26 Eylül 2017, Salı
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Yazarlar / Değiştirilmiş*
Değiştirilmiş*

Değiştirilmiş*

Selma Lagerlöf(20 Kasım 1858-16 Mart 1940) Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan hem ilk kadın hem de ilk İsveç’li yazardır. Çocukken geçirdiği bir hastalık yüzünden bir süre sakat kaldığı söylenir, yazılır. İlginçtir, bu hastalığın düzelmesi için gittikleri kaplıcalarda, neşesinin yerinde olduğu, üstündeki korkuyu attığı bir gün kendiliğinden tekrar yürümeye başlar… Mutlu bir çocukluğu olmuştur… Eğitimini evinde görür. Daha sonra Stockholm’e öğretmen okuluna gider. 1885’de Landskrona’da öğretmenliğe başlar. İki ciltlik ilk romanı “Gösta Berling”i (1891)** burada yazar.

Öğretmenliğin hayatında önemli bir yeri vardır, Lagerlöf’ün… Gençler arasında mutludur. Onları doğanın içinde olmaya davet eder. Bir orman yangını sonrası, yanıp giden ormanı yeniden canlandırmak için öğrencileriyle işe koyulur, ağaç fidanları dikerler… Bu iş, öğrencileri için ızdırap haline gelmez. Bir eğlence olarak görürler bunu. Böyle olunca iyi iş çıkarmanın sevinciyle mutlu olurlar. Bu mutluluğa, çocuklarının ne yaptığını merak eden ana ve babalar da katılır. Onlar da yeni oluşturulan ormana el verir. Lagerlöf, öğrencileriyle olduğu kadar velilerle de iyi ilişkiler kuran bir öğretmendir. İlerde, daha sonraki nesiller, torunlar, atalarını minnetle anacaklardır. Bunu düşünmek, akla getirmek mutluluklarını iki katına çıkartır.

Doğaya çok düşkündür… Maden, demir fabrikaları doğanın orta yerine kurulsa, doğanın güzelliğini bozsa da onlara birçok insana ekmek kapısı oldukları için karşı çıkmaz. Aynı zamanda bu fabrikalar,  çevrelerinde oluşturulan demiryolları, yollar aracılığıyla yörenin Dünyaya açılmasını sağlamaktadır. Ülke ekonomisi kalkınmaktadır.

Orman işçilerini, kesilen ağaçları, nehre bırakılan tomrukları, tomrukların suda akışını çok beğenir. Bunlar birer coğrafya, toplumsal derslerdir ona göre. Ülkesi eşi bulunmaz bir ülkedir, insanları nereye gitse ekmeğini çıkartabilir.

Lagerlöf’ün zamanının korkunç hastalığı veremdir. Bilinçsizlikten, hastalık karşısında ne yapacağını bilememekten dolayı veremden sayısız insan ölmüştür. İnsanlar, bunun nedenini, ölümün gerekçesini, doğaüstü güçlere, lanetlere, itikatlara yıkmışlardır. Bu hastalığa bilimsel yaklaşılsa ölüm oranı çok aşağılara çekilecektir. Lagerlöf, bilime ve bilimsel çalışmalara inanan bir insandır. Bütün güçlüklerden sıyrılmanın bir yolu vardır, yeter ki insan onu bulmasını bilsin.

Öğretmenliği sırasında İsveç üstüne kitap yazmayı tasarlamıştır. Bunu hep düşünmüştür.  Düşüncesini gerçekleştiremeyince kendine kızmış, içinde gerçekdışı tek bir kelime bulunmayan öğretici, ağırbaşlı eser yazmayı başkalarına bırakmıştır. Lagerlöf, “Nils Holgerson’un Serüvenleri” ile bir şekilde amacına ulaşır. Masallar, gerçeküstü olaylar, efsaneler aracılığıyla İsveç’i bu romanla anlatır.

