2 Nisan 2020, Perşembe
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / 12 Eylül, Liberalizm ve Sanat
12 Eylül, Liberalizm ve Sanat

12 Eylül, Liberalizm ve Sanat

Bu yazımın ilk bölümünde 12 Eylül askeri darbesinin politik ve iktisadi arka planına dair bir eksen oluşturmayı amaçlarken, aynı bölümün bir alt basamağında politik ve iktisadi arka planın özgürlükler alanındaki pratiklerle olan etkileşimine ve yine aynı bölümün son basamağında ise özgürlükler alanının sanat ile olan ilişkisini imlemeye çalışacağım. İkinci bölümde sanatın “ne”liğini estetikle ilgilenmiş olan filozofların düşünceleri ile irdelemeye çalışırken ulaşmak isteğim nokta sanatın bir tüketim metası olup olamayacağı, hangi aşamada endüstrinin bir parçası haline dönüşüp dönüşemeyeceği, zihinlerdeki postmodernizm ve elbette koynumuzdaki küreselleşme. Bu iki ana bölümün sonunda oluşmaya başlayacak olan son bölümde ise biçim kırıcı (!) Türkiye tiyatrosunun öz sorununun farkında olup olmadığı, anadilde tiyatro yapmanın mümkünlülüğü, dilimize pelesenk ettiğimiz tıkanmışlığın nedenleri gibi konular 12 Eylül askeri darbesi ile ilintili olarak ana izleğimizi oluşturacaktır.

Şimdiye değin yapılan sosyolojik, psikolojik, politik ve ekonomik okumalarda 12 Eylül askeri darbesinin sebeplerinden çok sonuçlarının masaya yatırıldığını ve yine çoğunlukla bu sonuçları elde edebilmek için kimi istatistikler oluşturulduğunu kaç ton gazete ve kitabın imha edildiğinden, kaç bin kamu çalışanının görevinden uzaklaştırdığından, intihar vakalarından, Diyarbakır Cezaevi gibi işkencehanelerden günümüze ulaşan çığlıklarla insan idesinin zedelenmesinden, yok edilen sendikal faaliyetlerden, işçinin elinden alınan haklardan gördük, okuduk, duyduk; zamanla birlikte evrilerek günümüze yansıyan bu tahakküm sürecinin okumasının ise objektif bir perspektifle yeteri kadar yapılmadığı aşikârdır. Zira bu tahakküm süreci ile bugün üzerinden düne bakış ve dünün bugüne yansımaları bağlamında hesaplaşılması ile okumasının yapılması bir yana tema olarak dahi yeteri kadar ele alındığını söylemek aymazlık olur. Yusuf’un sesi hâlâ kör kuyularda…

17 ve 18. yüzyıl filozoflarından Spinoza, Hobbes ve Lucke’un siyaset felsefesi alanında oluşturdukları devlet kuramlarının çıkış noktası olduğunu düşündüğüm “doğal durum” olgusu tam anlamıyla bir kaosa işaret ederken aynı zamanda okları devlet egemenliğinin yittiğine ve sözleşmelerin halk tarafından iptal edildiğine çevirir. Devlet kuramlarında egemenlik elbette güç ile doğru orantılı olduğu için “doğal durum” olgusunda devletin güçsüzleştiğini, egemenlik kontrolünü yitirdiğini anlarız; onun içindir ki Kenan Evren okuduğu metinde “… kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek içün…” sözleriyle kendini ve emrindeki orduyu aziz bir kurtarıcı olarak imler. Bu açıklama ve yaşananlar göz önüne alındığında 12 Eylül askeri darbesini “doğal durum”dan çıkmak için sürecin gerekliliği olarak addetmek, dibi görünmeyen pis bir dereye doğru paçaları sıvamak anlamına gelir ki bu da postmodern sevicisi zihnimizin yıllardır direği kırık burnumuza ettiğinin göstergesidir; değil mi ki postalla gelen demokrasinin rahminden badem bıyıklı, gülsuyu kokulu cübbeliler çıktı? O zaman direği kırık burnumuzun yönünü “doğal durum”dan alıp, Türkiye’nin IMF’e (International MonetaryFund-Uluslararası Para Fonu), NATO’ya (North AtlanticTreatyOrganization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) girişine ve bu oluşumlar içerisindeki yerine; Adnan Menderes ve Turgut Özal dönemi incelemesinden sonra 24 Ocak 1980 Kararları ve bu kararların Türkiye’de liberal dalgayı güçlendirmesi ile 12 Eylül askeri darbesinin uluslararası sermaye bağlamında yeni toplum projesinin oluşturulmasındaki yerine çevirmemiz gerekir.

