2 Nisan 2020, Perşembe
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / İzlenim / 2. Uluslararası “Miasto” (City) Tiyatro Festivali (2)
2. Uluslararası “Miasto” (City) Tiyatro Festivali  (2)

2. Uluslararası “Miasto” (City) Tiyatro Festivali (2)

Erbil GÖKTAŞ

“AŞK-I HURREM”

Polonya’nın Almanya sınırındaki kenti Legnica’da gerçekleştirilen “2. Tiyatro Festivali”nin teması “kent”ti, yani “city”, yani “miasto”… Sovyetler Birliği’nin “perestroika” ve “glasnost” politikalarından sonra dağılıp Polonya’daki seksen bin askerini, aileleriyle birlikte geri çekmesinden sonra Legnica’nın birçok bölgesi  onbeş yıldır sanki bomboş…

1945’de, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kente gelen Rus askerleri yaklaşık elli yıl kalmışlar kentte, 1993’e kadar… Bu da az bir süre değil. Bu elli yılın ardından, boşaltılmışlığın etkilerini en azından yapılarda görmeniz mümkün… İnsanlar da yapılar gibi gösterseler eskimişliklerini, terkedilmişliklerini ya da yaşadıkları travmaları çürüyen yapılar gibi gösterebilseler kimbilir neler anlatırlardı?.. Ki bu travmaları yaşamış Polonyalıların oyunlarında bu hüznü hissettik. Herkes biraz kendi öykülerini anlattı oyunlarında. Çekler, İspanyollar, Macarlar, Litvanyalılar… Fransızlar mitolojiden yola çıkarlarken, Türkler tarihten bir öyküyle festivalde yer alıyorlardı.

Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusu ve yönetmeni Kemal Başar’ın günümüzün başarılı ve ödüllü  bestecilerinden Can Atilla’nın müziklerinden yola çıkarak gerçekleştirdiği  “Aşk-ı Hurrem”, “Cihan Padişahı” olarak tanınan Kanuni Sultan Süleyman’ın Hurrem’le olan tutkulu aşkını konu edinirken, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönemine de tanıklık ediyordu. Kemal Başar’ın “dans tiyatrosu” formları kullanarak, müzik başta olmak, etkileyici bir plastik anlatımla sahneye taşıdığı bu oyunda, hükümdar olarak büyüklüğün karşısında, insani zaaflarla olan çelişkisi de vurgulanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli dönemine damgasını vurmuş olan Sultan Süleyman’ın güzeller güzeli Hurrem’e gönlünü kaptırıp onunla yaşadığı “sorunlu aşk” “Aşk-ı Hurrem”in konusu.