Lagerlöf, işçiler kadar köylüleri de sever. Ülkesinde namuslu köylülerle ülke onuru korunacaktır. Anca toprağın tükenmez bağrında çalışanlar bir ülkenin refah ve onurunu yüzyıllardan yüzyıllara ulaştırabilir. Köylüsüne, çiftçisine inanır, güvenir, fakat açgözlülükle, var olanın, göllerin, kurutulup tarıma açık alan haline getirilmesini istemez. Böyle bir doğa tahribatıyla sayısız su hayvanı, kuşlar yuvasız kalacaktır.

Yırtıcı kuş kartala bile sevgiyle yaklaşmasını bilir. Sevgi onun için en değerli duygudur. Zor durumda kalanlara yardımcı olunmalıdır. “Değiştirilmiş” oyununun konusu olan yazdığı “Küçük Troll”*** öyküsünde de sevgiyi, iyiliği işler.

Bu öyküde, dişleri iğne gibi sivri, saçları yaban domuzunun kıllarına benzeyen, parmaklarında yırtıcı köpek tırnakları olan bir Troll çocuğun****öyküsü işlenir… İnsanlar arasında Troll’lere iyi gözle bakılmaz… İhtiyar bir Troll karısı sırtına vurduğu ağaç kabuğundan bir küfede böyle bir çocuğu taşıyıp ormanda gezinirken yolda at arabasıyla gelen köylü ve karısını görür. Hemen saklanıp beklemeye başlar. Amacı, köylü kadının kucağında tuttuğu çocuğu görmektir. Yanından geçerlerken başını uzatır, atlar ürker, gemi azıya alırlar, bu arada çocuk düşer. Trol karısı, kendi çocuğuyla bu çocuğu değiştirip uzaklaşır. Atları sakinleştirip geriye dönen köylü ve karısı kendi çocukları yerine Troll çocuğu bulurlar… Bu onlar için kötü bir şeydir… Adam, üç kere tükürüp kucağına aldığı çocuğu yere fırlatır. Çocuklarını Trollerin çaldığını anlamıştır… Kendi çocuklarını akşama kadar ararlar, bulamazlar… Peki, şimdi küçük Troll’ü ne yapacaklardır? Köylü, çocuğu orada bırakmaktan yanadır. Kadın, buna razı olmaz, burada hayvanlara yem olacaktır. İstemiye istemiye çocuğu çiftliklerine götürürler. Bu felaket haber kısa sürede bütün köye yayılır… Felaketten kurtulmak için öğüt veren bol olur. Troll, kalın bir değnekle dövülmelidir. Küçük Troll kanı çıkıncaya kadar dövülürse ana Troll rüzgâr gibi gelir, üstüne kapanır, insan çocuğu fırlatır atar, kendisininkini kaptığı gibi kaçar. Köylü kadının içi bu öneriyi kaldırmaz. Kocasının sopasının önüne kendini atar. Oğluna bu yolla kavuşmak istememektedir. Adam, karısına öfkeli, sopayı atıp gider…

Kadın, Troll çocuğu beslemeye çalışır, ne var ki çocuk normal besinler yerine, fare, solucan gibi şeylerle beslenmek ister… Kadın bunları toplar, iğrenerek de olsa çocuğa yedirir. Adam, karısını çaresizlik içinde izler. Kadının bu durumu çevresindekileri, yanaşmayı, hizmetçiyi de etkiler… Eskisi gibi kendisine itaat etmemeye başlarlar… Bütün olumsuzluklara rağmen kadın küçük Troll’e kol kanat gerer.