Uluslararası parasal işbirliğinin geliştirilmesini sağlamak, ticaretin gelişimine yardımcı olmak, döviz kurlarında istikrarın teşvik edilmesi ve üye ülkelerin rekabetçi devalüasyonlara başvurmalarına engel olunmak amacıyla üyeler arasında çok taraflı bir ödemeler ağı oluşturmak, dış ödeme güçlükleri yaşayan üye ülkelere kaynak yardımında bulunmak ilkeleriyle(!) kurulmuş olan IMF’in kuruluş toplantısında Türkiye’nin de yer aldığını ve Şubat 1947 tarihli ve 5016 sayılı yasayla IMF’e katıldığını ve bu oluşumdaki oy gücünün altıncı sırada olduğunu biliyoruz.

IMF ile olan kredi ilişkisi ilk olarak 1 Ocak 1961 yılında başlamış olan Türkiye’nin küresel ekonominin vazgeçilmez tekelini oluşturan bu oluşumla ilişkisi, ilerleyen süreçlerde artarak devam etmiştir.

Adnan Menderes’in liberal ve dışa açık iktisat görüşü ülkenin IMF ile olan ilişkilerinin yoğunlaşmasına ve alınan borçlarla uzun vadede ekonominin dengesinin bozulmasına neden olmuştur. Sanayileşme ve ekonomik göstergelerin kısa vadedeki yükselişi köyden kente göçü hızlandırdı ve böylelikle Menderes döneminde büyük şehirlerin ilk gecekondu temelleri atılmaya başlandı. Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikalarının yine bu dönemde özelleştirilmeye başlaması liberalizmin ülkeye girişi ve Menderes’in IMF ile olan ilişkisi bağlamında okunabilecek ilk veriler olarak karşımıza çıkar.

Ekonomik darboğaz yaşayan ülkeleri kıskacına alan ve liberal ekonominin yollarının tıkandığı her noktada açmayı başarabilen bir güce sahip olan IMF bu sayede ekonomileri dünya seviyesinin üzerinde olan Avrupa ülkelerine politik ve ekonomik düzlemde üstünlük kazandırırken, öte yandan kültürel küreselleşmenin kanallarını yaratmaktadır.

II. Dünya savaşı sonrasında oluşan politik durumun katmanında Avrupalı ülkelerin SSCB’ye karşı güvenlik oluşturmak ve bu güvenliğe ABD’nin de katkı sağlamasını teşvik etmek, Almanya’nın yeniden silahlanmasını ve bölgeye tehdit oluşturmasını engellemek maksadıyla kurulan NATO, soğuk savaş döneminde batı ittifakı olarak da değerlendirilmiştir.

1952 yılında Yunanistan ile eş zamanlı olarak NATO’ya kabul edilen Türkiye’nin, 1950’de Güney Kore’ye gönderdiği askerlerle uluslararası savaş arenasındaki yerini ispatlamak ve NATO’ya girmek kararlılığını gösterebilmek için bu politik hamleyle Güney Kore’de askerlerinin cesetlerini bıraktığını imlemekte gücün diğer yönünü göstermek açısından fayda vardır.

Uluslararası arenadaki güç dengesinin korunabilmesi için ülkelerin işsizlik ve açlığa çözüm üretmek yerine her yıl savaş bütçelerine milyarlarca dolar hibe etmeleri, savaş teknolojilerini geliştirmeleri geri kalmış ülkeler için büyük bir tehdit unsuru oluştururken değişik ülkelerin değişik bölgelerine kurulan üsler ise ülkeleri karşılıklı olarak tehdit eden birer savaş merkezleri haline gelmiştir.

Menderes’ten bugüne değin benimsenen ve odak noktamız olan günümüz Türkiye’sinde altın çağını yaşayan liberalizmin toprağımıza ektiği ona yakın savaş üssünü salt güvenlik olgusuyla ele alamayız; çünkü liberalizm salt toprakla, sanayiyle, fabrikalarla ilişkisi olan ekonomik bir sistem değildir.

Liberalizmi “memurun işini bilmesi” önermesinden yola çıkarak okumak, onu yaşam pratiğindeki kimi ahlaksızlıkların göbek bağı olarak görmek anlamına gelir. İnsanı eğitim, sağlık, ulaşım gibi haklarından mahrum bıraktığı için çaresizlik anlamına gelir. “Bırakınız geçsinler” önermesinden yola çıkarak sorumluluk duygusunu hiçleştirmesi anlamına gelir. “Dışarıdaki vatandaşlarımıza bir şey olmadı” önermesiyle ayrımcılığı, ötekileştirmeyi benimsemek anlamına gelir. “Bu ülkede kurşun atan da yiyen de kahramandır” önermesiyle aklı reddetmek anlamına gelir. Gecekondulaşmayla birlikte oluşan arabesk kültüre baktığımızda ise yaşamın ajiteleştirilmesi anlamına gelir. Liberalizm, bir başbakanın devletin tiyatrosunu özelleştirip, parti buluşmasında seçmenlerine bu işi yaptıkları takdirde finansmanlıklarını üstleneceğine dair söz vermesidir. Diyarbakır’da ailesine bakamayan adamın kendisini banyoda asması, türbanlı kızların Mc Donald’s’ta servis yapması, Coca Cola’nın sırlarını korumasıdır.

