşte 1982- 84 de Vasıf Öngören’in kurduğu bir kurs vardı. O kursun yanı sıra ayrıca Celiller de başka bir şekilde meşguldü. 1986’dan sonra hem kursta yetişen öğrenciler vardı, hem de alaylı olarak yetişen bir kesim tiyatro ile meşguldü. Vasıf Öngören vefat ettikten sonra Öngören Tiyatrosu kuruldu. Bu arada AST da (Amsterdam Sanat Tiyatrosu) kuruldu. Yine Öngören Tiyatrosu’ndan ayrılan arkadaşlar ile..

 

Sema Göktaş: AST Öngören Tiyatrosu’yla eşzamanlı mı kuruldu?

 

Şaban Ol: Yok daha sonra. Dört yıl filan sonra. Celil de bir şekilde bu çalışmaların içinde yer aldı. Ben de farklı bir biçimde yer aldım daha sonra.

 

Erbil Göktaş: Kaç kişi vardı grupta?

 

Şaban Ol: Grup amatör bir gruptu. Profesyonel bir kadromuz yoktu. İdealizmin getirdiği bir şey vardı. Özellikle 1980 sonrasında buraya gelen insanlar,  ağırlıklı olarak yaralı olduğu için, o idealizmin ayakta tuttuğu bir şeydi. Ama profesyonel oyuncu bazında, direkt profesyonel oyuncular değildi. Genelde amatör oyunculardı. Öngören Tiyatrosu kurulduktan dört yıl sonra AST kuruldu. Daha sonra belli bir kesim okullara gitti. Ben reji bölümüne gittim. Celil akademiye gitti. Bizim Ali diye bir arkadaşımız var. O kabare bölümüne gitti. Cahit diye bir arkadaşımız oyunculuk bölümüne girdi. Yani herkes farklı dallarda ilgi alanlarıyla ilgili bölümlere bir şekilde girdi.

 

Sema Göktaş: Onlar da şu anda Hollanda’dalar mı? Profesyonel tiyatro mu yapıyorlar?

 

Şaban Ol: Hollanda’dalar, evet. Profesyonel tiyatro yapıyorlar. Okul bittikten sonra gene ben 1993’e kadar Öngören Tiyatrosu “Close Up” diye bir şey kurduk. Burada üç oyun koyduk. Daha sonra dağıldı herkes. Bireysel olarak çalışmaya devam ettik. 2001 yılında Celil, yapısal olarak yardım almak üzere, yeni bir tiyatro kurmak istiyormuş. Ben başkalarından duydum. Daha doğrusu bizim Muhasip arkadaşımız Gert’e, Mali Danışman demek daha doğru, ben de ona teklifte bulundum. O da dedi ki, birleşsek daha iyi olmaz mı? Böyle bir para verilecekse ya seni seçecekler ya onu seçecekler.

 

Sema Göktaş: Birleşip ortak bir yapı oluşturdunuz.

 

Şaban Ol: Ayrıca Celil’le birbirimizi de tanıyoruz. Oturduk konuştuk. Mesela artistik olarak repertuar seçiminde birbirimize karışmıyoruz.

 

Celil Toksöz: Bir altı ay konuştuk ama.

 

Sema Göktaş: Çatışmaları önleyebildiniz mi?

 

Celil Toksöz: Sorular vardı kafamızda tabii.

 

Şaban Ol: Çıkmadan önce artistik olarak birbirimize müdahale etmeyeceğiz. Ama düşüncelerimizi söyleyeceğiz. Konuştuk, bayağı konuştuk bunları. O anlamda da önleyebildik gerçekten. Şimdiye kadar hiç çatışma olmadı. Küçük artistik çatışmalar oluyor. Orada şunu koymasan iyi olur falan diyoruz. İnatla onu koyuyor. Ya da tersi oluyor. İnatla ben koyuyorum. Öyle bir şeyler oluyor. Birbirimize mümkün olduğu kadar destek olmaya çalışıyoruz. Prova sırasında ben provasını izliyorum. O sırada da sözümüzü sakınmıyoruz.

 

Sema Göktaş: Kurdunuz. Sonra?

 

Şaban Ol: Kültür Bakanlığına başvurduk. Dört yıllık yardım için. Sübvansiyon. Zaten genelde dört yıllığına alırlar bu yardımı. Her yıl iki oyun yapacağız.  Türkiye ile de iki yılda bir proje yapacağız ama onun için bir para almadık. İki tane küçük oyunumuz var. Bir de bizim gençlik birimimiz var. Orayı gördünüz herhalde. Bir gençlik tiyatrosu kurduk. O da kendiliğinden, spontan olarak gelişti.

 

Celil Toksöz: Yani Tiyatro Rast’ı kaba hatlarıyla çizersek, kuruluşunda üç tane ana çizgisi, üç tane ana öğesi var: Birincisi, Hollanda’da özellikle güncelliği yakalayan kışkırtıcı, artistiği yüksek oyunlar yapmak. İkincisi, uluslararası ilişkileri sağlamak. İlk önce Türkiye, çünkü oradan geliyoruz. Almanya’da da aynı ilişkilerimiz var. Almanya’da da gençlik projelerimiz var. Uluslar arası sanatsal ilişki, belki ona köprü diyebiliriz. Uluslar arası sanatsal köprü. Bu önemli. Üçüncüsü, Gençlik Birimi. Sizin de gördüğünüz, bünyesinde 45 tane öğrenci olan, ama her ay hocalarla birlikte okullarda 700 tane öğrenciye ulaşan yeni bir gençlik birimimiz var.

 

Sema Göktaş: Uluslararası köprü? Hollanda tiyatrosunun bir parçası olarak mı Tiyatro Rast bunu yapıyor? Yoksa Hollanda tiyatrosunun içinde kendisini ayrı konumlandırarak enternasyonal bir oluşum olarak mı?