Aradan iki sene geçer… Çocuk büyümüştür ve iyice çirkinleşmiştir… Kadın, içten içe Troll çocuktan kurtulmak ister ama o kadar… Troll’e baktıkça kendi çocuğunu düşünür. Adam, bir gün, karısına köyde panayır kurulduğunu söyler. Panayıra gitmeyi teklif eder… Kadın, kabul eder… Hayvanlar kırda olduğu için yaya olarak gideceklerdir. Kadın kuşkulanır. Yoksa kocası onlar gidince çocuğu uşaklara mı öldürtecektir? Trol çocuğu da yanlarına alırlar… Çocuğu yolda taşımak çok zor olacaktır… Ormandan, köprüden, kayaların üstünden geçerler. Kazara oldu süsü verme düşüncesiyle adam elinden bıraktığında kadın can havliyle çocuğu düşerken yakalar hep. Ölmesine izin vermez. Adam, öfkelenir “kendi çocuğunu düşürdüğünde bu kadar çevik değildin” der. Demek ki kocasının sevimliliği sahteydi… Kadın, panayıra gitmekten vazgeçer, geriye dönerler… Adam, karısıyla bu şekilde daha fazla nereye kadar yaşayabileceğini düşünür, fakat karısının ıstırap dolu acıklı bakışıyla karşılaşınca onu kesinlikle bırakamayacağını anlar.

İki sene daha geçer… Nasıl olduysa bir gece evleri tutuşur. Yangın çıkmıştır. Ancak kendilerini dışarıya atacak kadar fırsatları vardır. Yangının çıkmasına sebep olan küçük Troll’dür. Adam, keşke Troll içeride kalır, dediği anda kadın kucağında Troll’le dışarıya çıkar. Adam, çıldırır, Troll’ü kaptığı gibi tekrar alevlerin içine atar… Kadın da peşinden alevlerin içine atılır… Kadın kucağında çocuk geri döner. Ev, kül olmuştur. Adam, Troll ile birlikte yaşamaya dayanamayacağını, ayrılacağını söyleyip kadını terk eder.

Adam, giderken ormanda bir çocukla karşılaşır. Konuşurlar. Çocuğun oğlu olduğu anlaşılır. Oğlu anlatır… Annesi Troll çocuğa iyi davrandığı için Troll karısı da kendisine iyi davranmıştır. Hayatta kalmasını sağlamıştır. Troll çocuğa iyi bakıldıkça ona da iyi bakılmıştır… Dün gece Troll ateşin içindeyken onu da ateşe atmışlar, annesi Troll’ü kurtarınca onu da kurtarmışlardır. İki cephede her şey eşzamanlı olmuştur. Adam, çocuğuyla geriye karısının yanına döner.

Sevgi… Oyunda her şey sevgi ekseninde döner. İnsan sevgisini kendisinden olana değil, ötekilere, başkalarına da yöneltmelidir… Sevgi, anca böyle değer kazanır… Sevgi eksenini oluşturan özel kişi de köylü kadın, annedir… Anne, oyunun gelişimi süresince tüm çatışmaların odağında bulur kendini… Düzenli bir evlilik yaşarlarken birdenbire kocasıyla çatışmaya başlar, ilk önce…  Birbirlerine yabancılaşmaya başlarlar… Adam, Troll çocuktan kurtulmak istedikçe kadın Troll çocuğu korur… Sadece kocası değildir bu uğurda baş etmesi gereken. Köyün yaşlılarıyla çatışır. Kendi iç çatışmaları vardır. Troll çocuğu bıraksın mı yoksa sahiplenmeye devam mı etsin? Temiz yemekleri bir kenara bırakmış, kurbağa, solucan gibi kötü yiyecekleri toplar olmuştur. Alışılmamış davranışlara başlar, bu uşağı ve hizmetçiyi ona karşı saygısız davranışlara iter… Kaybetmediği tek şey Troll de olsa çocuğa karşı duyduğu ilgi ve sevgidir… Onu bu sayede yanmaktan kurtarır… Aslında, yangından kurtardığı kendi çocuğudur… Troller eşzamanlı olarak onun Troll çocuğa yaptıklarını insan çocuğa yapmışlar, Troll çocuğa verilen sevgiyi onlar da insan çocuktan esirgememişlerdir.