Liberalizm Ramazan ayında tokların Afrika’daki açlara acıyıp sadaka vermesi, medyanın aç insanları açlıklarından dolayı vahşi ve zavallı birer hayvan gibi göstermesi, onların bize uzak olmasının iyi olduğunu bilincimize yerleştirmesi, açlığın nedenini ise sömürüye, işgale değil tembelliğe bağlamasıdır.  Körfez Savaşlarında petrolü su gibi görmek, demokrasi savsatasıyla Kosova Savaşında doğan kız çocuklarını porno sektöründe kullanmaktır liberalizm. Liberalizm eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve barış gibi söylemleri barbarların ağızlarına pelesenk etmesi, savaş görüntülerinin ekranlardan naklen verilmesi, ellerdeki çatlakları gidermek için önerilen kremlerin reklamlarında açlık sınırında yaşayan balıkçıların kullanılması, villaların boy boy uzayıp duvarlarının göklere uzamasıdır.

O halde liberalizm kültür alanında çürümüşlüğe, yaşam pratiğinde yoksunluğa, dünyayı ve yaşamı algılama anlamında körleşmeye ve aklın kullanımını sınırlaması bağlamında bir tahakküme işaret eder. Buradan da anlaşılacağı üzere liberalizm sömürüyle ve zengin ve güçlü olanın zorbalığıyla direkt ilişkilidir. Aynı zamanda vaat ettiği özgürlük ve bireyleşimle birlikte bireyin özgürlüğünün devlet otoritesinin ötesine geçmesi ise beraberinde bir paradoksa işaret eder. Liberalizm özgürlük ve bireyleşim vaat ediyorsa bu özgürlük ve bireyleşim hakkını kim, nasıl, kime tanımaktadır? Para, güç ve özgürlük üçgeninde gidip gelinesi çürümüşlük…

Postmodern Tahayyüle İtirazlar adlı kitabında “Sermaye isterse sosyalizmi bile pazarlar” diyen Ahmet Oktay’ın önermesi ile Brecht’in “İnsan ne ile yaşar” cümlesini İstanbul 11. Bienali’nin duvarlarına kazıyan zihniyete işaret etmek bu paradoksa oldukça denk düşer. Banka kurmaktansa soymanın daha etik olduğunu söyleyen sosyalist bir yazarın sözüyle açılan bienalin sponsorluğunu bir bankanın yapması ve üstelik bu bankanın kurucusunun Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı için Kenan Evren’e mektup yazmış olması şapkada mı, yoksa bizde mi bir tersliğin olduğuna işaret eder düşünülmesi gereken bir durumdur.

24 Ocak Kararları Kamu İktisadi Teşebbüsündeki (KİT) uygulamalara paralel olarak devletin ekonomideki payını küçülten bir dizi önlemlerin genel adı olarak karşımıza çıkan ve Özal’ın temelini attığı, darbe sonrasında Evren’in de desteğiyle hayata geçirilen bu kararlar doğrultusunda %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur uygulamasına gidilmiş, tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış, gübre ve enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış, yabancı sermayenin yatırımları desteklenmiş, kar transferlerine kolaylık getirilmiş, dış ticaret serbestleştirilmiş ve yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiştir.

KİT kavramı devletlerin yapısına göre değişmekle birlikte genel olarak devlet kuruluşlarını ifade eder. Bu kavram ilk olarak 1961 Anayasa’sında karşımıza çıkar. KİT’lerin sınırlanması ve devlet kurumlarının ekonomik anlamda kısıtlandırılması liberalizmin ve liberal politika aracılığıyla küreselleşmenin yollarının açılmasına işaret eder.

Dış borçlanmadaki açıklar, dışa bağımlılık, dış ticaret açığı, petrol fiyatlarındaki artış, işsizlik sorunu, enflasyonun politik çıkar malzemesi yapılarak geciktirilmesi gibi nedenlerle ekonomik bunalım yaşayan Türkiye’nin köylüye ve dolayısıyla üretime karşı gerçekleştirmiş olduğu bu politikalar ülkeye yeni bir ekonomik sistemin entegre edilmesinin yollarını açmıştır.