 

Şaban Ol: Yoo. Nihayetinde Hollandalı gruplar da gidip Amerika’da, Fransa’da bir şeyler yapıyorlar. Bizim için doğal olan, gidip Türkiye’de bir şey yapmamız. Hem dilden dolayı hem de o köprüden dolayı. O anlamda. Rast’ı Hollanda Tiyatrosu içersinde değerlendirmek lazım. O terim çok tartışıldı. Multi kültürel mi, İnter kültürel mi, Yabancılar tiyatrosu mu? Bunun da bir tarihçesi var ama biz inter kültürel demeyi tercih ediyoruz.

 

Celil Toksöz: Ama bizim artistik çizgimizde, oyun seçimimizde inter kültürel olmak bir şey ifade etmiyor. Biz kültürler arasında bu Çinlidir bu siyahtır bu Türk’tür diye ayrım yapmadan oyuncu seçmelerine bütün aktörleri çağırıyoruz. Yani bizim duruşumuzda bu var.

 

Şaban Ol: Şöyle diyeyim; şimdi Amsterdam’ın nerdeyse %60’ı yabancı kökenli. Bunun bir şekilde tiyatroya yansıması lazım. Gene de Hollandalı grupların çoğuna yansımıyor. Yansısa da figüran olarak var, bir ya da iki tane yabancı kökenli oyuncu. Ya da bir oyun yapılıyorsa o defalık, tamam o bölümde yapılıp bitiriliyor. Biz inatla diyoruz ki, Amsterdam’ın toplumdaki görüntüsünün tiyatroya yansıması lazım. Oyuncusuna, çalışanına, herkese. Yani inter tiyatronun konsepti bu bizim için.

 

Sema Göktaş: Peki kuruluştan devam edelim. Yapı kuruldu sekiz yıl önce. İlkeler oluşturuldu. Kurulur kurulmaz hemen destek aldınız mı? Nasıl oldu? Sıkıntılı bir süreç yaşadınız mı kuruluştan sonra?

 

Şaban Ol: Sübvansiyon verdiler ama yerimiz yok doğru dürüst. Nerede yapacağız ne yapacağız çok sıkıntı çektik yani.

 

Celil Toksöz: Zaten daha önce de 1986’dan 2004’e kadar ben kişi olarak söylüyorum, meşguldüm; oyun yapıyorum, dersler veriyorum. Hep bu şeyin içersindeydim. Ama  tek kuruş destek almıyorum. Başvuru yapıyorum, reddediliyor. Kapıyı çalıyorum, reddediliyor. Böyle bir sıkıntı, çalışma yeri yok. Böyle bir şey olamaz. Şaban’ın dediği gibi, Hollandalı grupların içine giremiyorsun, kıramıyorsun o yapıyı. Biz de böyle tek başımıza girmek istemiyoruz. Diyoruz ki, bütün olarak, bir grup olarak girelim. Onlar da cesaret edemiyor. Böyle sürekli bir çarpışma, toplantılarda bağırıyoruz: “Bizim durumumuz ne olacak? Başka ülkelerden geliyorsak tiyatrocu değil miyiz? Hani evrenseldi?” deyip, on dört yıl ben kendi alanımda, Şaban kendi alanında koçlar gibi, bilinçli bilinçsiz kafalarımızı her kapıya vurduk. Bunun sonucunda biz bu yapısal desteği aldık ama o kadar kolay olmadı. Mahvolduk yani.

 

Şaban Ol: Belli bir birikimin etkisi var. Ben 1989’da reji bölümünü bitirdim. Yapısal yardım almam 2001’de oldu.

 

Erbil Göktaş: Okulu bitirdikten sonra …

 

Şaban Ol:  Projeye gidiyordum. Mesela bir tiyatro çağırıyordu, gel bir oyun yaz. Öyle yani. Bir proje bitiriyorsun. Belki üç ay sonra bir başka proje. Ya da ben kendim bir konseptle fonlara başvuruyordum. Ama çok bölük pörçük gidiyordu. Yapısal destek olduğu zaman  en azından dört yıllık planını biliyorsun. Ya da ikinci sene ne yapacağını biliyorsun. Birden durup dururken verilmiyor. CV’ni kabul ettirmen lazım.

 

Celil Toksöz: Mesela o sizin gördüğünüz tiyatro sokağı, Nes Sokak. Orada oynamak için bir şey yakalamak lazım. Artistik bir ivme yakalaman lazım.  Bir çıkış yapman lazım. Çıtanın biraz yüksek olması lazım. Hani mesela dört tane aktör üç yıldır okulu bitirmiştir, yönetmen de beş yıldır okulu bitirmiştir. Bir oyun yapmışlardır. Biz şurada oynayabilir miyiz dediklerinde olmaz öyle hemen. Gelip bakacaklar. İlk oyununuzu oynayın bir yerde, gelip bakalım, nedir sizin yapınız? Siz bu sokağa kalite olarak yakışıyor musunuz? Belli bir kaliteyi tutturmanız lazım ki o sokakta oynayasınız. Ya da Şehir Tiyatroları’nda oynamak mesela. Burada bir tiyatrocunun en büyük rüyası herhalde bizim o Elektra izlediğimiz salonda, Amsterdam Şehir Tiyatrosu salonunda oynamak.

 

Sema Göktaş: Siz oynayacaksınız değil mi?

 

Celil Toksöz: Oynadık zaten. Şaban’ın “Gülün Öpüşü” oynadı.

 

Şaban Ol: Bütün büyük salonlarda oynadı “Gülün Öpüşü”.