Yönetmen Özer Tunca, köy seyirlik oyun geleneğimize yaslanarak sahneliyor oyunu… Bir köyde, sahnelenebilecek en uygun yerde, bir ahırda geçirtiyor oyunu… Temizlenebildiği kadar temizlenmiş, orta yeri açmak için var olan sepetler, kürekler, bıçkılar, çuvallar, denkler, merdivenler toplanıp kenara çekilerek ahıra çeki düzen verilmiş… Oyunda rol alan kişiler de o yerin köylüleri… Öyle farz ediliyorlar.  Oyun alanının her iki yanına da oyun kişilerinin oturacağı sandıklar sıralanmış… Sırası gelen oyuncu oyuna katılacak olayın akışındaki yerini alacak… Bu uygulama, oyunun metnindeki tıkanıklığı açacak, oyunu rahatlatacak bir uygulama… Oyunun içinden çıkıp kendileri olan oyuncular yarattıkları yabancılaşmayla bunları sağlıyorlar… Beş yer var böyle… Bezden bebek yerine Troll çocuğu oynayan oyuncunun beşiğe yattığında dışarıdan “hadi bağır, oyunu başlat” diye uyarılması… Troll çocuğu oynayan oyuncu aynı zamanda Anlatıcıyı ve İnsan Çocuğu oynamakta… Bu nedenle rolden role geçişlerde bu yabancılaşmalar işe yarıyor, oyuncuların ve rejinin işini kolaylaştırıyor… Örneğin, Troll çocuk, Çiftçi ile karısının panayıra gittiği sahnede Troll çocuğu evde bırakmak istemeyen kadının sırtına atlıyor… Taşınması zor… Ne yapıyor bu sefer Troll çocuğu oynayan oyuncu, rolünün dışına çıkıp kenarda bekleyen oyunculardan bir tanesinden çuval getirmesini istiyor… Çuval ağır, diyor, çuvalı zorlanarak getir… Getirilen hafif çuval oluyor mu sana Troll çocuk… Bu yabancılaşma ile taşıma sıkıntısı giderildiği gibi komik durum yaratılıyor. Seyircilerin güldüğü noktalar hep yabancılaşmanın sağlandığı noktalar oluyor…

Troll çocuğu oynayan oyuncu, İnsan Çocuğu oynamaya geçtiğinde yerine geçecek ve Troll Çocuğu oynayacak oyuncuyu oturanlar arasından kendi belirliyor… Diğer oyuncular arasından bu role talip olan, bu rolü oynamak isteyenler var. “Bu rolü ben oynayabilir miyim?” dediğinde tersleniyor, onun yerine başkası seçiliyor… Bu da Köy seyirlik oyun geleneği içinde yer alan, oyuncuların birbirlerine sataşmasını gösteriyor… Bu sataşmalarla komik durumlar yaratılıyor yine… Troll çocuk son sahnede babasıyla karşılaştığında bir anlık Anlatıcı konumuna geçiyor, seyircilere yönelip babalar hakkındaki eleştirel lafını söylüyor. Bu da seyircileri güldürüyor.

Köy seyirlik oyun geleneğinde var olan eldeki basit araçların amaç doğrultusunda kullanılması olayı bu oyunda da gerçekleştiriliyor… İki sepet ile araba oluşturuluyor… İki oyuncu at oluyor… Uzatılan tahtalar koşum takımları yerine geçiyor… İki fıçının üstüne konulan tahtadan masa yaratılıyor… İki tahta kasa üstüne konulan kalas köprüyü oluşturuyor… Özer Tunca, oyuncuların bedenlerini kullanarak mekânlar, alanlar yaratıyor… Oyuncular ellerinde tuttukları dal parçalarıyla ormanı, ormanın farklı yerlerini oluşturuyorlar, farklı konumlar yaratarak… Böylece, özellikle çiftçinin ve karısının çocuklarını aradıkları sahnede orman içinde çok dolaştıkları hissi yaratılıyor… Tabii ki, bunda hareket ve koreografi çalışmalarını yaptıran Ozan Yıldırım’ın payı da büyük.

