2 Nisan 2020, Perşembe
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Eleştiri Serüvenleri / “Asiye Nasıl Kurtulur?” Kocaeli Üniversitesi Gsf Sahne Sanatları Bölümü’nün Atölye Sahnesi’nde…
“Asiye Nasıl Kurtulur?” Kocaeli Üniversitesi Gsf Sahne Sanatları Bölümü’nün Atölye Sahnesi’nde…

“Asiye Nasıl Kurtulur?” Kocaeli Üniversitesi Gsf Sahne Sanatları Bölümü’nün Atölye Sahnesi’nde…

“Oyun Atölyesi’nin halkla ilişkilerinden sorumlu Rana Hanım’a gene ayıp olacak” diye geçiriyorum içimden; çünkü ikinci kez izlemek için yine davetiye ayırttığım “7 Müzikali”ne de işlerimin yoğunluğu ve bölümümüzdeki “27 Mart oyunları” nedeniyle gidememiştim. Bu bölüm de aldı başını gidiyor canım, üç tane büyük oyunun yanında, öğrenci yazar, öğrenci yönetmen ve öğrenci tasarımcı çalışması olan çok heyecan verici iki kısa oyun ve yedi tane de yine hepsi öğrenci projesi olan “okuma tiyatrosu” çalışmaları… “Okuma tiyatrosu” diyorum ama, çocuklar o kadar çok çalışmışlar ki, bu oyunlar artık sahneye hazır kısa oyunlar haline gelmişler… 2006 yılında Sema Göktaş’la Sahne Sanatları Bölümü’nün kuruluş çalışmalarını tamamlayıp ilk öğrencilerimizi alırken önemli hedeflerimizden birisi de, “Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı”nda öğrenim gören her öğrencinin mezun olmadan önce en az bir oyununu mutlaka sahnede görebilmekti. Şimdi bu hedefimizin gerçekleşmesine seviniyorum tabii; ama zamanımı da daha “iyi” planlamalıyım. Çünkü bölümdeki sorumluluklarımın yanı sıra, Yeni Tiyatro Dergisi’nin yükünün büyük bölümünün hâlâ benim omuzlarımda olmasından dolayı yine yoğundum; ama işleri bir düzene koymuştum. Yılbaşında Emrah Özdilek’le İhsan Ata’nın “Hocam biz de oyun oynamak, tiyatro yapmak istiyoruz, bize yardımcı olun.” demeleri karşısında, onların önerilerini çaresiz kabul ediyorum. Çünkü Emrah, iki yıldır, Denizli’deki tiyatro eyleminin içinde önemli ölçüde “özel tiyatro” deneyimi kazanmıştı. İhsan’ın da Gaziantep’te “Seyir Tiyatrosu Oyuncuları”nda deneyimi vardı; ama tiyatro eleştirisi de yazdığı için sevmeyenleri çok olduğundan kaygılıydım. Bizde, -sadece bizde mi, her yerde- tiyatro eleştirmenliği “bela” bir iş olduğu için muhataplarının yanı sıra, eleştirmenlerin bile birbirlerini sevmediğini düşündüğümden İhsan’a “Oğlum, Al Pacino bile olsan bu tiyatro senin yüzünden yine de eleştiri alacak.” diyorum.