 

Celil Toksöz: “Tolken” de oynayacak. Dilek operası da oynayacak.  16 Kasımda. Artık şeyi kırdık. Türkiyeli, Türk tiyatrosu şu bu yok artık. Tiyatrocuyuz biz. Ama ismimiz bu, değiştiremeyiz ismimizi. Tabii ki yaptıklarımız Hollanda’da…

 

Sema Göktaş: İsmimiz derken nasıl yani…

 

Celil Toksöz: Celil Toksöz, Şaban Ol olarak.

 

Sema Göktaş: Kültürel aidiyet mi?

 

Celil Toksöz: Evet, bir şekilde içimdeki kültürel aidiyet. Onu satmıyorum, yani ille bir rengi getirip bak bu benim geldiğim yerin kumaşıdır demiyorum ben. Ama benim de ismim bu. Evde bir haftadır yaptığım yemeklere bakıldığında %70 geldiğim yerlerin yemekleridir. Şimdi ilginç bir şeydir bu, o şarkıları dinliyorum %90, bunlar tabii ki benim yaptığım oyuna yansıyacaktır. Böyle bir şey olursa kendimi inkar etmem lazım. O da güzel bir şey. İyi inkar edersem belki daha değişik bir şey çıkar ortaya.

 

Şaban Ol: Şimdi o kültürel aidiyet ikimizde de farklı aslında. Benim o Belçikalılarla  akrabalıklarım Türkiye’den daha fazla.

 

Sema Göktaş: Nasıl yani?

 

Şaban Ol: Artistik biçim olarak diyeyim. İçerik olarak bir şey sergiliyorsun ama onun üzerine bir biçim yapıştırıyorsun nihayetinde. İşte burada gelip gördüğünüz. Yer yer bu tür yaklaşım söz konusu, yer yer mesela bundan önce başka bir Belçikalı’yla çalıştım, ondan da dil olarak Hollandacayı çok farklı kullanan bir adam. O anlamda bir yenilikçi arayışımız var. Celil de mesela tragedyaları bir şekilde uyarlıyor. Rast  olarak biz yeni bir şey yakalamaya çalışıyoruz.

 

Sema Göktaş: Ben ama kültürel aidiyet derken, Rast’ın prodüksiyonlarını nereye koyabiliriz anlamında dememiştim onu. Birey olarak sormuştum.

 

Celil Toksöz: Bilinçli yada bilinçsiz, benim büyüdüğüm özümsediğim beslendiğim doğu kültürünün çeşitli işaretleri, çeşitli emareleri oyunlarımda yer alır. Bu yönettiğim Antigone ve Medea oyunlarında çok açık görülür. Müzik, gerekse oyunu koyuş şekli. Ama tamamen de buna bir Türk tiyatrosu diyemeyiz tabi ki. Burada reji eğitimi aldığım için kendiliğinden bir harmanlaşma söz konusudur. Ama benim kişi olarak böyle bir amacım, bu ikisini birleştireyim bir sentez yapayım  diye bir amacım yoktur.

 

Sema Göktaş: Doğal olarak ortaya çıkıyor.

 

Celil Toksöz: Kendiliğinden. Yani meyve kullanacaksam muz değil de nar kullanırım. Ama onu bilerek değil de nar daha hoşuma gider, belki benim onunla içsel bir birleşmem olmuştur, tadı damağıma değmiştir. O tür emareler de oyunlarımda yer alır. Ama özel olarak, kökü için oyunlarımda böyle şeyler kullanmadım. Belki oyun bazında olabilir. Bu söylediklerim yanıt oldu mu size?

 

Sema Göktaş: Evet.

 

Şaban Ol: Ben de birey olarak kültürel aidiyeti kastetmiştim. Benim birey olarak aidiyetim daha çok Belçika’ya yakın. Mesela beni en çok etkileyen adam, Belçikalı.

 

Erbil Göktaş: Sen nereliydin Şaban?

 

Şaban Ol: Aksaraylı’yım. (Gülüyor) Ama Aksaray’dan bir esinti kalmamış.

 

Erbil Göktaş: Baba tarafı mı?

 

Şaban Ol: Baba, ana. Bursa’da büyüdüm ben.

 

Celil Toksöz: Tam göçmen ailesi, tam. Anadolu’dan çıkınıyla gelmiş babası… Şimdi biz her dört yılda bir yaptığımız oyunlarla bekledik. Hani ikinci dört yılda tekrar destek alacak mıyız? İkinci dört yılda çok büyük bir tırpan geldi. Genel olarak. Kültür bütçesini neredeyse üçte bir kısıtladılar. Eskiden 30 milyonsa, 10 milyon kısıldı, 20 milyona düşürdüler. Bütün operalar, orkestralar, müzik bütçelerini kıstılar. Birçok olaylar çıktı. Bütün inter kültürel gruplar eleştiriliyor bizim kalbimiz güm güm atıyor, bir baktık ki bize övgü geldi.

 

Sema Göktaş: Ne zaman?

 

Celil Toksöz: 2004 de. 2005-2008…

 

Sema Göktaş: Nasıl bir övgü?

 

Celil Toksöz: Şöyle, Rast olarak şu ana kadar biz şunu yapacağız diyoruz ya, adam sana eleştirmenlerini yolluyor, müfettişlerini yolluyor. Bakıyor sen bunu yapacaksın demişsin, ama bize göre ne yaptın? Rast bunları yapacağım dedi, bunların %80 ini gerçekleştirdi. Ama biz Rast’tan bir çıkış bekliyoruz. Büyük salonlara da bekliyoruz dediler. Yani daha ileri bir adım bekliyoruz, kendini yenilemesi lazım diyorlar. Biz de 2005-2008 programına büyük salon projeleri koyduk. Hani Frascati’de, Bellevue’de gördüğümüz 200 kişilik oyunlar, ama o Elektra izlediğimiz Şehir Tiyatrosu’ndaki 800 kişilik salon çok büyük, daha büyük bir olay. Konuştuk bunu Şaban’la. Şaban sen ne düşünüyorsun, ne yapabilirsin? İşte ben bunu yaparım. O zaman şunu yapmak istiyoruz diye, iki tane büyük salon oyunu koyduk. Tabii aksiyon olarak çok daha değişik bir şey, daha çok eleştiri alırsın, ama  daha çok övgü alırsın. Büyük bir risk. Rast bu riske girmeli dedik.

