30 Mart 2020, Pazartesi
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Eleştiri / Festival Sonu Damıtılmış Kırmızı
Festival Sonu Damıtılmış Kırmızı

Festival Sonu Damıtılmış Kırmızı

On yedinci İstanbul Uluslararası Tiyatro festivali, kanımca sessiz sedasız İstanbul’dan geçti gitti ve kapanış oyunlarından biri olan Damıtılmış Kırmızı’ ya yetişebildim. Festival mantığıyla ters düşen ‘tanınmış oyuncu’ sorunu –bana göre sorun- bu oyunda yoktu ve daha ‘hazırlıksız’ algılarla bu oyunu izleyebilecektik.

Damıtılmış Kırmızı oyunu biz salona girdiğimiz sırada kendi ön oyunuyla başladı. Sahnede beliren orta yaşlarını yaşayan Adam, seyirciler koltuklarında yerlerini alana kadar ayağının altını kaşıma eylemini sahnede gerçekleştirmeye devam etti. Daha sonra aldığı bir törpüyle ayağının altındaki nasırları tıraşlamaya başladı. Ayağıyla ilgilenmeyi bırakmasıyla seyircilerin salona yerleşip, anonsun duyulması aynı ana denk gelmiş oldu. Adam, salondaki seyirciye anlamlı-anlamsız, düzenli-düzensiz tepkiler vermeye başladı ve oyunun ‘açık biçim’ özelliklerinin ilk nüvelerini görmüş olduk.

‘Rüzgâr, bir insanın yaşamını ifade eder’

Bu replikle Adam, yaşamdaki değerlerin de yerlerinde durmadığını, savaş yıllarında yaşadıkları acıların da rüzgârın ‘dağınıklığı’yla paralellik taşıdığı duygusunu bize ulaştırır. Oyunda en temel anlamda ışık tasarımını beğendim. Daha önce en çok ışık tasarımını beğendiğim bir oyun açıkçası olmamıştı. Aynı zamanda video tasarımını da yapan Peter Missotten, ortaya gerçekten etkileyici bir kompozisyon çıkarmış. Işıklar sahneye ‘ölüm soğuğu’ ilişkisini başarılı bir biçimde vermiş. Renk seçimi tam olarak soğuk bir renk değil ama sahneye düşen gölgelerle Adam’ ın anılarındaki esir kampı arasında paralellik kurmamız zor olmadı. ‘Annem yalnız bir kadın olarak öldü’  repliğiyle Adam’ ın annesiyle kendi karakteri arasında kurmuş olduğu ilişkiye tanık oluruz. Esir kampında annesini ölümünü anlatırken yüzüne vuran ışık gölgelerinin ‘ölüm’ ü çok güzel vurguladığını belirtmek istiyorum.

Adam, düşüncelerini monolog şeklinde anlatırken elini sürekli apış arasında tutmaktadır. Bu aynı zamanda oyun kişisine belli bir karakter özelliği yüklerken; oyunun genelinde seyircide bir merak unsuru yaratmaktadır. Uzunca bir konuşmasında –sadece sigara içerken duruyor- annesinin kampta ölümünü biraz da edebi bir biçimde aktarıyor. Oyunun amacının bu aktarım olduğunu zaten oyunun broşüründen biliyoruz ancak; öykünün ‘duygusal’ dinamikleri bizim için bir sürpriz öğesi oldu diyebilirim. Yaşadığı büyük acının ve sarsıntının savuşturulmasına elbette ki kullandığı haplar ve elinden hiç düşürmediği sigarası yeterli olmuyor. Hayata karşı duyduğu büyük tiksinti, kendi bedeni üzerinde ‘bedensel’ leşiyor.

Ardından oyunun dönüşüm yaratan noktalarından birine vurgu yapıyor ve Lisa adlı kadınla tanışmasından söz ediyor. Tanışması, evlenmesi, ardından karısının doğurması, uzun monologun içinde sırasıyla kendine yer buluyor. Genelde kimlik arayışı yaşadığından söz ediyor ve aslında bu ‘kimlik’ i arayanın çağdaş dünyanın kendisi olduğunu biliyoruz. Ve kamptan söz etmeye başlıyor tekrar. Bu noktada arkadaki büyük ekranda kendi görüntüsü beliriyor ve bu görüntünün üzerine konuşmaya başlıyor. Bu noktada oyunun böyle bir ‘teknolojiye yaslanma’ yı seçmesini doğru bulmadım. Adam’ ın halleri ‘organik bağ’ la anlatılmaya devam edilseydi daha doğru bir seçim oldurdu bence.

Kız kardeşinin dizanteri olduğunu söylemesiyle, kesik ve büyük öksürükler içinde kalmasının aynı zamanlılığı; oyuncunun durumları kendi bedeni üzerinden anlatmaya devam edeceğinin kanıtıydı. Erkeklerle kadınların ayrı ayrı hapsedildiği bu kampın adı: Tjideng.

İkinci Dünya Savaşı’ nın kitleler üzerinde olduğu kadar bireyler üzerindeki büyük yıkımı da sadece Adam’ ın eylemlerinde değil; kullandığı ses renginde bile kendine yer bulur.

‘Gözlerimin önüne damıtılmış kırmızıdan bir perde iniyor.’