Diyorum ama gene de denemeye karar veriyorum. (Ben ilk grubumu 11 yaşında Menemen’deki mahalle arkadaşlarımla kurmuştum. Kadın rolü oynamak için annemin elbiselerini ve makyaj malzemelerini alıp topuklu ayakkabılarını da giyip sokakta gösteri yapıyorduk. Annemin ayakkabısının topuğunu kırdığım için iyi bir azar işittiğimden bu grubumuz pek uzun ömürlü olamamıştı. Bu arada ilk ve ortaokulda da okul oyunlarında sahneye çıkıyordum. Sonra yine 12 Eylül sonrası 17 yaşında Menemen’deki arkadaşlarımla bir grup kurmuştum. Bu grup benim yönetmenliğimde pek çok oyun çalıştıktan sonra ilk ciddi gösterimini 1984 yılında Menemen Halk Eğitimi Merkezi’nde yapmıştı. Gündüzleri Dokuz Eylül GSF Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü’nde okuyor, geceleri “usta öğretici” olarak “yarı zamanlı” ve ücretli olarak orada çalışıyordum. 12 Eylül’e tepkimizin bir ürünü olarak Ferhan Şensoy’un “Şahları da Vururlar” oyununu sahneledik. Seyircilerin arasında bütün sol gruplardan seyirciler, askeri ve mülki erkan ve sıkıyönetim komutanı da vardı. Birinci perde yaklaşık bir buçuk saat sürüyordu. Ama sol gruplar alkışlarıyla sürekli oyunu kestiğinden ilk perdeyi iki saate yakın bir sürede tamamlamıştık. Oyunu izlemeye okul arkadaşım Hakan Boyav da gelmişti. Hakan oyundan sonra “ulan amma uzun sürdü ya, öyle sıkıştım ki az daha altıma kaçıracaktım” diyerek beni güldürmüştü. Sıkıyönetim komutanı eşiyle geldiğinden oyundaki argo sözcüklerden rahatsız olmuş; Halk Eğitim müdürüyle arada bana haber gönderip “oyundaki küfürleri redakte” etmemizi istedi. Komutan, oyunda 134 tane küfür tespit etmiş ve yanında eşi olduğu için utanmış… Ben, müdür Nizamettin Karadaş’a “bu redakte edilmiş hali, oyunu provalarda siz de izlediniz, beğenmiştiniz, beni savunun” demiştim. Allah için hem Milli Eğitim Müdürü, hem Nizamettin Bey arada beni aslanlar gibi savunmuşlar. Ama oyunun sonlarına doğru “Boyacılar Sahnesi”nde film kopmuş; Komutan ve eşi kızarmış, bozarmış, sözleri de dinlenmediği için ne yapacaklarını bilememişler; ama oyunu sonuna kadar izlemişler. Bilindiği gibi oyunun bu sahnesinde, Şah Rıza’nın devrilişi, Ayetullah Humeyni’nin gelişi ve ilk iş olarak “genelevleri” kapatması, sokaktaki iki gariban boyacının gözünden değerlendirilir. Biz her ne kadar “kerhaneleri” “merhane”, “ibneyi” “ebne”, “sosyalizmi” “so’sizm” yapsak da oyunumuzun diğer gösterimlerinin yasaklanmasını ve işimize son verilmesini englleyemedik tabii. Gerçi sıkıyönetim kalktıktan sonra beni yine işe aldılar ama Nizamettin bey artık “çok tedbirli” davrandığından Aziz Nesin’in oyununu oynadığımız halde “Aziz Nesin adını” kullanmamamızı istiyordu. Bu yüzden biz de “özel tiyatrolar” kura batıra yolumuza devam etmiştik. O yüzden bende “tiyatro” hastalığı kadar, “özel tiyatro kurma” hastalığı da vardır; her gittiğim kentte muhakkak bir tiyatro kurmuş ya da kuruluşuna katılmışımdır; ne yapayım “tiyatro mikrobu” hücrelerime değil atomlarıma kadar işlemiş. Bu yüzden birileri gelip “hadi tiyatro kuruyoruz” dediği zaman “eski hastalık” hemen nükseder ve ben bütün varlığımla kendimi “tiyatronun kollarına” bırakıveririm. Eee, ne demişti Edip Cansever, “Tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda. Her yanı çok süslenmiş ölüler gibiyimdir.”)