 

Sema Göktaş: Bunlar Kültür Bakanlığı’nın müfettişleri mi?

 

Celil Toksöz: Tabii. Kültür Bakanlığı Sanat Kurumu. Sanat Kurumu söylüyor bunu. Sanat Kurumu’nun dans, tiyatro, müzik, mim bölümleri vardır. Her birimin  kendi komisyonu vardır. Ama esas olarak Sanat Kurumu’na gider verilen kararlar. Sanat Kurumu değerlendirir ve yazısını yazar size.

 

Sema Göktaş: Siz bu değerlendirmede çok olumlu bir rapor mu aldınız?

 

Celil Toksöz: Çok olumlu değil ama olumlu bir rapor aldık.

 

Şaban Ol: Şubat’ın on beşinde yeniden önümüzdeki dört yıl belirlenecek. Şimdi heyecanla  bekliyoruz.

 

Celil Toksöz: Şimdi bir ay içinde Amsterdam’dan bu parayı alacak mıyız?  Yani 2012’ye kadar bize bütçe verecekler mi, bu bir ay içersinde belli olacak.

 

Sema Göktaş: Ama siz dört yıllık bir plan sunmuş olmalısınız?

 

Celil Toksöz: Tabii tabii sunduk.

 

Sema Göktaş: Onun sonucu belli olacak.

 

Celil Toksöz: Amsterdam bazında, bir de ülkesel bazda, evet. İşte destek alamazsak Kocaeli Üniversitesinde elinde valiz, sizin gelişinizi bekleyen iki tane yönetmen görebilirsiniz. Ne iş olsa yaparız. Çay falan demleriz. Onu zaten size bildirmeyiz. Biz gelip sizin gözünüzün içine bakarız. Bizi görürsünüz kapıda. (Gülüyor)

 

Sema Göktaş: Öyle olmayacak tabii.

 

Celil Toksöz: Eyvah biz ne yaptık diyeceksiniz o zaman. Bize “çocuklar tiyatro en aşağıdan başlar, siz şimdi çay yapmakla başlayın” dersiniz.

 

Erbil Göktaş: Destek kolaylık diyorsun yani?

 

Sema Göktaş: %90 destek alıyorlar, %10 gişe gelirleri.

 

Erbil Göktaş: Şimdiye kadar nasıl oldu diğer projelerde? Çok borç yoktur umarım.

 

Celil Toksöz: Çok yok. Var ama, her zaman tiyatro içeri girer 15,000-20,000 kadar. Mesela bir tiyatro grubu 3,000,000 avro batırdı. Theatre Company. 3,000,000 avro.

 

Sema Göktaş: Biz onların oyunlarına gittik. Tıpkı bizim Devlet Tiyatrosu gibi. Kendimi dönerciye girmiş gibi hissettim. Ibsen’in “Yaban Ördeği”ni yapmışlar.

 

Celil Toksöz: Çok eskiden müthiş oyunlar yapardı o. İki tane oyun yaptı. Dört yılda bir oyun yapar. Onu kabul ettirdi o. Dört oyun yapar, birisi iyi. Diğerlerini görmesen de olur. Ama birisini gerçekten iyi yapar.

 

Şaban Ol: Celil’in son çalıştığı kostümcü Alman bir kız. O Company’nin yaptığı dekorun başına getirildi. Sahne tasarımı yapıyor. Sadece dekora 40-70,000 avro buluyor diyorlar.

 

Erbil Göktaş: En güzel yeri dekoru zaten oyunun değil mi?

 

Celil Toksöz: Deseydiniz, biz oyundan sonra gelip bir dekora bakabilir miyiz, dekor daha heyecanlı.

 

Erbil Göktaş: Cam konstrüksiyon. Arkasında beş tane gölge oyunu kullanmışlar.

 

Sema Göktaş: Işığı kullanmışlar.

 

Erbil Göktaş: Ama o kadar… Sadece görüntü olmuş dekor.

 

Sema Göktaş: Oyunlarında insanı heyecanlandıran bir oyunculuk da yok. Ama mesela Dolores’e gitmiştik. Çok etkileyici, çok beğendim grubu. Gördünüz mü?

 

Celil Toksöz: Yok görmedim, ama grubu tanıyorum. Mimci onlar. Bellevue’de oynuyorlar.

 

Sema Göktaş: Peki Rast’ın kuruluş öyküsünü aşağı yukarı tamamladık. Bugün nerede duruyor, geleceğe nasıl bakıyor, biraz bu konuda konuştuk. Birey olarak, sanatçı olarak kendinizi biraz açabilir misiniz acaba? Şaban Ol, Celil Toksöz olarak….

Şaban Ol: Somut bir soru sorarsan belki bir yerinden girebilirim.

Sema Göktaş: Mesela bu “Tolken”den başlıyalım. “Tolken” güzeldi. Burada gördüğüm oyunların içinde en iyisiydi. Çok ayrı bir yerde duruyordu. Bu işten sonra nasıl bir iş var hedefte? Bu tarzın sebebi ne? Tercihlerinizin, yani sizin estetik tercihlerinizin sebebi nedir? Bir projeksiyon var mı geleceğe dair?