Enver Başar’ın Legnica’daki “eskimiş”  köhne bir biçimde duran Yahudi Tiyatrosu’nun her yerini “çağrışımlara” açık biçimde ışıklandırması, Kemal Başar tarafından oluşturulan plastik anlatıma büyük katkılar sunuyordu. Kent merkezinden on dakika uzaklıkta olan Yahudi Tiyatrosu, yıllardır kullanılmamış bir biçimdeymiş Başar ve ekibi oraya girmeden önce. Tüm oyunlar zaten bu eskimiş, köhne yapılarda gerçekleştirildi. Böylece Legnica’nın tarihinde önemli olan hem kültürel birikimlere dikkat çekildi, hem de zamanında “kent kimliğinin” bir parçası olan ama artık “unutulmaya” yüz tutmuş bir tarih kesiti de anımsanıp yeniden değerlendirildi. “2. Uluslararası Miasto (Kent) Tiyatro Festivali”nin ana düşüncesi de zaten, zamanında kentin sosyo-kültürel yaşamında izler bırakmış olan “tarihin” yeniden ele alınıp değerlendirilmek istenmesiydi. Bunun için Legnica’daki Modjesca Tiyatrosu’nun genel sanat yönetmeni ve Festival’in de yöneticisi olan Jacek Glomb, aralarında Türkiye’den Kemal Başar’ın da olduğu çeşitli uluslardan yönetmenleri Legnica’ya davet edip bu eskimiş yapıları gezdirip herkesten “proje” istemiş. Bu seçim sonucunda Çek Cumhuriyeti’nden, Macaristan’dan, İspanya’dan, Litvanya’dan, Fransa ve Türkiye’den altı topluluk kentin sözünü ettiğim kullanılmayan bu eski yapılarında oyunlarını sergilediler. Ev sahibi Polonya da, Modjesca Tiyatrosu da, açılış oyununu kent merkezindeki yaklaşık 160 yaşındaki halen kullanımda olan kendi tiyatrosunda sergiledi. Ayrıca yine Polonya Poznan’dan Lech Razcak da, Legnica’da geçmişte yaşanan acı bir tarih kesitini “kontrüstivist” bir anlayışla, “Legnica Sonatı” adıyla alana taşıdı. “Alana” diyorum çünkü yine kullanılmayan piyano fabrikasının geniş bahçesinde gerçekleştirildi bu gösteri ve çok etkileyiciydi. Zaten alan kullanımının en “iyi” gerçekleştirildiği oyun olarak “Legnica Sonatı”nı, “mekan kullanımı”nın en iyi gerçekleştirilen “oyun” olarak da “Aşk-ı Hurrem” i belirleyebiliriz. Çünkü Yahudi Tiyatrosu’nun balkonu dahil olmak üzere, sahnesi ve salonun arka girişi de çok işlevsel ve estetik bir biçimde kullanılmıştı. Salonun “arka girişi” diyorum ama aslında ana caddeye açılan yan caddede olan bu tiyatronun seyirci girişi de buradan yapılıyordu. Biz provalar boyunca, buradan değil de, bu caddenin paralelindeki sokağa bakan tiyatronun geniş bahçesinden giriş yaptığımız için, sanki “giriş” burasıymış gibi belledik. Çünkü tiyatronun bahçesinin olduğu sokağa bakan alanda evler vardı ve daha bir yaşanmışlık kokuyordu. Burası aynı zamanda sahnenin de girişiydi.