14 Ekim 1979 seçimlerinde Adalet Partisi, sandıktan ikinci parti olarak çıkmasına karşın hükümeti kurma görevi Süleyman Demirel’e verilir. Çünkü Bülent Ecevit öncesinde istifa etmiştir. Ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik ve sosyal bunalımdan çıkmasının yolu Süleyman Demirel tarafından Turgut Özal’a paslanmıştır. Özal, Başbakanlık Müsteşarlığına atanmış ve tüm yetkilerle donatılmıştır.   Özal’ın güvendiği isimleri yanına alarak hazırlattığı istikrar programı Ocak ayının ilk günlerinde açıklanır ve aynı yılın son ayında karara bağlanır.

27 Aralık 1979 tarihinde Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren tarafından Cumhurbaşkanlığına iletilen mektupta ülke yönetimindeki etkili ve sorumlu anayasal kuruluşlar, özellikle de siyasi partiler anarşist ortamın sona erdirilmesi için harekete geçirilmeye davet ediliyordu. Ordunun uyarı mektubu darbenin sinyali olarak okunduğu için hazırlanan ekonomik program ertelendi. Turgut Özal’ın komutanlara verdiği brifing sonrasında Kenan Evren’in Özal’ı desteklediğini açıklaması, programın 24 Ocak’ta meclisten geçmesini sağladı.

1980 Yılı Türkiye’nin politik, kültürel tarihinde keskin bir kaymayı işaret etmesi bağlamında birçok araştırmacının odak noktası olmuştur. 24 Ocak 1980 kararlarıyla dışa açılma, kamusalın daraltılması ve dünya piyasalarına eklemlenme süreci 12 Eylül darbesiyle perçinlenmiştir. Kenan Evren’in devletin kaybolan otoritesini yeniden tesis etme gerekçesiyle yaptığı darbe sonrasında askerler nezdinde oluşturulan 1982 Anayasa’sının kabulü ile hem yapılan darbe kurumsal şeklini almış hem de bir yıl sonra yapılan seçimlerle sivil bir imaj çizilmiştir.

Türkiye’nin özgürlükler alanında şimdiye değin gördüğü en gelişmiş anayasa olan 1961 Anayasası darbeyle sonlandırılmış yerine özgürlükleri kısıtlayan ve sınıfsal dengelere yeni bir boyut kazandıran, 1982 Anayasa’sı kabul edilmiştir.

Uluslararası sermaye bağlamında ekonomik düzlemin değişmesine ön ayak oluşturan darbe ve 1982 Anayasa’sı 24 Ocak kararlarının tam anlamıyla yürürlüğe girmesini sağlamıştır. 1960 ve 1970 kuşağındaki sol eğilimler ve bu eğilimlerin getirisi olarak karşımıza çıkan sosyal devlet yapısı algısının yıkılıp, yerine dışa açık, liberal bir ekonomi politikasının getirilebilmesi için törpülenen bu sol eğilimli gruplar, sendikalar ve diğer sivil toplum kuruluşları darbenin tanklarının altında bir dönemin tarihine gömüldüler.

Türkiye’de küreselleşmenin vücut bulup hızla büyümesi, 24 Ocak Kararlarının yürürlüğe koyulmasıyla ivme kazanmıştır. Devletin küçültülüp, serbest piyasa ekonomisi teşviklerinin yapıldığı, köyden kente göçüşlerin hızlandırıldığı ve kentlerin köylüleşip, özel sermaye ile sanayinin kuvvetlendiği bir dönemin anahtarı olan 24 Ocak 1980’den en çok etkilenen sınıf,  köylü sınıfıdır.

Tarım ürünleri destekleme alım kararlarının sınırlandırılması ve gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonların kaldırılması, köylü sınıfının çöküşüne ve kente göçüne neden olmuştur. Şehirlerde şehirlere ait olmayan yani ne şehirli olabilmiş ne de köylü kalabilmiş yeni bir sınıfın doğuşu yaşanmaya başlamıştır. 29.08.2012 tarihli Radikal Gazetesinde çıkan habere göre Türkiye’nin saman üretimi kendisine yetemez olmuş ve ithal edilmeye başlanmıştır. Bu haber de günümüz Türkiye’sinde köylü sınıfının içler acısı halini gözler önüne sermeye yetmiştir.

Yabancı sermayenin desteklenen yatırımları, devletin küçülmesine ve kamusal alandaki söz sahipliğinin daralmasına neden olmuş; böylece iktisadi alandaki söz sahipliliği de sermayenin eline geçmiştir.

Küreselleşme kavramında, uluslararası sermayenin egemenliği anlamına gelen iktisadi alan, bir ülkenin bir başka ülkedeki yatırımları anlamına gelir. Doların bir gecede iki katına çıkması yada düşmesi paranın uluslararası arenadaki dolaşımıyla ilintilidir. Bilişim ve iletişimdeki gelişmelerle sanallaşan para, bir tıkla bir başka ülkenin bir eyaletine gidiyor ve oradan da adını bile bilmediğimiz bir başka ülkenin bir başka eyaletine.