Özer Tunca’nın, seyircileri içeri alırken salonun giriş kapısına koydurduğu mumun üstünden ellerini gezdirtmesi çok hoş. Bu bir ritüel… Curcuna müziği sonrası aynı işlemi sahne ön ortasında duran mumda oyunculara da yaptırtıyor… Bu yaptırımın nedeni de Troll efsanelerinden geliyor… Troller kötü bir alışkanlık olarak kendi Troll çocuklarını insan çocuklarla değiştiriyorlar. Bu, insanlar tarafından istenmeyen bir durum. Bunu engellemek için bir takım önlemler alıyorlar. Bebeğin başucunda bir mumu sürekli yanık tuttukları gibi bebeği görmeye gelenlerden de ellerini mum ateşinin üstünde gezdirmelerini istiyorlar… Bununla da yetinmeyip evlerinin giriş kapısının üstüne bıçak asıyorlar, çünkü Troller kesici bir alet olan yere giremiyorlar…

On oyuncu yer alıyor oyunda, iki de müzisyen. Hepsi de baştan sona oyunun içinde… Hepsi de çok başarılı… Doğal olarak içlerinde ağırlıklı rollere sahip olanlar var… Selim Turgay Deli bunlardan biri… Anlatıcıyı, Troll Çocuğu ve İnsan Çocuğu oynuyor. Anlatıcı da farklı, Troll Çocuk’ta farklı, İnsan Çocuk’ta farklı… Bir Troll çocukta olması gereken vahşiliği, şiddeti uygulayışı hoş… Kabalığı, saldırganlığı çok iyi veriyor. Anlatıcıya geçişlerde Troll çocukluktan çok iyi çıkıyor, gerekli bilgilendirmeleri yaparak oyunun aksiyonunu çok iyi yönlendiriyor… İnsan Çocukta, oyunun da önermesi olan sevginin, sevmenin güzelliğini vurgulamada mimiklerini, ses tonunu çok iyi kullanıyor… Çok başarılı.

Çiftçinin karısını, kadını oynayan Ayşe Sinem Korola, çatışmaların odak noktasındaki kişi olarak duygu değişim dönüşümünü yoğun şekilde yaşaması gerekiyor… Yaşıyor da. Tek çocuklarını kaybediyor ormanda, bu onun için yıkım… Troll çocuğu sahipleniyor tüm karı çıkmalara rağmen, yıpratıcı bir durum…  Troll çocuğu kendi çocuğu gibi beslemeye, yetiştirmeye çalışıyor, nafile… Troll çocuğu solucan, fare, sümüklü böcekle beslemek zorunda kalıyor, canından bezdirici bir durum. Troll çocuğu sahiplendikçe kocası ondan uzaklaşıyor, yanında çalışanların alay konusu oluyor… Sevgi kaybının getirdiği dayanaksızlık… Terkedilme kaygısı, korku… Tüm bunları oluşturduğu tavır ile çok iyi veriyor, Ayşe Sinem… Duygu değişimlerinde yüz ifadesi ve vücut dili çok iyi…

Harun Dağaşan, çiftçiyi oynuyor… Karısını çok seven, her koşulda yanından ayrılmak istemeyen… Bu nedenle Troll çocuğun varlığına bile dayanan, fakat her fırsatta Troll çocuktan kurtulmayı deneyen… Çevresindekilerin sözlerini önemseyen, onlara kulak veren… Karısı Troll çocuğu iyice sahiplenince o da giderek karısına yabancılaşıyor, yangın sonrası onu terk ediyor… Ötekileri anlamanın çok uzağında… Bu şekilde bir duygusal gelişim çizgisi var. Harun da bu çizgiyi çok iyi takip ediyor.

Çağatay Çanta, yanaşma, Şebnem Yurttutan da hizmetçi-Yaşlı kadın’ı oynuyor… Evin çalışanları olarak evin hanımının yarattığı tedirginliği, sevgi yitimini davranışları, birbirlerine olan yaklaşımlarındaki şiirselliği, çiftçiye ve Troll çocuğa karşı duydukları korkuyu, çekingenliği çok iyi veriyorlar…

