6 Nisan 2020, Pazartesi
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Haberler / Esatoğlu Meselesi Özelinde Tiyatrocuların Aydın Sorumluluğu

Esatoğlu Meselesi Özelinde Tiyatrocuların Aydın Sorumluluğu

Bülent Sezgin (08.01.2009)

 

Tiyatro eğitiminin değişik boyutlarıyla gündemleştirilmesi gerektiği bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Bertolt Brecht gecesi nedeniyle yeniden gündeme gelen Tiyatro Eğitiminde Cinsel Taciz ve M. Esatoğlu meselesine dair farklı çevrelerin ürettiği tepkiler incelendiğinde, farklı eğilimlerden bahsedilebilir. Özelikle sol ve devrimci çevrelerin konuya dair ürettiği argümanlar Ömer Faruk Kurhan’ın Yeniden Taciz Gündem adlı yazısında oldukça ayrıntılı bir şekilde analiz edilmiş durumdadır. Ben kısa yazımda, tacizde bulunmuşsa bulunmuş, o bir sanatçı ve bizi sanatsal olarak ne yaptığı ilgilendirir şeklindeki yaklaşıma dair bazı noktaların altını çizmek istiyorum.

Tiyatro dünyasında egemen olan bu eğilimin temel felsefesi şuna dayanır. Sanat alanı gündelik hayattan tamamen yalıtılmıştır. Sanat bir güzellemedir. Sanatçı salt bir yaratıcıdır ve sanatın dünyası yüce duygular içerir. Bu görüşü iddia eden çevreler, sanatçının kişiliği ile sanatsal üretiminin benzer tutulmaması gerektiğini iddia etmektedirler. Örneğin katil ya da sapkın eğilimlere bile sahip olsa sanatçı son kertede sanatçıdır. Önemli olan şey, onların ürettikleri ve yaratıcılığıdır. Sanatçılar zaten doğası gereği bir parça sıra dışıdır, aykırıdır, toplumun normlarından farklıdır. Taciz gibi, sansür gibi, ırkçılık gibi sözde iddiaları gündeme getirmek genelde sanatın özelde tiyatronun saygınlığına gölge düşürecek ve “tiyatroya içeriden ve dışarıdan” zarar verecektir. Zaten tiyatro alanı bir kriz içindedir, bir de üstüne böyle spekülasyonlarla işin içine tuz biber ekilmektedir.
Popüler bir e-mail grubu olan sahnetozu@googlegroups.com adlı iletişim grubunda bu eğilimi destekleyici birçok veriye ulaşabilir. Konuya duyarlı olan kişiler “M.Esatoğlu vakası ve Tiyatro Eğitiminde Cinsel Taciz” belgelerini e-grupta yeniden gündeme getirdiğinde, oluşturulan tepkilerden bahsetmek yararlı olacaktır. İlk olarak absürt bir örnek vermek istiyorum. Mail grubuna atılan uyarı amaçlı bilgilendirme yazısı sonrasında, çocuk edebiyatı ile ilgilenen bir yazardan “Bu kadar uzun yazıyı kim okur? Okursam işe geç kalırım. Patron beni işten atar. İşsiz kalırsam eve elim boş dönerim. Eve elim boş dönersem karım içeriye almaz… Bence derdini bu kadar uzun anlatmak da bir taciz” şeklinde bir yanıt gelmiştir. Bu yazara “çocuklara ve gençlere dönük taciz eylemleri olan bir kişiye dair tavır alınmadığında vicdanınız rahat nasıl öykü ve oyun yazacaksınız?” diye olayı görmezden gelmesinin etik boyutu hatırlatıldığında hatalı olduğuna dair özür mailini atmıştır. Ancak yine de, tacize karşı bir görüş beyan etmemiştir. Düşünebiliyor musunuz? Bir çocuk edebiyatı yazarı bile, gençlere dönük taciz eylemi gerçekleştiren bir kişiye ses çıkarmıyor. Görmezden geliyor.

Oda Tiyatrosu Yönetmeni Kaan Erkam, meseleyi tiyatroda göz önünde olanlara karşı yapılan spekülasyon ve dedikodu yapmak olarak nitelendirmiş, Esatoğlu’nun iyi işler yapmış birisi olduğunu belirtmiş ve tacize dair resmi bir kanıt olması gerektiğini ifade etmiştir. Ancak daha sonrasında ise “eğer anlatılanlar gerçekse olayın çok yanlış bir davranış olduğunu, madalyonun iki farklı yüzü de olsa bu konuda diyecek bir şey bulamadığını” belirtmiştir. Ben Kaan Erkam’ın diyecek bir şey bulamamak tavrından neyi kastettiğini henüz anlayabilmiş değilim. İfadeyi tacizin varlığını kabul etmek ve tavır almak anlamında mı kullanıyor, yoksa ironik bir şekilde gerçekten de diyecek bir sözü mü yok? Barışa Rock sürecinde “zaten biz erkekler de biraz çapkın oluruz” şeklinde açıklamalar yaptığını unutmamak gerekir. Benim kanaatim ikincisi yönünde. Eğer aksi yönde ise, Kaan Erkam’ın kamuoyuna dönük bir açıklama yapması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca tacize dair resmi kanıt arayışına dair şunu söylemek istiyorum. “Kanıt yetersizliği” argümanının, devletçi ve polisiye tedbirler alınmasının ön koşul gerektirdiği bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Devletçi bakış açısına göre, eğer ortada bir suç varsa bu ancak resmi kurumlar tarafından kanıtlanmalı ve devletin baskı aygıtları tarafından (polis-mahkemeler-cezaevleri vs) cezalandırılmalıdır. Türkiye gibi bir ülkede, var olan hukuk mekanizmasının bizatihi kendisinin mağduriyet yarattığını düşünürsek, resmi hukuk anlayışına güvenilemeyeceği açıktır. Topu devlete atmak, bir aydın olarak, bir sanatçı olarak tavır alma gerekliliği de ortadan kaldırmaktadır.

