2 Nisan 2020, Perşembe
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Deneme / Sahne Sır Tutmaz
Sahne Sır Tutmaz

Sahne Sır Tutmaz

Erhan Özçelik

Sırlar, yaşadığımızın birer göstergesidir. Ne kadar çok yaşamışsak, o kadar sır biriktirmişiz demek ki. Bir sahne insanı olarak, biriktirdiğimiz sahneye ait hiçbir sırrın olmadığını söylemeliyim. Biz sahne insanları sırlarımızın hepsini seyircimizle paylaşırız. Sahne deneyimimiz ne kadar çoksa paylaştığımız sırlar da o kadar çoktur. Sahne üzerine çıkan her şey, insanların gizli dünyalarının açığa çıktığı, saklamak için özel bir gayretin gerekmediği bir dünyanın parçasıdır. Sahne insanları da sır saklarlar elbette ama bu sırlar onların diğer insanlarla eşit yaşadığı, herkes gibi olduğu, zaman dilimlerine aittir. Demek ki, bu zaman dilimleri, yaşamın kaçınılmaz yanlarından birini oluşturuyor. Hepimiz sır biriktiriyoruz. Kimi kez kimseye söylenmesin diye, kimi kez söylense de olur söylenmese de ama söylenmese daha iyi olur diye sır biriktiriyoruz. Yine bir sahne insanı olarak, bu duruma baktığımızda, sır tutmayan, sır biriktirmeyen biri isek eğer, sahneye ne getirebiliriz diye düşünmemiz gerekiyor. Bu anlamda, sır tutmayan insanın sahne üzerinde paylaşacağı ne olabilir ki, diye sormak normaldir sanırım.

Sırlar, insan duygu ve düşüncelerinin derinliği içinde saklanan yaşanmışlıklardır. Beyninde sır saklamamış bir tiyatro sanatçısının, seyircisiyle ne paylaşacağını sorgulamak gerek. Yaşam, bir anlamda yaşandığı an’dan ibaretse, sanatçı sahneye çıkıp bu yaşanan anı oynayandır. Yaşanan hiçbir an, geçmişinden kopuk, tek başına, bağımsız bir an değildir. Her an, bir önceki an’ın devamıdır. Bir adım, bir önceki adımın peşinden gelir. Ancak, sahne üzerine düşen her şey, o an olandır. Bu nedenle oyuncunun yaptığı iş sahte değildir. Yalan söylememektedir oyuncu. Bir yaşanmışlığın hikayesini yeniden yaşamaktadır. Ya da, yaşanması muhtemel bir hikayeyi yaşamaktadır.

Adına rol dediğimiz şeyin içi giderek boşalmıştır. Rol yapmak ucuzlatılmıştır. Bu nedenle de, neredeyse her önüne gelen, her canı çeken rol yapabilmektedir.  İş bu kadar basit ve bu kadar ucuz olunca, sahne de ucuzlamaktadır. Değerini, derinliğini, kutsallığını yitirmektedir.

Sahne’nin ucuzlamasına birkaç örnek vereyim. İstanbul şehir Tiyatrolarında Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan yeni sahneler bu ucuzluğun açık birer örneğidir. Kağıthane’ye yapılan Sadabat sahnesinin kulisleri bir tiyatro kültürünü değil bir futbol kültürünü anımsatmaktadır. Aynı sahnede, sahne ile seyirci arasında kurulması gereken o büyülü atmosferi sağlayacak akustik düzenleme söz konusu bile değildir. Akustik bir bilim dalıdır ve mühendisler tarafından incelenmesi gerekir. Ya da, mimarlar yeni bir bina yaparken, hele bu bina, bir gösteri, bir tiyatro binasıysa akustik hesaplamalarını yapmak zorundadırlar. Sahneye çıkanla sahnenin karşısında duran insan arasındaki sır akustik aracılığı ile gerçekleşir. Şimdilerde her şeyde olduğu gibi bu alanda da, elektronik çıkıyor karşımıza. Sahne ile seyirci arasında bir akustik sırlayıcı olmadığından mikrofonlar hayatımıza giriyor. Giriyor ama seyirci sesin sahne üzerinde durup kendisine seslenen, kendisine yüreğini açan insandan mı, yoksa, bir teyp bandından mı geldiği konusunda kuşkuya düşüyor. Haklı da. Haklı, çünkü, ona bir şey söyleyenler, tam karşısında konuşurken, o onların sesini ya yandan, ya arkadan duyuyor. Üstelik duyduğu ses bir insan sesinin deforme olmuş halinden başka bir şey değil.