Yine 24 Ocak kararlarından biri olan dış ticaret ve yatırımı destekleme kararı neticesinde Türkiye’de onlarca Amerikan, İngiliz, Fransız vb. şirketi varken, Irak’ta, Lübnan’da, Sudan’da, Libya’da da Türk şirketleri vardır.

12 Eylül 1980 darbesiyle sosyal demokrasinin lağvedilmesi neticesinde yaşanan eksen kayması, Türkiye’deki politik yapının da değişmesine neden olmuştur. Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak Kararlarının darbe sonrasında Kenan Evren tarafından da kabul görüp hayata geçirilmesi, sendikaların kapatılması, bilim insanlarının görevlerine son verilmesi, politik ve kültürel yasaklar yeni bir toplum modeli tohumunun atılmasını öngörmüştür.

Törpülenen solun uzun yıllar kendini toplayamaması ve 1980 Anayasası ile kısıtlanan düşünce ve ifade özgürlüğü, sisteme karşı yapılan ve yapılacak eleştirilerin önüne set çekmiş, böylece 1980 öncesi dönemin sosyal duyarlılığı ve bilinci geri dönmeksizin yok edilmiştir.

Türkiye’de bugünkü hâkim ideolojinin yaratıcısı olan 1980 Darbesi ile hedeflenen güçsüz sol ve güçlü liberal politik yapı hedefine ulaşmıştır. Darbedeki politik arka planın, iktisadi arka planla birleştiği nokta olan liberalleşme ve liberalleşmenin getirisi olan küreselleşme, Adnan Menderes’in dışa açılma ve IMF ile olan ilişkilerin başlamasıyla Türkiye’de varlığını hissettirirken,  24 Ocak Kararlarıyla desteklenmiş ve darbe ile yerleşiğe geçmiştir. Menderes, Özal ve Evren üçgeniyle terk edilen sosyal politikalar yerini, kapitalist ülkelerin ideolojilerine bırakmıştır. Bu minvalde Türkiye, bir yandan kapitalist ülkelerin pazarı haline gelirken, öte yandan da dış politikalarıyla başka ülkelerden pay alma yarışına girişmiştir.

Duyarsız, tüketim hırsı perçinlenmiş, metalaştırılmış ve bir sorunu olmayan ne dediği belirsiz şeylerin sanat olarak sunulup insanların algılarına yerleştirilmesi, geleneksel olanın demode olarak addedilip ötekileştirilmesi, toplum bilincinin uzaklaştırılıp bireyselliğin ön plana çıkarılması, korku imparatorluğu yaratılıp baş kaldıranın yada eleştirenin vatan haini veya terörist ilan edilmesi amaçlanan yeni toplum modelinin tipik özellikleri olarak günümüze yansır. Bu yansıma da sıkılan kurşunların hedefine vardığını gösterir. Ağustos 2012’de PKK tarafından kaçırılan ve iki gün sonra serbest bırakılan CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün bırakılışı sonrasında yaptığı açıklama Aygün’ün silahlı mücadeleye karşı olmasına, insan hakları savunuculuğu yapmasına, PKK’ya yönelik ağır eleştiriler getirmiş olmasına karşın toplumun vicdanında ve akıllarda derin oyuklar oluşturmuştur. Alışılmış politikaların ve terminolojinin dışına çıkan herkese karşı yapılan terörist muamelesi ne yazık ki Aygün’e karşı da yapılmıştır. Böylesi bir toplum modelini baz alarak yolumuza devam edecek olursak çok geniş bir kavram olan “özgürlük”ü en başta düşünce ve ifade alanında ele almak gerekecektir.

İnsanın içyapısına ait bir olgu olan düşünme ve ifade yetisi ve Spinoza’ya göre devlet kuramında törpülenmemesi gereken bir insan gereksinimi olarak karşımıza çıkar ki bu törpülenme devletin doğal duruma doğru ilerlemesine neden olurken, Hume’a göre ise bu olguların törpülenmemesi, engellenmemesi devlet kuramında doğal duruma neden olur. Çünkü halk yığınının ağzı tehlike borusudur. O borunun çalmasına engel olmak için, düşünce ve ifade özgürlüğü seçilmişlere devredilmesi gereken bir haktır.