 

Şaban Ol: Var diyelim. Kişiye özgü belki. Şimdi okulda ben ilk yıl sadece Belçikalılarla çalıştım diyebilirim. Hollandalı hocalar da vardı tabii ama onların tiyatroya bakışları ve duruşları tabii daha önce Vasıf Öngören ile de çalıştık ama Vasıf Öngören ile çok uzun vadede çalışmadık. İki yıl kurs aldık ondan. O zaman çok toyduk. Bazı şeyleri anlamıyorduk. 18-19 yaşlarındaydık. Vasıf bize bir duruş olması gerektiğini, yani sanatçının dünyaya bir duruşla bakması gerektiğini öğretti.

 

Sema Göktaş: Bu belli bir ideoloji mi? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Şaban Ol: Duruş bizde sadece şey olarak, ideolojik bir duruş olarak algılanıyor. O duruş sadece ideolojik bir duruş değil.  Dünyaya bakış, bilmiyorum böyle sorulmamalı belki. Biraz daha açabilirim. İlk yıl Belçikalılar ile çok çalıştım. Orada “Lökok” diye bir metot üzerinde duruldu daha çok. Oyunculuk için, üzerine anlam yükleyerek değil de sıfırdan başlamayı daha çok önemsettiler. Sahnede durduğun zaman daha içi boş bir şey diyelim. Anlamdan uzak. Lökok öyle bir metot. Ve orada ben Belçikalılar ile tanıştım. Daha sonra bir şekilde Polonya tiyatrosuyla da tanıştım. Ve beş ay da Polonya’da Tadeusz Kantor üzerine bir araştırma yaptım. Kantor’da sahnedeki bütün şeyler aynı değere sahiptir. Oyunculuk, söz, ışık, kostüm, dekor hepsinin değeri aynı düzeyde sahnede. Yani söz belirlemiyor her şeyi. Mesela Eric Volder’da da, “Tolken”de beraber çalıştık,  aynı şey. Çok yakın ona. Görüntü çok önemli onun için. Bir yerde küçük bir hareket kadar söz de önemli. Ya da tam tersi. Yani o anlamda ben her ne kadar bunlardan etkilensem de benim kökenim şey değil, görsel sanatçı değilim ben. Mesela Eric Volder ressam. Polonyalı yönetmenlerin çoğu da ressam bakıyorum şöyle, bir şekilde o yüzden de plastik sanatlar çok önemli sahnede onlar için. Bütün bunlardan ben bir şekilde bir sentez yapmaya çalıştım tabii. İlk bakışta hazır metinlerle çalışıyordum. Sonra şuna karar verdim; ben bugünü yakalamak istiyorsam yeni şeyler üretmem lazım. Yeni metinler. Ama yeni bir tiyatro dili arayışım var. Yeni bir tiyatro dili kullanmam lazım. Bu şeylerle ilgili içinde bulunduğumuz şehirde farklı bir gerçeklik yaşanıyor. Ben bunu farklı algılıyorum. Hollandalı sanatçılar farklı algılıyor. O zaman benim bu farklılığı ortaya koymam lazım diyerek mümkün olduğu kadar yeni metinler üzerine yükleniyorum. Ya da doğaçlamalar ile çalışıyorum.

 

Sema Göktaş: Yani hazır dil, şu anda kullanılan dil, sizin kendinizi ifade etmenize yetmiyor, dolayısıyla siz kendi dilinizi yaratma sürecindesiniz. Şu anda hem estetik olarak hem de söylenen söz bakımından…..

 

Şaban Ol: Evet, öyle söyleyebilirsiniz.

 

Sema Göktaş: Tamamlanmış mı bu süreç?

 

Şaban Ol: Hayır.

 

Sema Göktaş: Hala içindesiniz.

 

Şaban Ol: Belki de hiç tamamlanmayacak. Belki Türkiye’ye gitsem farklı bir arayış içine gireceğim, bilemiyorum. Burada bulunduğum gerçeklik beni bir şekilde etkiliyor.

 

Sema Göktaş: Celil, bu bakımdan, dil bakımından, siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Yani geçerli tiyatro dili, içinde bulunduğunuz coğrafyada geçerli tiyatro dili ve sizin bu dil ile ilişkiniz bakımından…

 

Celil Toksöz: Dil önemli. Bu dille ben okulu bitirdim. Tabii yalnızca tiyatroda konuştuğumuz dil değil. Onun göremediğiniz yanı, bu çok önemli. Mesela Belçika’daki oyunlarda da Hollandalı arkadaşlarım ufak detaylar üzerinde, ya bu neydi bu falan dediler, ama tipik Belçika’ya özel olan bir takım işaretlerdi bunlar. Ben Şaban gibi çok önce gelmedim buraya, geç geldim. 1986’da geldiğimde 26 yaşındaydım. Zaten belli bir form almıştım. Daha doğrusu başka  bir bagajla geldim. Onun için benim bir duruşum vardı. Ama tiyatro okuluna gittiğimde de o anlamda beni etkileyen çok akımlar gördüm, mesela Grotowski beni çok etkiledi. Ama Artaud da çok etkiledi. Yani hayalim Grotowski gibi fakirleşmiş ama Artaud gibi görkemli oyunlar yapmak. Oyunda görkem beni çok etkiledi. Görkem, kutsallığın sınırında zaman zaman. Yani büyü. O büyü beni etkiliyor her zaman. Okuldaki her öğrencide olduğu gibi, her akımdan etkilendim.  Meyerhold’u görünce dedim ki ben mutlaka Meyerhold’la ilgili bir oyun yapmalıyım. Zaten Brecht Türkiye’de bildiğimiz bir gelenek. Burada Vasıf ağabeyin yaptığı oyunlar da daha çok Brecht üzerineydi. Hepsi aslında bunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım diye gelişiyor. Ama geriye kalan bende bir yaşam biçimi olarak da görkemdir. O görkem ile içerik bir de. Yani benim için tiyatroda içerik çok önemli. Ben ne anlatacağım? Hangi içeriğe nasıl tiyatral form vereceğim? Bu zaman zaman Hollanda diliyle, tiyatrosuyla çarpışır. Dayatmacı gelebilir.