“Aşk-ı Hurrem” Festival’in kapanış oyunu olduğu için beş gün boyunca gerek Kemal Başar’ın, gerek besteci Can Atilla’nın gerekse ışık tasarımcısı Enver Başar’ın hummalı çalışmalarına tanık oldum. Kemal Başar’la Enver Başar’ın “tiyatro” dışında bir akrabalığı yok, sadece soyadı benzerliği. Hepsi günde sekiz-on saat disiplinle çalıştılar. Çünkü Modjeska Tiyatrosu’ndan kızlı erkekli yirmi kadar dansçı ve oyuncuyla daha önce hiç çalışılmamıştı. Kemal Başar’ın ekibe yaklaşımı, istediklerini kızmadan sinirlenmeden ekipten alma çabaları ve alması dikkatimi çeken önemli bir özellikti. Bu anlamda Kemal Başar’ın soğukkanlı bir biçimde hedefine kilitlenmesi, en iyisini bulabilmek için sahneleri tekrar tekrar çalıştırması, çok önemli bir iş yapmasına karşın bunu insanların gözüne sokmaması, ağırbaşlı davranması O’nu şimdiden “önemli” yönetmenler arasına soktuğunu söylemeliyim. “Aşk-ı Hurrem” görsel bir şölendi; bu şölenin oluşumunda ve seyirciye ulaştırılmasında elbette Can Atilla’nın başta “Aşk-ı Hurrem” adlı albümü olmak üzere, “Cariyeler ve Geceler” ve “1453” adlı albümlerindeki bestelerinin de payı büyüktü. Kemal Başar, bu albümlerdeki izleklerden yola çıkarak “dans tiyatrosu” diyebileceğimiz bir formda “gösteriyi” oluşturmuştu. Koreografisini Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin başdansçılarından Volkan Ersoy’un yaptığı ve Kanuni’yi oynadığı yapımda, performansını da olağanüstü bulduğumu söylemeliyim. Hurrem’i balerin Seda Özyalçın, İbrahim’i ise balet Özgür Adam İnanç, Davulcu’yu baterist Yalçın Baygın canlandırdı. Hepsi çok uyumluydular ve Başar’ın ele aldığı konsept içersinde çok başarılı oldular; o kadar ki “gösteriye” sonradan eklemlenen dansçılar da, gerek dans sahnelerinde, gerek çeşitli sahnelerdeki oyunlarda başarılıydılar. Bu anlamda Kemal Başar’ın kalabalık sahneleri oluşturmada, atmosfer kurmada ve bu yolla öyküleri anlatmada çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle Hurrem’in esir pazarından alınıp Osmanlı Sarayı’na getirilmesi, hamamda yıkanması, harem sahnesi çok canlı bir biçimde yansıtılmıştı. Özüm Arkan hem şarkıları canlı olarak Can Atilla’nın eşliğinde söyledi hem de başarılı oyunculuğuyla sahnelerin “sahici” olarak aktarılmasında önemli işlev yüklendi. Çünkü bu tür yapımlarda, “abartı” bazen oyunun “sahiciliğini” zedeleyebiliyor. Bir anlamda sadece “danstan” değil “mim”den de önemli oranda yararlanılmıştı. Efektlerin Cem Görk tarafından verildiği oyunda, seyircilerin oturduğu tabureler de özel olarak tasarlanmıştı; seyircinin tiyatronun her yanına yayılmış gösteriyi rahatlıkla takip edebilmesi için döner tabure kullanılmıştı. Gösterideki sinevizyon kullanımı da ilginçti; Osmanlı’daki ve o çağdaki çalkantıların, fırtınaların “kliple” anlatılması, önemli bir kent olan İstanbul’un bu klipte kullanılması, Festival’in de ruhuna uygundu.

Bu anlamda “2. Uluslararası Miasto Tiyatro Festivali” gerek gösterileriyle gerek sergi, konser, toplantı gibi yan etkinlikleriyle, bir kentin “kimliğini” arayış sürecine önemli bir katkıydı. Bu anlamda “Aşk-ı Hurrem” de farklı bir ses ve soluk olarak Festival’in kapanışında yer aldı. Bu anlamda Kemal Başar’ı, ekibin büyük bölümünün yer aldığı Hayal Sahnesi’ni, Can Atilla’yı ve Enver Başar’ı Türkiye’yi böylesine başarıyla temsil ettikleri için ne kadar kutlasak azdır. “Hiç mi eksikleri yoktu?” denecek olursa, yapılan iş o kadar büyük ki, ufak tefek pürüzler göze bile görünmüyordu; kaldı ki içtenlikle söylemeliyim ki, ben ele alınan konsept içerisinde herhangi bir önemli kusura rastlamadım. Sözün kullanılmaması ise, yani Türkçe’nin biraz da olsa seyirciye duyumsatılması konusunda ise şunu söyleyebilirim: Yurt dışındaki gösterilerde, yabancıların, başka ülke insanlarının  Türkçe hakkında fikir sahibi olmasının bu tür festivallerde önemli olduğuna inananlardanım ancak Başar bunu şarkılarla değerlendirmeyi yeğlemişti.

İlk rejisini yıllar önce Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Edward Albee’den “Üç Boylu Kadın”da izlediğim Kemal Başar’ı, son rejisi “Aşk-ı Hurrem”de ulaştığı sahne dilini gözlemlemekten, katettiği aşamaları görmekten büyük mutluluk duyduğumu belirtmeliyim. Görünen o ki, Kemal Başar’dan daha çok söz edeceğiz.

Hakkında Erbil Göktaş

Yoruma kapalı.