Aydın Arıt’ın “Bal Sineği” adlı oyununu yönetmek için kolları sıvıyorum; Emrah’la İhsan’ın yanına, bir de kadın oyuncu gerekli; bizim bölüm “oyun fabrikası” gibi çalıştığından hiçbir oyuncuyu oynatabilmem mümkün değil. İstanbul’da kadın oyuncu arayışlarım da bu sezon için olası görünmüyor; biz sezon ortasında başladığımız için görüştüğüm herkesin en az bir oyunu ve bir “dizisi” var. Önümüzdeki sezon için Temmuz başında görüşmek üzere ayrılıyorum bütün kadın oyunculardan ve bizim bölümde oyunculuk hocası olan Belgi Saygı’ya “Bu rol yine sana kaldı.” diyorum. Bölümün çalıştığı ikinci oyun olan “Yerin Altında”daki öğrenci bu dönem okulu dondurduğu için, yönetmen David Nikoladze oyuna Belgi’yi almış; beni kırmak istemediği için “haftada iki akşam” gelebileceğini söylüyor. “Hay aksi şeytan!” diyorum, Bir de kadın oyuncular “oynayacak rol yok” diye yakınırlar! Provalarda yol ve yemek giderleri ödenecek, oyunlarda “yevmiye” alacaklar yine de oyuncu yok. Belgi’ye “Türk Tiyatrosu harıl harıl çalışıyor ya” diyorum. Belgi gülerek, “Hocam, Merve Uçar’ın Asiye’de rolü az, onu alın isterseniz” diyor. Yönetmen Veysel Sami Berikan’la da konuşup Merve’yi alıp başlıyoruz çalışmalara. Ancak “sahne” gerekli, İstanbul’da ne çalışmak için, ne de prova için “sahne” bulamıyorum. Kadıköy’deki Barış Manço Kültür Merkezi Haziran’a kadar dolu. Muammer Karaca Tiyatrosu’nda “ilaç” için, bir gece oynamak için bile yer yok. Su Gösteri Sanatları Sahnesi de ancak sabahları boş. “Vay be diyorum, Türk Tiyatrosu hakikaten çalışıyor; kirasını ödeyeceğimiz halde salon yok!”… Seksen kişilik Moda Sanat Tiyatrosu’nda yer buluyoruz, zamanları da ayarlıyoruz ama devletten “ödenek” alamadıkları için zorluk yaşadıklarından orayı boşaltmak zorunda kalıyorlar. Hilmi Bulunmaz’ın Çemberlitaş’ta bulunan inşaat halindeki salonunda çalışmaya başlıyoruz ancak birtakım sebeplerle inşaattaki çalışmalar ilerlemediğinden burada da çalışmamız olası görünmüyor. Can havliyle Oyun Atölyesi’ni arıyorum; bendeki cesarete bakın ki, Türk Tiyatrosu’nda bilet bulmanın bile çok zor olduğu bu sahnede oynayabilmek için telefon ediyorum, tabii ki sonuç hüsran!.. Önünden yüzlerce kez geçtiğim halde yerini bilmediğim Kadıköy Sanat Tiyatrosu’nun telefonunu bulup arıyorum; telefondaki Harun Başkan, yardımcı olabileceğini söylüyor; evden hemen taksiye atlayıp onbeş dakika sonra Seyhan Müzik ve Mefisto Kitabevi’nin karşısındaki postane sokağında Kadıköy Sanat Tiyatrosu’nu arıyorum. “Akmar Pasajı’nın yanında” demişti Harun; ben sahil tarafından değil de üst taraftan geldiğimden tiyatroyu arıyorum, bulamayınca tekrar telefon açıyorum, bu kez “Tansaş’ın yanında Fima Mağazası var, onun üçüncü katında” deyince Fima Mağazası’nı buluyorum ama bu sefer de “giriş” kapısını bulamıyorum. Fima, Final Marketing’in kısaltılmışı; buranın giriş kapısından girip içerdekilere “tiyatroyu” soruyorum; görevli kız, “üçüncü katta, asansörle çıkabilirsiniz” deyince