 

Sema Göktaş: Sizin içerik anlayışınız mı dayatmacı geliyor?

 

Celil Toksöz: Öyle gelebilir diyorum Hollandalılara. Henüz öyle bir şeyle karşılaşmadım ama. Bu durum yavaş yavaş değişiyor zaten. Akımlar değiştiriyor. Ama mesela on, on bir, on iki yıl boyunca Hollanda’da tiyatrocular  “valla bilmiyorum, ben yaptım ama, ne anlatıyor bilmiyorum, öylesine yaptım hoşuma gitti.” dediler. Yani bu yaklaşım çok modaydı. İnsanlar “önemli olan benim bir şey anlatmam değil, seyircilerin ne anladığı” dediler. Seyircilerin ne anladığı önemli tabii, ama sen bu oyunu neden seçtin, neydi sahneleme nedenin? Tabii bunu genelleştirmek de eksik olur.

 

Sema Göktaş: Nerede moda? Hollanda’da tiyatro çevrelerinde mi?

 

Celil Toksöz: Evet, Hollanda tiyatro çevrelerinde.

 

Sema Göktaş: Geçerli bir söylem miydi?

 

Celil Toksöz: Geçerli bir söylemdi ama şimdi değişiyor.

 

Sema Göktaş: Peki meşruiyetini nerden alıyor bu söylem?

 

Celil Toksöz: Bence II. Dünya savaşından sonra olmuş bu. Hollanda çok çekmiş bir halk. Hani çok insanlar öldürülmüş, acı çekmişler… Yani yapılan sanat eserlerine, edebiyata ve sahne sanatlarına uzunca bir süre Sosyal-gerçekçi bir çizgi hakim olmuş. Ama şimdi değişiyor bu anlayış yavaş yavaş.

 

Sema Göktaş: Şaban, tekrar size dönmek istiyorum şimdi. Türk tiyatrosu hakkında konuşmak için…

 

Şaban Ol: Ben Türkiye’deki tiyatro yapılarını amaca çok uygun bulmuyorum. Tiyatro yapılanmaları da öyle. Sadece devlet yapıları değil, belediyelerin yapıları da öyle. Mesela Türkiye’de belediyenin kültürel kurumları çok bürokratik binalar. Binalar çok kocaman, bürokratik. Kültürel yapılar da çok halka açık yerler değil, memur zihniyeti ile yönetilen yerler. Mesela buradaki kültürel binaların hepsi bağımsızdır belediyeden. Kendi iç özerkliği var hepsinin. Bir vakıf tarafından kurulmuştur ve hepsinin iç özerkliği vardır. Artistik çizgileri önemlidir. Kendi artistik çizgilerini kendileri belirlerler. İstanbul belediyesinin kültürel açıdan desteklediği bir kültürel kurum çok yok.

 

Sema Göktaş: Yani sadece bina olarak değil de diyorsunuz….

 

Şaban Ol: Önce bina olarak. Çünkü binalar olmayınca en azından kültürel inisiyatifler azalıyor. Mesela binaların kendi masrafları, kira vs. olur. Onların dışında ayrıca bir de prodüksiyon atölyesi kurulması lazım. O prodüksiyon atölyesi kurulduğu zaman, okulu yeni bitiren biri belli bir konsept ile gelip “Ben böyle bir şey yapmak istiyorum” diyor. Orada yılda üç ya da dört küçük prodüksiyon yapılıyor. Böyle gelişiyor sanatçılar ya da en azından stimüle ediyor sanatçının gelişmesini. Ya da tiyatrocunun gelişmesini. Böyle kurumlar da Türkiye’de hiç yok. Hemen hemen  hiç yok.

 

Sema Göktaş: Evet, hiç yok.

 

Şaban Ol: Hiç yok..

 

Sema Göktaş: Farklı bir yapılanması var tiyatroların….

 

Şaban Ol: Mesela o anlamda bizim Amsterdam’da iki kuruluş var. Ülke çapında da en azından üç dört tane daha var. Ama mesela okulu bitirdin, pratiğini geliştirmek istiyorsun, sonra da bir şekilde bir konsept ile gidiyorsun. Hangi oyunu yapacaksın, kimlerle yapacaksın, kendin beliyorsun, lojistik destek alıyorsun. Bir şekilde kurumlar da tiyatrolar da bu işleri ciddi anlamda destekliyorlar. Türkiye’de bunun ciddi eksikliği var. O zaman devlet tiyatroları seçeneği kalıyor. Ya da özel tiyatrolar. Özel tiyatroların çoğu zaten maddi açıdan zorlukla ayakta durmaya çalışıyor.

 

Sema Göktaş: Onlar da televizyonda çalışıyorlar. Para kazanmak için böyle yapmak zorundalar. Türkiye’de sadece tiyatro ile yaşamak, özellikle özel tiyatrolar için söylüyorum,  imkansız gibi bir şey. Tiyatronun alıcısı çok fazla değil. Buradaki sektörel canlılık orada yok. Onu çok kıskandım ben.. Her türün alıcısı var burada. Ama belki bu süreç karşılıklıdır. Yani çok da çeşitli bir arz yok Türkiye’de. Yelpaze çeşitli ve büyük değil. Hep belli bir tarz sunulunca seyirci de bir süre sonra kemikleşiyor, daralıyor. Bir de burada gördüğümden farklı olarak tiyatroya bir misyon yüklüyoruz biz Türkiye’de. Böyle bir farklı durumumuz ya da sorunumuz var bizim. Başka Türk tiyatrosu ile ilgili bir şey söylemek ister misiniz?