Sahne insanının seyircisiyle buluşacağı mekanlar futbol mantığına göre düzenleniyor. Çünkü tiyatro binası yapan mimarlar tiyatro hakkında çok sınırlı bilgiye sahipler. Bu, şu demek oluyor; seyircisi ile buluşmak üzere tiyatro kulisine gelen oyuncu buluşmasını istediği tat’ta yapamıyor. Kendisini bu tat’a hazırlayacak mekan kendi duyguları göz önüne alınarak yapılmamış. Bu yavanlık onun sahne üzerindeki performansına yansıyacaktır elbet. Şimdi denilebilir ki, ne alakası var, oyun oyundur, oyuncu da oyuncu. Oyun her yerde oynanır. Oyuncu da oyunu her yerde oynar. Hayır, oyun yalnızca oyun değildir ve oyuncu da yalnızca oyunu oynayan değildir. Eğer bu buluşmayı, yani oyuncu ile oyun buluşmasını bu kadar basit bir yaklaşımla ele alırsak oyunun içindeki büyüyü ve oyuncunun duruşundaki etkiyi göz ardı etmiş oluruz. Oysa hem tek başına oyun hem de onu yaşayan oyuncu daha derin duygularla, daha derin fikirler, imajlar, kokular ve atmosferlerle doludur. Her birey bu gerçeği yüreğinde derinden hissederek işe koyulmalıdır. Yazar bir oyun oluştururken bu gerçek içinde olmalıdır, yönetmen ve oyuncu da. Işık tasarımcısı, efekt tasarımcısı da. Kostüm ve dekor tasarımcısı da. Her birim kendi alanının derinliği içine dalmalı ve o derinlikten bulup çıkardığı cevheri kanatlandırmalıdır. Öyleyse bir tiyatro mimarının daha farkı bir duygu da olması düşünülebilir mi?

Sahne sır tutmaz. Evet ama, böyle hesapsız, böyle bilinçsiz ve böyle olmaz olası sahnelere hiçbir sır çıkmaz ki. Böyle yabanıl bir ortamda insan, bir başka insanla sır paylaşamaz ki. Yabanıl dedim. Evet yabanıl. Çünkü aslolan insanın kendisidir. Çünkü insan eliyle sevişir. Eliyle dokunur ve karşıdaki insana kendi yüreğinin sevgisini geçirerek yaşar. Geriye kalan her şey, insana yalnızca yardımcı olmak içindir. Bir seçim meydanına mikrofon yerleştirip o mikrofon aracılığı ile insana seslenmek kabul görür ancak bir tiyatro sahnesi bir meydandan çok farklıdır. Daha samimidir öncelikle. Daha özel bir paylaşım alanıdır.

Yazımı sır meselesi olarak ele aldım. Her tiyatro sırların paylaşıldığı yerdir. İnsanın yatak odasıdır. Bu nedenlerden dolayı da çok özeldir. Bu nedenlerden dolayı da sır doludur. Bu nedenlerden dolayı insanlar tiyatroya gidip kendileriyle yüzleşirler. Tiyatro bir yüzleşme yeridir. Ve sahne aynadır. Sahnenin bir ayna olduğu gerçeği bizi her sabah yaptığımız basit bir yüzleşmeye götürür. Hepimiz her sabah aynaya bakarız. Kimi kez bilinçli, kimi kez bilinçsiz. Kimi kez aynaya baktığımızın farkında bile olmayız. Kendiliğinden olan bir şeydir bu. Bakılır o kadar. Oysa, bakmak, insanın en değerli varlığıdır. İnsan bakar. Ve her bakış insan aklına yüzlerce sır gönderir. Ya peki, kendi yüzümüzün sırlarını neden hep es geçeriz? Kendi yüzümüz, yaşadıklarımızın sırlarını saklar çizgilerinin arasında… Tıpkı sahneye düşen minicik bir ışık gibi. O minicik ışık belki de bizim kendi yüzümüze çizdiğimiz sırlardan birini aydınlatmaktadır…

İşte, sahnenin sır tutmayacağı düşüncesine bir destek daha. Çünkü orada her sır gözler önüne serilir. Orası bir sırlar meydanıdır. Ve her sır çekicidir. Demek her sır çekici olduğu için sahne de çekicidir.

Tiyatro mesleği birbirine bağlı bir sürü etmenin bir araya gelmesiyle seyirci karşısına çıkar. Bu etmenleri biliyoruz. Bunları yeniden saymanın gereği yok. Ancak, her birimiz kendi mesleğimizin içinde biraz daha derinlere dalmanın olanaklarını aramalıyız. Bu olanakları aramadığımız zaman kendi bindiğimiz dalı kestiğimizi söyleyeyim. Gelişmeyen, yenilenmeyen bir alan giderek çürümeye mahkumdur. Yerinde dura dura temelleri yorulur ve bir süre sonra bir rüzgar onu yerle bir eder. Ve yerine ne geleceğini kimse bilmez. Bir sır meydanıyken bir otomobil garajı olabilir. Ya da, paranın hüküm sürdüğü başka bir yer olacaktır. Var sayalım ki yine aynı amaçta bir yer yapıldı ama dedik ya o yeni aynı amaçlı yerin hangi mantıkla, hangi estetik yapılanmayla yapıldığı önemlidir. Bir futbol estetiği ile bir tiyatro estetiği harmanlanabilir.  Böyle bir  harmanın hasadı insana ayna tutamaz. İnsanı kandırır. İnsan duygularını ucuzlatır olsa olsa. Sırlarımızı sevmek, paylaşımlarımızı da sevmektir.

Tiyatro sanatına biraz başka bir gözle bakalım istedim. Sırların tiyatro sanatında bulduğu karşılıkla güncel bazı durumları karşılaştırarak hem siyasilere hem de meslektaşlarıma gülümsemeyi tercih ettim. Gülümsemek evet. Çünkü öfke peşinden sevinç getirmez. En iyi ihtimalle burukluktur getirdiği. Buruk sırlar biriktirmektense gülümseyen sırlar biriktirmek daha iyi olsa gerek.

Yoruma kapalı.