bu kez asansörü arıyorum; solumda saklandığı için görmemişim; aynı durumu İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun Cevahir Sahnesi’ne ilk gidişlerimde de yaşamıştım; “Yahu tiyatro dediğin müstakil olur, giriş kapısı olur, fuayesi olur, kafeteryası olur; nerede bu devlet? Nerede bu belediye?.. Nerede bu tiyatrolar?..” diye çığlık atarak birazdan bu kabustan uyanacağımı düşünüp kendimi çimdikliyorum; nafile!.. Uykuda falan değilim, ben kabusu düpedüz yaşıyorum. Neyse ki buldum, buna da şükür, biz kabusları aydınlık düşlere çevirmekle yükümlü “simyacılar” değil miyiz?.. “Bu günler de geçecek”, diye kendimi avutup üçüncü kata çıkıyorum… Tiyatro afişlerinin olduğu fuayenin içinden tek kapılı salona giriyorum, birden büyüleniyorum; “Erbil harikalar diyarında”… Harun ışıkları yakmış içerde beni bekliyor; tavanı basık da olsa, koltukları küçük de olsa, sahne derinliği olmasa da, düşlerimi gerçekleştireceğim bir “sahne” işte… Panoları bile var… Panolara yeşil duvar kağıdı kaplatıp sahne eşyalarını koyduk mu, “Bal Sineği”ni çalışmanın ötesinde, burada oynayabileceğimizi de düşünüyorum. Harun Başkan’la konuşup prova günlerini belirliyoruz; yaşadıklarımdan sonra oyun günlerini de hemen belirleyip 16 ve 17 Nisan’da, Cuma Cumartesi 18.30-20.30 matine-suare için de anlaşıyoruz. Yeri buldum ya, oyun da çıktı ya, seyirci akın akın gelecek ya, coşup 23 ve 24 Nisan’da da yine matine-suare için anlaşıyoruz. Hatta kendimi alamayıp “30 Nisan’da ve 1 Mayıs’ta da oynarız” diyorum Harun’a… Cuma ve Cumartesileri bulmuşum ya; seyirci özlemle bizi bekliyor ya!.. Ama Harun, “Hocam 1 Mayıs’ta Kadıköy telaşlı ve olaylı olur.” deyince “Olsun, polisten kaçan göstericiler tiyatroya sığınırlar, biz de matine-suarenin dışında birkaç tane de özel gösteri koyarız” diyorum. Harun gülüyor; biliyorum içinden “Hoca uçmuş ya!” diye düşünüyordur. Biliyorum, duyuyorum, arkamdan hep “Bu adam uçmuş ya!” diye “Bu normal bir insan değil” diye konuşuyorlar. Elbette “normal” değilim, sanatla, tiyatroyla, hele yazarlıkla uğraşan bir “insan” nasıl “normal” olabilir ki? “Sanat” “normal-dışı”nda başlar; sanatçı, “uçtukça” ormanı yani toplumu “kuş bakışı” gördükçe derinleşir. Evet, “Ben bir martıyım ama Çekhov’un “Martı”sı değil, Richard Bach’ın “Martı”sıyım.” Düşleri için savaşan bir martı!.. 2010’a girdiğimiz günlerde, Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel’le geceleyin yürürken, Sultanahmet Camisi’nin minarelerinin üstünde süzülen martıları gördüğümde, 2010’da o martılar gibi “özgürlüğümün olanaklarını” sonuna kadar kullanacağımı ve “iyi işler” yapmak istediğimi, oyunlarımı, şiirlerimi, romanlarımı, kitaplarımı yazabilmek için o “martılar kadar” özgür olmam gerektiğini söylemiştim. Yaşam bazen bir atmacaya, bir şahine dönüştürmeye çalışsa da ben “martı” olma mücadelesini sürdürüyorum. Bazen kartal da olmak gerekiyor tabii ki, Attila İlhan’ın dediği gibi, “Kartallar Yüksek Uçar”…