Özgürlük kavramını yaşam pratiğimize entegre edip Rosa Luxemburg’un “Özgürlük ihtiyacı olanındır” önermesinden yola çıktığımız zaman ortaçağ zihniyetinin yeniden doğuşuna tanık olduğumuz, yeni bir toplumun temellerinin atıldığını şu günlerde özgürlük belki de gazetecilerin, örgütlerin, öğrencilerin, düşünce ve bilim insanlarının, azınlıkların ve kadınların düşüdür. Düşünce ve ifade özgürlükleri, yaşam hakları, üretme hakları, yazma-okuma hakları…

Küresel dünyaya entegre olmanın kapılarını aralayan darbe ve tahakkümcü 80 Anayasasının çocuklarına göre sanatın neliğine dair bir iz sürümü yapacak olursak; her hafta yüzer sayfalık dizi senaryoları yazmak, okudukları romanları nasıl tüketim metası haline getiririm düşüncesiyle ele almak, iş bilirlikle (düzenbazlık) Ramazan aylarında Karagöz’ü sahneye canlı kanlı çıkarmak, oyunlarını belediyelere ve kültür merkezlerine satabilmek için onların dünya görüşüne uygun, tekdüze, akıldan yoksun, mantık hatalarıyla dolu oyunlar kaleme almak verebileceğimiz örneklerin sadece bir kısmı ve bize görünen tarafı.

Üniversitelerin sahne sanatları ve sinema bölümlerinde okuyan öğrencilere verilen eğitimlerde sanat felsefesi, estetik, sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi derslerin olmayışını nasıl okumamız gerekir sorusu da yukarıdaki iz sürümümüzün başlangıç noktası olabilir mi? Dünya görüşü olmayan, hayat karşısında duruş yoksunluğu yaşayan, analiz yeteneği gelişmemiş, filozofların sanat anlayışlarından bihaber, toplumsal olaylara bırakın yaklaşımı ne olduğunu dahi anlayamayan bir sanatçı güruhu ve Türkiye ve liberalizm ve darbeler ve küreselleşme ve Menderes, Özal, Evren ve işte yeni toplum… Bir dönem cezaevlerinde yazan “Türkçe konuş” ibaresi artık Konya şehirlerarası otogarında yazıyorsa, evler işaretlenip korkular salınmaya devam ediyorsa Almanya’nın eski şımarık çocuklarına gece üç davullarıyla selam olsun!

Bu minvalde sanatın “ne”liğini, varlığını hangi alanda nasıl hissettirebileceğini ve alıcılarına nasıl ulaşacağını imlemek Kars’ta yıkılan ve akabinde kente yaptırılan bal-kaşar heykelini, Bizans’tan kalma surlara iskender kebapçısı açtıran İstanbul-Fatih Belediyesini, boğazdaki metro çalışmalarına hız verebilmek için arkeologları kapı dışarı etmeye çalışan zihniyeti anımsayınca pek de kolay görünmeyen bir meşgalenin içinde yol almaya çalıştığımızı hissettirir; bu durum filozofların düşünceleri doğrultusunda sanatın “ne”liğini tartışmamıza engel olmasa da alıcılarına nasıl ulaşacağı ve varlığını hangi alanlarda nasıl hissettirebileceği hususunda zihnimizi allak bullak eder.

Platon’a göre insanlar hak etmedikleri durumlarla karşı karşıya kalırlar ve ruhsal/bedensel acılar çekerler. Bunun en büyük nedeni devlet yapısındaki bozukluklardan, adaletsizliklerden kaynaklanır. Bu sorunun tek çözüm kaynağı ise eğitimdir. Öykünme, taklit olarak addettiği sanat ise bu eğitimin bir parçası olarak karşımıza çıkar. Dünyada duyur şeyler ve düşünülür şeyler vardır. Bir nesnenin saf hali ile sonrasında ortaya koyduğumuz şey aynı değildir. Duyulur şeyler imgeler, canlılar ve yapılmış şeyler iken, düşünülür şeyler hipotezler ve idealardır. Sanat, bilgi nesnesi ayrımı yaptığımız bu şeylerden birini taklit eder. Platon’a göre sanatçı neyi kopya ederse etsin duyusal şeyleri kopya etmiştir ki duyusal şeyler ideaların kopyasıdır. Bu anlayışa göre sanatın bir endüstri halini alması olası değildir.