Annesinden sonra Büyükannesinin kamptaki zor şartlarına tanık alıyoruz Adam’ ın ağzından. Kamptaki salgın hastalığa yakalanmış ve bir daha yürüyememiş. Bunu anlattığı sırada arkadaki büyük ekranda Adam’ ın görüntüleri birbirine karışmaya başlar. (kurgudaki ‘mix’ tekniğine yakın bir çözüm). Burada Adam’ ın zihin akışının git-gel’leriyle de paralellik kurulur. Zihin, işlevini yavaş yavaş yitirmektedir. Bu noktada da oyunun en güçlü silahı ışık oyunu devreye girer ve tüm sahneye kırmızı ışık simetrik bir şekilde yayılır. Kan vurgusunu güçlendirmek için de Adam, bu durumu oyunculuğuyla bütünler. Repliklerinde sahneye dolan kanla Japonya bayrağındaki kırmızı arasında paralellik kurduğunda, tüm sahnenin kırmızı ışıkla yıkandığını görürüz. Gerçekten de ‘yıkanma’ vurgusunu taşımak istemiş buradaki ışık tasarımı. Japonya bayrağındaki kırmızı, güneşin sembolüdür ancak; burada kırmızıyla kan çok açık bir şekilde özdeşleştirilmiş.

Kırmızı ışık sahneden alındığında Adam, kurbağa eğretilemesine devam eder. Her iki repliğinden birinde kurbağa gibi sesler çıkararak konuşmasını keser. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan –ve de geçmeyen- o absürdist, anlamsız, anlam aramayı anlamsız kılan süreci kurbağa eğretilemesiyle birleştirir. Absürd oyun yazarlarının yaptığını yapar ve dili kırar. Peki, kırılan dil oyunun sonuna değin devam eder mi? Filtreden yapılmış olan ekranın altından seyirciye el sallar ve savaş sonrası Hollanda’ ya iade edildiğini anlatır.

Sahne artık canlandırmadan çok anlatımla ilerlemeye başlar. Adam, savaş sonrasında bir yatılı okula verilmiştir. Yatılı okuldaki despotik yönetimden söz etmeye başlar. Japon kampıyla yatılı okulu karşılaştırması da uzun sürmez. Minimalist dekor anlayışı güzel kullanılır ve filtre ekran amacıyla izlediğimiz şey, pencere haline gelir birdenbire. Teknik olarak gözüme hoş görünse de anlamsal olarak ‘zorlama’ bir geçiş oldu burası. Adam, kendi bedenini büyük bir ihtirasla okşarken, okşamanın, dokunmanın artık anlamını tamamen yitirdiğini de hissettirir. Doğal olarak karamsar davranması için elindeki neden çok güçlü… Kamptan tam yirmi beş yıl sonrasını sanki yirmi beş dakika geçmişçesine oyunda hissederiz. Ağustos 1945…

Hollandalı yazar Jeroen Brouwers’in daha önce Bahadır Gülmez tarafından Türkçeye çevrilen (İletişim Yayınları, 1998) aynı adlı otobiyografik romanından uyarlanan Damıtılmış Kırmızı, İkinci Dünya Savaşı Japon esir kamplarını bir çocuğun gözünden anlatıyor. 2009 yılında Avrupa Tiyatro Ödülleri Büyük Ödülü’nün sahibi olan Belçikalı yönetmen Guy Cassiers’in sahneye bir monolog formunda uyarladığı eserin anlatıcısı, Avrupa’nın en yetenekli oyuncularından Dirk Roofthooft. Kişisel bir hikâyeyi evrenselleştirerek savaşın gündelik şiddetine vurucu bir eleştiri getiren oyun, anne-oğul ilişkisi, aşk, edebiyat ve ölüm temalarını işliyor.

Damıtılmış oyunu bir ‘önce’ yi, ‘şimdi’leştirirken genelde şimdinin özelliklerini kullanıyor. Samimi dekoru, doğal oyunculuğu ve ‘uzamasaydı da olurdu’ dediğimizi son en beş dakikasıyla aslında güzel bir tat bıraktı festival sürecine. ‘damıtılmış’ duyguların azar azar sahneye akmakta olduğunu hissederek oyunu izledik. Kostüm seçiminde gerçekçi bir anlayış tercih edilmiş. Ne çok hırpani ne de çok düzenli. Seçilen renk, bu anlamda başarılı. Gerçeküstü plastiğe rağmen oldukça yere sağlam basan bir kostüm anlayışı vardı. Oyun, sessiz sedasız geçti gitti Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinden ama tartıştığı kavramlar, evrensel düzlemde kolay kolay gideceğe benzemiyor.

Hollandalı yazar Jeroen Brouwers’ ın aynı adı taşıyan romanından uyarlanan Damıtılmış Kırmızı, özyaşamöyküsel bir süreç taşıyıp taşımadığını da düşündürtüyor. Öyle ki yazar genel sanat anlayışını aktarırken ‘Bir yapıt hiçbir zaman yazarın hayatından ayrı bir şey değildir.’ İfadesini kullanıyor. Tabii ki illa ki yaşanmışlık meselesini aramak zorunda değiliz. Oyunun sahiciliği bizi bu arayışa ister istemez itiyor. Oyunun genel izleğinde monolog olduğunun bilincindeyiz elbette ama seyirci algıları ister istemez oyuncunun bunu daha fazla mizansenle birleştirmesini bekliyor. Aksine durum sözünü ettiğim son on beş dakikadaki sarkmayı beraberinde getiriyor. Bir dahaki festivalde buluşmak ümidiyle…

 

Hakkında Burak Akyüz

Yoruma kapalı.