Yine aynı e-mail grubunda Gibi Yapanlar Topluluğu üyesi Kemal Oruç’un “zaten herkes bu konuda açıklama yaptı, ben niye açıklama yapayım, ben bu konuda taraf değilim” şeklinde bir yaklaşımı olmuştur. Kemal Oruç’un ve arkadaşlarının temsil ettiği bakış açısı, taciz meselesinin Esatoğlu ve konuyu gündeme getirenler arasında bir iktidar çekişmesi olduğu ve bu “magazinsel polemikler” konusunda taraf olunmaması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Ancak nedense Esatoğlu’nun tacizciliğine dair ortaya konan belgeler hakkında tek bir cümle bile kurulamamaktadır. Bu da bana kalırsa, tacize ses çıkarmama eğiliminin, yani Kemal Oruç’un deyimiyle “üç maymunu oynamanın” bir parçasıdır. Meseleyi komplo teorileri ile açıklamak için harcanan enerjinin, vicdani ve etik bir sorumluluk konusunda gösterilmediğini belirtmek gerekir. Bu durum da sanat alanındaki insan hakları ihlallerini ve tacizleri görmezden gelmek ve yok saymak anlamına gelir.

Son olarak da, akademi dünyasından konuya dair bir ses çıkmamasının da önemli bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorum. Geçen yıl İATG’de yapılan Akademi ve Konservaturalarda Tiyatro Eğitimi paneli sürecinde birlikte tartışma fırsatı bulduğumuz akademisyenlerin (http://www.yenitiyatrodergisi.com/panel.html) aydın tavrı oluşturmak ve duyarlı olmak konusunda çelişkili tavırlar sergilediğini belirtmek gerekir. Örneğin Brecht Gecesine katılan sayın Prof. Metin Balay, geçen yıl kendisiyle yaptığım söyleşide; dünyanın hemen hemen her yerinde eğitmen etiği konusunda genel bir zaaf olduğunu, bedenin enstrüman olduğu bir çalışmanın etik anlamda bıçak sırtı bir yerde durduğunu, özenle tiyatro yapılması gerektiğini ve eğitmen tavrı konusunda standartlaştırılmış bir etik olamayacağını belirtmiştir. Konuya karşı duyarlı bir akademisyen olan Prof. Metin Balay’ın, M.Esatoğlu’nun tacizci olduğunu bilmesine (kendisine bildirilmesine) rağmen, tavır oluşturmaması benim görüşüme göre ikircikli bir tutumdur.

Ya da Yeni Tiyatro dergisinde Esatoğlu’nun yazılarına yer vermeye devam eden Sayın Yar. Doç Dr. Erbil Göktaş’dan bugüne kadar kamuoyuna dönük herhangi bir açıklaması olmamıştır. Özelikle tiyatro yayıncılığı konusunda ilkeli ve üretken olma çabasını sürdüren Sayın Erbil Göktaş’ın, geçen yıl taciz meselesine dair net bir tavır almışken, derginin 8. sayısında hafıza kaybına uğraması düşündürücüdür. Bu çelişkili tavrı berraklaştırmak adına, Yeni Tiyatro Dergisi genel yayın yönetmeninin kamuoyuna yönelik bir açıklama yapması gerektiğini düşünüyorum.

Elimden geldiğince anlatmaya çalıştığım meselenin özü şudur: Tiyatro alanında yaşanan birçok olumsuzluk, özelikle de Esatoğlu vakası bağlamında taciz meselesi bilinçli olarak görmezden gelinmektedir. Bu eğilimin tiyatro camiasının içinde bulunduğu dekandansa işaret ettiğini düşünüyorum. Özelikle eğitimin yozlaştırılması, eğitmen etiği olgusu ve bir vaka olarak M. Esatoğlu meselesi, insancıl ve demokratik itkilerle tiyatro yapmak isteyenler olarak sürekli önümüze çıkacak gibi gözüküyor. Haksızlıklara karşı hafıza kaybı yaşamamak için kaleme aldığım bu yazının, konuya duyarlılık göstermek isteyenler için tartışma zemini sunabileceğini belirtmek istiyorum.

Not:  www.tiyatrodünyası.com adlı web sitesinin editörü olan Can Törtop, Zafer Diper’in asistanı olan Aslı Taşoğlu’ndan gelen yazı üzerine Brecht Gecesinden İzlenimler adlı benim yazdığım yazıyı editörü olduğu siteden kaldırma kararı almıştır  (bkz:http://tiyatroyun.blogspot.com/)
Tiyatro yayıncılığı adına özgür bir tartışmanın yapılmasını engelleyen ve bir tür “tepki geldi, aman başım yanmasın, geri adım atayım şeklindeki” bu yaklaşımın mağduriyetlere katkı sunmaktan başka bir şeye yaramayacağını düşünüyorum. Bu süreçten sonra, aşağıdaki yazı Can Törtop’un sansürcü tavrını deşifre etmek için yazılmıştır.

Yoruma kapalı.