Anıl Şereflioğlu Yaşlı Adam’ı, Başak Özyönüm Troll Kadın’ı, Erhan Özdemir Baykuş’u, İnanç Tartan Atı ve değişimle Troll Çocuğu, Çağdaş Çobanoğlu At ve Kediyi oynuyor… Tüm oyuncular oynamakla kalmıyor, müzisyenlerle birlikte müzik yapıyor. Küçük büyük zil, bendir, davul, kaşık çalıyorlar oyun öncesi, curcuna-uvertürde… Seyirciler içeri alınırken çalınmaya başlanan bu müzik harika… Müzikleri yazan Oktay Köseoğlu’na buradan ayrıca selam yollamalı. Oyunun içinde müzik hep var. Sahne belirlemede, duyguların altını çizmede, ritmi belirlemede sürekli fonda yerini aldı… Keşke bu müzik, seyirciler tamamen içeriye alındıktan sonra başlasaydı.

Dekor ve kostümleri yaratan Dilek kaplan her iki tasarımda uygulamaya getirdiği rahatlık, görsel zenginlikle çok başarılı… Işıkta Özgür Dokuyucu, güzel bir ışık dokuması yapmış. Anlatıcının devreye girdiği anlarda parlak ışık kullanarak değişimi netleştirmiş. Alan yaratma ve atmosfer oluşturmada renkleri çok iyi kullanmış.

Görüldüğü gibi “Değiştirilmiş” oyunu her şeyiyle mükemmel bir oyun.  Çok iyi bir şekilde sahneye konmuş… Geriye, seyircilere oyunu izlemek kalıyor. Oyundan zevk alacakları, oyunu beğenecekleri kesin.

 

*”Değiştirilmiş” Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu yapımıdır.

Yazan: Selma Lagerlöf, Dramatizasyon: Göran Tunström, Çeviri: Nurgök Özkale, Yönetmen: Özer Tunca, Dramaturg: Selen Korad Birkiye, Proje Başkanı: Hasibe Özgür, Reji Asistanı: İnanç Tartan, Dekor ve Kostüm tasarımı: Dilek Kaplan, Müzik: Oktay Köseoğlu, Işık Tasarımı: Özgür Dokuyucu, Hareket Koreografi: Ozan Yıldırım, Yönetmen Yardımcısı: Başak Özyönüm

Oyuncular: İnanç Tartan, Ayşe Sinem Korala, Şebnem Yurttutan, Çağatay Çanta, Selim Turgay Deli, Erhan Özdemir, Anıl Şereflioğlu, Çağdaş Çobanoğlu, Harun Dağaşan, Başak Özyönüm,

Müzisyenler: Serkan Kandemir(Klarnet), Burcu Zeren(Yan Fülüt)

**Selma Lagerlöf’ün diğer eserleri şunlardır: “Görünmez Bağlar” Öykü kitabı(1894)… Sicilya’yı konu alan “Antikrists Miraklor(Deccal’ın Mucizeleri-1897)… En iyi yapıtlarından sayılan öykü kitabı “Enherrgardsssagen(Malikane Öyküleri)…”Jurusalem”…Çocuklar için bir coğrafya kitabı niteliğindeki “Nils Holgersoson’un İsveç Gezisi-1906”…”Marbacca”…

***LAGERLÖF Selma, “Yerle Gök Arasında” Seçme Hikâyeler, Çevirenler. E. Koryak Behiç- Örs Hayrullah, M.E.B Basımevi, İstanbul, 1952, s.151-170

**** Troller kitabı çevirenlerin notuna bakılırsa, İskandinav halkına göre bir çeşit cindir… Selen Korad Birkiye’nin belirlemesine göre ise Troll’ün kelime kökü “Doğaüstü” ya da “büyülü”den gelmekte… Aynı zamanda anlamı yaramazlığı, huysuzluğu, kötü huylu olmayı da barındırmakta… Dağ yaratıkları… Dağlarda, mağaralarda yaşayan, güneşten hoşlanmayan yaratıklar…

İskandinav folkloruna bakılınca, iki çeşit Troll’den söz edilmekte… Birincisi, kaba saba, iri yarı çirkin devler. İkincisi, insana benzeyen, kuyrukları da olan yaratıklar.

Hakkında M. Taner Çelik

Yoruma kapalı.