Tabii ben bu “uçuş” serüvenindeyken akşam 18.00’de “Asiye’nin promiyerinin” olduğunu öğrenince, “Ne Asiyesi bu Allah aşkına, kurtulmadı mı bu kadın daha?”… diye berbat bir espri yaptım ama, Sema aldırmadı hiç: “Gazete okumuyor musun sen, duymadın mı Sinan Aygün’ün açıklamalarını?…” İş ciddiye binince, “Biliyorum canım” diyorum; “biz de bu sürece kayıtsız kalmamak için İstanbul Yeni Tiyatro/Aydın Arıt Sahnesi’nde “Ar Güveysi”ni repertuvara aldık; önümüzdeki sezon başında onu oynayacağız; ‘kutsal aile’nin çöküşünü gösterip artık yoksulluktan kocaların karılarını kendi elleriyle…” derken Sema’nın cep telefonu çalıyor; Asiye’nin bütün hazırlıkları tamammış yalnız hava yağmurlu olduğu için, bahçede yapılacak “kokteyl”in ne olacağını soruyorlar. Sema, üniversitenin sosyal tesislerini ayarlamak için telefon trafiğine başlarken, ben de Levent’teki “sponsorluk” görüşmem için İstanbul trafiğinin içine dalıyorum. Görüşme olumlu geçiyor; “Bal Sineği” oyununun gösterim masrafları için ilk etapta gereken salon kirası ve dekor-kostüm için “50 dergi aboneliğini” gerçekleştiriyoruz. Daha “50 abonelik için çalışılacağı” sözünü alıp Levent’ten Hereke’ye gitmek için yola çıkıyorum. “Bal Sineği”nin prodüksiyon giderlerinin başlangıç kısmını “Yeni Tiyatro Dergisi”ne yapılan abonelerden karşılayacağız. Afiş, broşür, pankart ve 22 Mayıs 2010 Cumartesi akşamı Teşvikiye Rüştü Uzel Sahnesi’ndeki “gala ve kokteyl” masraflarını “onlar” karşılayacak… Bu arada gelen bir telefonla, 15 Nisan’da Ortaköy’deki Afife Jale Sahnesi’nin de “uygun” olduğunu öğrenip orada da “18.30 ve 20.30 olmak üzere iki oyun yapalım.” deyip Levent’ten Beşiktaş’a, Beşiktaş’tan Üsküdar’a, oradan Harem’e, Harem’den de Hereke’ye gitmek üzere otobüse biniyorum. Ama 16.30 otobüsünde yer yok! “Muavin koltuğunda” gitmek için ısrar ediyorum; kabul ediyorlar. Ücreti almaya geldiklerinde “neresi” diye soruyorlar, “Hereke” diyorum. Şoför, “Hereke’den geçmiyoruz ki, otobanda nerede duracağız?” diye sorunca, “turnikelerde bir cep var, orada durabilirsin” diyorum. Şoför, “Hava da yağmurlu, bu havada Allah muhafaza, acelen ne?” diyor. “Altıda oyun var, yetişmem lazım” deyince, “Sen ne iş yapıyorsun?” diyor. “Eleştirmenim.”. “İlle eleştireceksin yani” diyor, “dikkat et, eleştireceğim derken, bok yoluna gitme de…” Saat 17.05’te Hereke turnikelerde beni indirirlerken Çin malı yağmurluğumu cebimden çıkarıp giyiyorum, çünkü yağmur felaket yağıyor, otobandan Hereke’ye yürüyerek iniyorum. Saat altıya on kala sahnenin önündeyim ama dışarıda kimsecikler yok. Hava yağmurlu diye seyirciyi içeri almışlar. GSF Dekanı Prof. Reşat Başar da oğlu Ada’yla birlikte yerini almış. Saat tam 18.00’da içeri yönetmen Veysel Sami Berikan giriyor, yerine oturuyor ve oyun başlıyor.