Kant’a baktığımız zaman filozofun bilginin ne olduğunu sorarak ve özne ile arasındaki ilişkiyi inceleyerek yola çıktığını görürüz. Özne ile nesne arasındaki ilişki sonucu ortaya çıkan ürün olan bilgi, deney öncesi (apriori) ve deney sonrası (aposteriori) olarak iki kısımda ele alınır. Nesneler zaman ve mekân içinde verilmişlerdir ama bu bilgi değildir, bilgi olabilmesi için kavram gereklidir. Zaman, deneysel değildir, deneyimlenemez ama zaman olmasaydı düşünemezdik lâkin düşünme mekânda değildir.  İşte zaman ve mekânı deneyimleyebilmek sadece sanatta vardır ama bu da bilgi değildir. Mekânda dış, zamanda iç nesneler vardır. İnsanın doğaya bağlı olduğu realitesini göz önünde bulundurarak yola devam ettiğimizde bu alanın fenomenal (saf) alan olduğunu, özgürlük, tanrı ve ruh gibi soyut kavramların ise numenal alanda yer aldığını görürüz. Bu aşamadan sonra ise bu iki alanının bileşiminden yargı gücü doğar. Yani hoşlanma yada hoşlanmama. Yargı gücü tikelin tümelde kapsanması düşüncesidir. Yani estetik ve ereksel olan estetikte nesneler arası uyumluluğa bakarken, ereksel olanda nesnenin kendi doğasıyla olan uyumluluğuna bakarız. Bu da düşünsel yargılara açılan bir kapıdır ama doğadaki her şey anlama yetisine karşılık gelmez. Görünüşe gelene güzellik denir. Kant bu noktadan sonra iyinin hazzın ayrımını yapar. Ona göre haz eğilimlerimizle ilgiliyken, iyilik istemelerimizle ilgilidir ve akla seslenir, ahlak yasasıyla ilintilidir. Güzellik nitelik, nicelik, ilişki ve kiplik bakımından incelenir. Kabaca ele aldığımız bu estetik anlayışının da endüstriyle bir ilişkisi olamayacağı aşikârdır. Hegel, Schopenhauer, Aristoteles gibi filozofların da estetik anlayışlarına baktığımızda sanatın bir endüstri olamayacağı yada endüstriyel olanın sanatın kendisi olamayacağı sonucu çıkar. Çünkü endüstrinin ticaretle, kapitalle; sanatın ise bir sorunla denklemi vardır.

Ne oldu da popüler olan, bir soruna işaret etmeyen, estetikten yoksun şeylerin sanat olduğunu düşünür hale geldik ve endüstriyi sanatın içinde bu denli yoğun görür olduk? Kitap raflarında nicelik olarak kitaba benzeyip nitelik olarak sadece biçim verilmiş kâğıt yığınlarını, sahnelerde kadın kılığına girmiş erkekleri belden aşağı adi esprileriyle, her gün bir başkasıyla aşk yaşayan dizi kızlarımızı, ağzından tükürükler saçarak konuşan ve alıklığı komiklik olarak sunan tek kaşlı sinemacı çocuklarımızı, düşünce üretmeyi neredeyse yasaklamış olan iktidarları nasıl oldu da bu denli kabullenir olduk? Darbelere, liberalizme ve küreselleşmeye bin selam olsun!

Bir süreç veya durum olarak ele aldığımız postmodernizm veya postmodern zaman veya postmodern durumdan ne anlıyoruz ve anladığımız şey ile küreselleşme arasında nasıl bir denklem kurulabilir?

Kendini felsefe ve sanat akımlarında var eden postmodernite, yeni kültür biçim arayışlarıyla modernizmin sorgulanmasını ve aşılmasını işaret eder. Ayrıca bir başka açıdan da modernizmin devamı, bir sonraki aşaması olarak da düşünülen bu süreç modernizm, modernite, modernlik gibi kavramların masaya yatırılmasına da ön ayak olmuştur. Tam olarak ne olduğuna karşılık veremediğimiz postmodernizm hem bir dönemin adı, hem aşamalı bir sürecin ikinci yarısı, hem moderniteye bir başkaldırı, hem yeni üslup ve usçuluk arayışı, hem de yeni bir söylemin adı olarak karşımıza çıkarken, küreselleşme ise yaşadığımız dünyanın tek tipliliğini önererek kendini var eden bir sistem olarak yansır. Bu durum insanları birleştirdiği oranda ayrıştırır, bu ayrıştırma birleştirirken de varlığını korur. İktisadi akışı tek tipliliği önerdiği için, bir yandan birleştirirken öte yandan da yerli nüfus ile arasına oldukça keskin çizgiler çeker. Küreselleşme bu bağlamda kimleri için mutluluğun kaynağı, kimileri içinse mutsuzluğun kaynağını olarak görülür. Öte yandan dünyayı tek tipleştirme önerisiyle hareket özgürlüğünün de vaat edicisi olarak düşünülebilen bu sistem, postmodernitenin de zaman bazında tutkal işlevini üstlenir. Bir yanımıza küreselleşmenin vaat ettiği hareket özgürlüğünü, öte yanımıza ise yerelliğin mekânsal bağlayıcılığını alırsak yerellik yanımızı çağdışı, özgürlük yanımızı ise modern olarak görmemiz mümkündür. Evrendeki ve evrene bağlı olarak da insandaki hareket olgusunu düşünecek olursak değişen dünyada hareketsizlik gerçekçi bir seçenek olmaktan çıkar. Peki bu hareketsizlik seçeneğinin gerçekçi bir seçenek olmaktan çıkması işçiler, ezilmişler, yoksullar için de böyle midir yoksa bu özgürlük kapitale sahiplik oranında mı genişler? Örneğin Türkiye’de bu hareket özgürlüğünü kullanabilen yığınlardan bahsetmek mümkün mü? O halde küreselleşmeyi kapitalizmin yaşam pratiğimizdeki karşılığı olarak görmemiz pekâlâ mümkündür.