 

Şaban Ol: Ben de iki şey söylüyorum: Özel tiyatrolar ile Devlet tiyatroları arasında bir seçenek yok Türkiye’de. Ve belediye kurumları tamamen bürokratik aparatlar. Devlet kurumları da öyle. O zaman sanatçının inisiyatif koyabileceği hiçbir yer kalmıyor.

 

Sema Göktaş: Belki şöyle söylemek lazım. Fazla da haksızlık yapmamak için. Türk toplumunun gündemi Hollanda gibi değil. Yani bizim içerde ve dışarıda çok ağır sorunlarımız var gerçekten. Bizimki gibi böylesine ciddi gündemi olan bir toplumun belki daha ciddi bir tiyatroya ihtiyacının olması, tiyatroya bir misyon yüklemesi doğaldır.

 

Şaban Ol: Bilmiyorum işte. Ben onu yeni bir dil arayışı olarak hissediyorum. Biraz evvel bahsettim ya belli bir süre sonra içinde bulunduğum coğrafya içersinde diğerlerinin kullandığı dil tarzı ile anılacak gibiyiz. Yeni bir şey bulmak lazım. Bugünkü gerçekliği kaydedebilmek için yeni bir söz bulmam lazım. Yeni bir biçim bulmam lazım. Türkiye’de de böyle bir şeyler oluyor. Yavaş yavaş sinemada da oluyor böyle şeyler mesela.

 

Sema Göktaş: Sinemada oluyor böyle şeyler. “Takva” çok güzel bir işti. Peki Türk tiyatrosu ne zaman kendisiyle yüzleşme cesareti gösterecek? Kendi toplumuyla, kendi toplumunun sorunlarıyla. O zaman hakikaten var olacak. Şu anda bedenen var, ama ruhen yok. Ben öyle düşünüyorum tiyatromuzla ilgili ne yazık ki. Biz de olsun diye çalışıyoruz. Çalışacağız da zaten. Böyle…

 

Erbil Göktaş: “Kuzey Işığı” ile ilgili de konuşalım.

 

Sema Göktaş: Ben “Kuzey Işığı”nı göremedim. O yüzden bundan sonrasında Erbil devam edecek. Çok teşekkür ederim.

 

Şaban Ol:  Rica ederim. “Kuzey Işığı”na girebilmiş miydiniz siz?

 

Erbil Göktaş: Evet…Ama on dakika geç girmiştim. İnsanlar biraz şaşırdılar o oyunda. Yani söz ağırlıklı olduğu için.

 

Şaban Ol: Ben Paul’le oyundan önce, 1999’da bir workshop sırasında tanıştım. Bir yazarlık workshopunda. Onun tiyatroya bakışı, farklı orijinal bir bakış açısı var. Hoşuma gitti. Daha sonra bizi oyuna davet etti, gittim. Oyunu seyrettim. Ki ben o kadar söz ağırlıklı oyun yapmıyorum. Gördün en son yaptığımı, ona yakın. Ya da bir dengeyi buluyorum, görüntünün ağır bastığı ya da müziğin. Fakat oyunun gerçekliğe bakış açısı beni çok etkiledi. Tema olarak, iki tane zıt şeyin aynı zamanda bir gerçeklik içinde bulunabileceği düşüncesi. Bunun bilimsel arka fonu olduğu için beni çok etkiledi ve spontan bir biçimde Türkçeye çevirdim.

 

Erbil Göktaş: İki tane zıt gerçeklik dediğin?

 

Şaban Ol: Bir düğüm içersinde, diyelim ki birbirini reddeden iki tane gerçeklik bulunabiliyor. Ama örnek olarak nasıl bir şey vereceğim, onu bilmiyorum. Onun dışında, mesela  hiçbir zaman için algılayan algılananı değiştirir yada etkiler. Nesneleri yada gerçekliği biz hiçbir zaman tarif edemeyiz. Bu konuda da cam hikayesini veriyor. Cam karanlıkta şeffaf mıdır? Evet dersek, karanlıkta şeffaf değildir dersek nasıl olur? Camın şeffaf olduğunu anlamam için ışığa tutmam lazım. Işık olmadan demek ki ben cam karanlıkta şeffaf diyemem. O zaman biz camın gerçek durumunu ne zaman bilip ne zaman öğreneceğiz… Hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Çünkü camın gerçek durumunu öğrenebilmemiz için ışık gerekli. Böyle küçük örnekler var  oyunda. Bu beni etkiledi, insan olarak da, hayata bakış açıcı olarak da. Şöyle bir somut örnek vereyim. Mesela Hollandalılar Türkiyeli tarafımı hiç görmek istemiyorlar. Bunun negatif bir şey olduğunu, buradaki entegrasyona engel olduğunu düşünüyorlar diyelim. Türkler de diyelim benim Hollandalı tarafımı hiçbir zaman görmüyorlar. Ama bu birbirini reddeder gibi görünen iki gerçeklik bende var. İki gerçeklik derken bir durum içersinde bu somutları örnek verebilirim.

 

Erbil Göktaş: “Kuzey Işığı”nı bir daha izlemem gerekiyor. Teksti ya da DVD kaydı var mı?

 

Şaban Ol: Teksti MitosBoyut’tan alınabilir. Şu anda benim elimde kalmadı hiç. Kitabı MitosBoyut yayınladı. Oradan alabilirsin. Bir daha ne zaman oynarız bilmiyorum. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na bağlı. Festivallerde, özellikle metin ağırlıklı festivallerde yer alabilir. Farklı bakış açısı olduğu için hoşuma gitti. Bir de geçiş  tarzı da farklı. Çok söze dayalı, ama söz seni alıyor, başka bir dünyaya götürüyor. O anlamda oyuncuları da boğan bir şey. Ama kendini sözün hakimiyetine tamamen bırakırsan ne oluyor. O zaman başka yollara yeni çıkışlar buluyorsun. Arıyorsun…

 

Erbil Göktaş: Akla şöyle bir soru geliyor. Hareketler biraz daha olsaydı… Biraz daha yayılsaydı diyorum.