VEYSEL SAMİ BERİKAN, SANATININ ZİRVESİNDE

Oyunu izledikten sonra çok etkileniyorum; zaten oyun boyunca da zaman zaman gülüp zaman zaman da derinden üzülerek oyunun nasıl bittiğini anlamamıştım. Hemen Veysel’i yakalayıp hararetle kutluyorum ve yanaklarından öpüyorum. Veysel olanca kibarlığıyla teşekkür ediyor; “Bu kadar çıtkırıldım olma, bu senin en iyi işin.” diyorum. Veysel 2003 yılında Vedat Türkali’nin “Dallar Yeşil Olmalı”yı Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda sahnelediğinde eli yüzü düzgün bir iş çıkarmasına karşın büyük bir fırsatı kaçırmıştı; çünkü bir yıl önce yapılan genel seçimlerde Türkiye “sanayi” burjuvazisi, “ticaret burjuvazisi” karşısında büyük bir yenilgi alıp sandığa gömülmüştü ve AKP nerdeyse üçte iki çoğunlukla “Tek Başına İş Başına” gelmişti. Bu oyun, “sanayi burjuvazisinin çöküşü” bağlamında sahnelenseydi ve İstanbul’a turne yapsaydı bana göre “yılın oyunu” olabilirdi. O zaman bunları yazıp Veysel’i hem bu yüzden, hem de dramaturg kullanmadığı için eleştirmiştim. Veysel o zaman kaçırdığı fırsatı “Asiye Nasıl Kurtulur?”la yakaladı bana göre. Veysel için “Yeni Tiyatro Dergisi’ne atacağım başlığı şimdiden görebiliyorum: Veysel Sami Berikan, Sanatının Zirvesinde” deyince, Veysel, “Yapma ya, beni mahçup etme” dedi. “İyi iş çıkarmak ne zamandan beri mahcubiyet sebebi olmaya başladı?” diyorum. Veysel, “Ne yaptık ki?” diyor. “Ne yapmamışsın ki, bir kere, fondaki o devasa et butaforu, müthiş bir metafor” deyip ekledim; “ironi işte bu kadar çarpıcı olur; şarkıda da söyledikleri gibi; ‘biz et satarız’ … turnayı tam gözünden vurmuşsun.” Ben anlattıkça Veysel susuyor, oyuncular, tasarımcılar dinlemeye geliyor… Bu oyunu İstanbul’a turneye de götürmeye karar veriyoruz. Keşke İstanbul 2010 Avrupa Tiyatro Okulları Festivali’ne bununla da başvursaydık diyorum; gerçi festivale bölümümüz öğretim görevlisi Rusudan Savaneli’nin yönettiği Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Dönümü Rüyası”yla katılacağız ama İstanbul seyircisinin bu oyunu da görmesi lazım. Sadece İstanbul değil tabii ki… Bu yılbaşında Bölümümüz, oyunlarımızı çevre kentlere ve Batı Karadeniz’deki üniversitelere götürme kararı almıştı. Daha doğrusu David Nikoladze’nin geçen yıl üçüncü sınıf öğrencilerimizle sahnelediği Çekhov’un “Martı”sını Sakarya Üniversitesi’ndeki turnemizde izleyen Batı Karadeniz’deki üniversitelerin rektörleri, bu oyunu kendi üniversitelerinde de oynamamızı istemişlerdi. “Martı”, 11 Nisan’da da Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde izleyicilerle buluşacak. Daha sırada başka kentler, başka oyunlar da var. Bu yıl ilk mezunlarını verecek olan Kocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü oyunculuk, sahne tasarımı ve yazarlık öğrencileri gece gündüz çalışmalarının karşılığını, “alkış” olarak sadece Hereke ve İzmit’te değil, çeşitli kentlerin seyircilerinden de almaya başladılar. Umarım hepsinin yaşamları boyunca “alkışı” bol, yolları açık olur. Ben bunları anlattıkça coşuyorum, ama sosyal tesislerde kokteyl başlamış bizi bekliyorlarmış… Öğrenciler çok yoruldular, şimdi eğlenme zamanı…

Vasıf Öngören’in oyununu, sanat anlayışını ve Veysel Sami Berikan’ın yorumunu Yeni Tiyatro Dergisi’nin 18. sayısında anlatacağım… Dergi zaten çıktı, bugün yarın kitapçılara ve bayilere dağıtılır… Nisan sayımızda Haşmet Zeybek’in “Theodora 2” adlı oyun kitabını da “ücretsiz” veriyoruz.

Devamı: Yeni Tiyatro Dergisi’nin Nisan 2010, 18. sayısında.


Yazarımızın Diğer Yazıları:

YENİ TİYATRO OCAK SAYISINDAN TADIMLIK “İSKENDER”!..

OLAĞANÜSTÜ KÜÇÜK ŞEYLER VE 2009-2010 SEZON DEĞERLENDİRMESİNE BİR GİRİŞ

ELEŞTİRİ ÇÖZÜMLEMELERİ 1 (SALINCAKTAKİ ELEŞTİRMENLER)

 

Hakkında Yeni Tiyatro

Yoruma kapalı.