Yazımızın sonuç kısmına doğru ilerlerken Ernst Fischer’in Sanatın Gerekliliği adlı kitabında imlediği öz ve biçim ayrımındaki önermeye dikkatleri çekmemiz gerekir. Kitapta, öz ve biçim ilişkisinde karşımıza çıkan en önemli noktalardan biri öz’ün devrimci karakteriyle doygunluğunu aştığı oranda biçimi değişime zorlaması, biçimin ise son kertesine kadar muhafazakâr karakteriyle var olan yapısını korumaya çalışmasıdır. Eğer öz yeteri kadar doygunluğa ulaşmadıysa biçimi değişim için zorlamaya gücü yetmeyecektir. Çünkü biçim bir nevi dış dünyaya açılan kapıdır, sunudur. Öz ise duyulara ve akla hitap eden düşünün kendisidir. O halde düşünsel olanın kendisini var olan biçimsel yapıyla ifade edemediği oranda arayışlara girmesi olağan olandır. Aksi takdirde girişilen biçimsel arayışların tabanında ifade güçlülüğü, biçimin yetersizliği yoksa biçim ve öz ilişkisi anlaşılamamış, kavranılamamıştır.

Peki 21. yüzyıl Türkiye Tiyatrosundaki biçim ve öz algısı nerede durmaktadır? Türkiye Tiyatrosundaki tıkanmışlığın nedenleri nelerdir? Anadilde tiyatro yapmak mümkün müdür? gibi her biri bir tez konusu olabilecek soruların cevaplarını burada tam olarak veremeyecek olsak da üzerine düşünülmesi gereken kimi ek sorulara işaret etmekte fayda vardır. Örneğin yukarıda da değindiğimiz üzere Ramazan Ayında belediyelerin kapı eşiklerini eskiten sanat dejenerasyoncularının ve canlı Karagözlerin, seyirciyle arasına gereksiz yere cam duvar koyup seyirciye kulaklık dağıtarak biçimsel bir yeniliğe imza attıklarını düşünenlerin, dizi sektöründe parlayarak ideallerini gerçekleştirmeyi düşünen çaresizlerin, reklam uğruna eleştirmenlerine müdahale eden dergi editörlerinin, çıkarları doğrultusunda olumsuz eleştiri yapmaktan çekinen eleştirmenlerin, politik rüzgâr nereden eserse yelkenlerini o rüzgâra veren tiyatrocuların ve tiyatro yöneticilerinin ne yaptıklarını, neden yaptıklarını ve kendi dünyalarını aklın neresine konumlandırdıklarını düşünmeleri gerekmektedir. Belki de tiyatromuzdaki tıkanmışlığın tek nedeni geleneksel olandan ayrılıp, batı odaklı tiyatro anlayışını benimsememiz değildir. Çünkü sanat da felsefe gibi eklemlenmeyle ilerleyen bir disiplindir ki sahip olduğu maksimlerin dünyanın her yerinde geçerliliği vardır.

Uzun yıllar Türkçe dışında yerel her türlü dilin konuşulmasının, o dildeki müziklerin dinlenilmesinin, kitaplarının okunulmasının-yazılmasının, demokratik her türlü hakkın devlet militarizminin tekeline alındığı bir ülkede ana adilde tiyatro yapmanın mümkün olup olamayacağı gibi bir soruyla değil, bu yaraların nasıl sarılıp, hesaplaşmaların hangi düzlemde nasıl yapılacağı gibi sorularla başbaşayızdır. Daha önceki yazılarımda da işaret ettiğim temcit pilavı gibi ikide bir önümüze sürülen ve bu ülkenin tarihini oluşturan 12 Eylül, 27 Mart, Gazi, Çorum, Sivas ve Maraş olaylarıyla, Dersim, Kürt ve Ermeni katliamlarıyla, kadın sorunsalıyla, cezaevi işkenceleri ve toplu mezarlarımızla sanat düzleminde daha da daraltacak olursak tiyatro düzleminde yeterince hesaplaştık mı? O halde tıkanmışlığın nedenlerinden bir diğeri de bu korkulu yüreklerimizdir. Geçmişiyle yüzleşmeyen toplumun günümüz sanatçısı oyunlarında, kitaplarında hangi temayı nasıl işlerse işlesin, geliştirdiği şahane üslubuyla kendini nasıl var ederse etsin yüreğinde koca bir boşluk sürekli kan toplar.

Hakkında Oktay Emre

Yoruma kapalı.