 

Şaban Ol: Olabilirdi belki. Biraz daha aksiyon olsaydı iyi olurdu. Ama bazen çıkıyor işte. Bunun tek mizanseni var, gerisi hiç durmadan konuşuyor.

 

Erbil Göktaş: “Kuzey Işığı”nda beni etkileyen farklı bir çizgi gerçeği olması. Benim dünyamla özdeşleşmesi diyorsun yani…

 

Şaban Ol: Bilmiyorum, orijinal bir yazar aynı zamanda. Yazış tarzı farklı, tiyatroya yaklaşım tarzı farklı bir yazar. Yeni olması, farklı yazar olması ve etkileyici olması. Ben de tabii onunla sadece “Kuzey Işığı”nı yapmadım. Aynı yazarın dördüncü oyununu üst üste yaptım.

 

Erbil Göktaş: Öyle mi?

 

Şaban Ol: Workshop’ta tanıştıktan sonra “Babamın Gölgesinde” diye bir oyun siparişi verdim. O oyun röpriz de oldu. İkinci defa repertuar  aldık. Elli ellibeş defa filan oynandı. Bütün Hollanda’da. Ondan sonra Yugoslavya Savaşı’nı üç kadının gözünden anlatan bir oyun vardı yine. “Bodypeeling”. Onu da ben yönettim. Daha sonra da “Sivas”, bizim bu Sivas Olayı’nı Madımak Oteli’nin yangınını içeren bir oyun çalıştık….

 

Erbil Göktaş:  Sen mi yazdın bunu?

 

Şaban Ol: Beraber. Ön araştırmasını beraber yaptık. Genel hatlarını saptadık. O yazdı ama yine.

 

Erbil Göktaş: Neydi adı yazarın?

 

Şaban Ol: Paul Pourveur. O anlamda aramızda iyi bir etkileşim oldu. İşte…

 

Erbil Göktaş: Yaşı kaç bu yazarın?

 

Şaban Ol: Elli dört filan galiba.

 

Erbil Göktaş: Belçikalı mı?

 

Şaban Ol: Belçikalı.

 

Erbil Göktaş: Gent’te mi oturuyor?

 

Şaban Ol: Brüksel’de.

 

Erbil Göktaş: Tiyatro, yazarlık dersleri veriyor mu?

 

Şaban Ol: Veriyor tabii. Brüksel’de Akademi’de. Aynı zamanda senaryo dersleri veriyor. Ve yazarlık eğitimi de veriyor. Yazarlık Bölümü’nün de başkanı galiba.

 

Erbil Göktaş: Biraz daha düşünce ağırlıklı bir tiyatrosu var sanırım.

 

Şaban Ol: Evet. Ama o düşünce ağırlığı içerisinde yer yer biraz daha uğraşırsan aksiyona da dönüşen şeyler var. O anlamda durumun kendisinden başka bir şey oynayamıyorsun onda. O sözün içerdiği durumun dışında başka bir alt durum, submetin yaratamıyorsun. Alt metin oluşturamıyorsun. Söylenen ne ise o. Ona kendini teslim ettiğin zaman, aksiyon doğmaya başlıyor. Mesela, Erdem ilk başlarda çok zorlandı, Erdem Akakçe. En sonunda kendi kendine şey dedi: “ Ben oynayamayacağım galiba. Oynamamam gerekiyor.” Yani alt metin yazmaya çalışıyordu. Ama onu keşfetmeye başladığı anda da yavaş yavaş yeni bir özgürlük doğuyor.

 

Erbil Göktaş: Onun dışında ne söyleyebiliriz “Kuzey Işığı” ile ilgili?  Kuantum fiziği….

 

Şaban Ol: Kuantum fiziği, bilmiyorum Türkiye’de şu anda çok popüler bir şeymiş. Ben bilmiyordum. Kuantum fiziği ile ilgili bir sürü kitap yayınlanıyor, okunuyormuş.

 

Erbil Göktaş: Evet. Kuantum fiziği , bunu tartışan insan çok yaygın herhalde artık dünyada.

 

Şaban Ol: Burada o kadar yaygın mı bilmiyorum. Hollanda’da.

 

Erbil Göktaş: Bize biraz farklı geldi “Kuzey Işığı”…
Şaban Ol: Çok iyi karşılandı. Ben o kadar beklemiyordum. Ama oyunu yaparken ben de üç tane iyi oyuncu olması gerektiğini biliyordum tabii.  Zaten üç tane iyi oyuncu olmadan böyle bir metin tiyatrosu yapamazsın.
Erbil Göktaş: Yok.
Şaban Ol: Onları falan önceden hesapladık.  Bülent ile konuştuk. Bülent’te inisiyatif. Bülent  o konuda kilit adamdı. Bülent Emin Yarar. Onla birlikte kim oynadı dendiği zaman Bülent’le yani…Üç tane iyi oyuncu olmadan yola da çıkmak istemem, öyle bir oyunda yönetmen olarak.

 

Erbil Göktaş: Türkiye’de de popüler.

 

Şaban Ol: Popülerliğin dışında  çok iyi üç tane oyuncu ile çalıştım. Kabul görmesini bilmeyene de on tane oyuncu getir… Ancak o şekilde üç tane iyi oyuncu ile anlatılır.  İyi eleştiriler aldık. Fena geçmedi.

 

Erbil Göktaş: Teşekkür ederiz söyleşi için.

Hakkında Erbil Göktaş

Yoruma kapalı.