3 Ağustos 2020, Pazartesi
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Behruz Mehmet Esatoğlu, Taciz Ve Sanatçının “Suçluluğu” Üzerine…

Behruz Mehmet Esatoğlu, Taciz Ve Sanatçının “Suçluluğu” Üzerine…

Bülent Sezgin’in 8 Ocak 2009’da www.tiyatroyun.blogspot.com sitesinde yazdığı “Esatoğlu Meselesi Özelinde Tiyatrocuların Aydın Sorumluluğu” yazısında benden açıklama bekleyen yazısında şu ifadeler yer almıştır:

“Ya da Yeni Tiyatro dergisinde Esatoğlu’nun yazılarına yer vermeye devam eden Sayın Yar. Doç Dr. Erbil Göktaş’dan bugüne kadar kamuoyuna dönük herhangi bir açıklaması olmamıştır. Özelikle tiyatro yayıncılığı konusunda ilkeli ve üretken olma çabasını sürdüren Sayın Erbil Göktaş’ın, geçen yıl taciz meselesine dair net bir tavır almışken, derginin 8. sayısında hafıza kaybına uğraması düşündürücüdür. Bu çelişkili tavrı berraklaştırmak adına, Yeni Tiyatro Dergisi genel yayın yönetmeninin kamuoyuna yönelik bir açıklama yapması gerektiğini düşünüyorum.”

Öncelikle şunu söylemeliyim: Sansüre ve yargısız infaza karşıyım. Elbette “tacize” de karşıyım. Bunların hepsini “insan hakları”na aykırı buluyorum ve hiç biri “insana” yakışmayan şeyler… İnsanın “özgürleşmesinin” önündeki önemli engeller. Esatoğlu’nun bir yazısına, daha kamuoyundaki bu “taciz” iddialarını bilmeden Yeni Tiyatro Dergisi’nin 1. sayısında yaklaşık bir buçuk yıl önce yer verdim. Çünkü Esatoğlu’nu daha önce yapılan “Vasıf Öngören Etkinlikleri”nden tanıyordum ve “takdir” ediyordum. Özellikle “Ölümünün 20. Yılında Vasıf Öngören” bağlamında Türk Tiyatrosu’nun önemli adlarını bir araya getirilmesine öncülük etmişti; bunların arasında Aslı Öngören’den Cüneyt Türel’e, Zeliha Berksoy’dan Şener Şen’e, Tomris İncer’den Macit Koper’e, Yaşar Güner’den Yılmaz Onay’a, Sarper Özsan’a kadar pek çok “sevdiğim” insan vardı. Hatta edebiyatçılardan  Kemal Özer’i de, Sennur Sezer’i de, Adnan Özyalçıner’i de anımsıyorum. Ondan sonra OYÇED’in (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) kurulması sürecinde de daha yakından tanıma olanağı bulduğum Esatoğlu’nun bu çevrede de “epeyce seveni” olduğunu gördüğümden “taciz” gibi bir “suça” kalkışacağına ihtimal vermemiştim. Hatta, bu süreçte Esatoğlu’nu “seven” genç bir kadının onunla birlikteliğine de tanık olduğumdan, bunun bir takım “hesaplaşmaların” sonucu olduğunu düşünmüştüm. Zaten Esatoğlu da, o sıralarda basına bu minval üzere bir açıklama yaptığından üzerinde durmamıştım. Yine de bir biçimde bu konunun üzerine gitmek istediğimden Esatoğlu’na bu konuda “doyurucu” bir açıklama yapması gerektiğini ve yayınlamak istediğimi söyledim. Esatoğlu, “buna gerek duymadığı”nı söyleyince konu bir buçuk yıl önce benim için öylece kapanmıştı. Ancak Yeni Tiyatro Dergisi’nin 2008 Kasım-Aralık 8. sayısında, Esatoğlu’nun “Tiyatroların İzmir-Güzelbahçe Buluşmasıyla” ilgili yazısını yayınladıktan sonra pek çok dostumuz ve okurumuz, üzerinde “taciz” gibi bir “şaibe” olan bir kişiye yer vermemem gerektiğini bana söylediler. Bu arada yine Esatoğlu’yla ilgili “iddialar” internetteki tiyatro sitelerine, maillere düşmeye başlayınca konuyu bu kez “esaslı” olarak değerlendirmeye almaya karar verdim. Şu an Esatoğlu’yla ilgili iddiaları okumakla meşgulüm; ayrıntılı açıklama yapacak durumda değilim; ayrıca yayın yönetmeni olduğum Yeni Tiyatro Dergisi’nde okurlara ve kamuoyuna “söz” verip yapmam gereken pek çok açıklama var; umarım 2009 Ocak ayı sonuna doğru çıkacak olan 9. sayımızda bu konuyu da ayrıntılı ve “net” olarak değerlendirebilirim. Çünkü o kadar doluyum ki, bazı şeyleri “açıklamak” önem sırasına göre ertelenebiliyor; bu konuyu önemsediğimden üç gündür bu konuyu değerlendirmeye çalışıyorum; gördüğüm o ki, Esatoğlu’nun (tiyatro dünyamızdaki pek çok kişide olduğu gibi) “rahatlığından” ve bazı “zaaflarından” kaynaklanan nedenlerden ötürü “yanlış” yapmış olabileceği… Ancak Esatoğlu gibi, kendisini “aydın” kategorisinde tanımlayan ve öyle görünen kişilerin, karşısındaki “insanın” rızası olmadan, ondan bir “ışık” almadan böyle bir “edime” kalkışabileceğini benim aklım almıyor; hele ki bu öğrencisi konumunda “genç” bir insansa… Ayrıca bir “hoca” olarak gerek tiyatroda, gerek çalışmalarda, karşısındaki kişinin öyle bir “niyeti” olsa bile “karşılık” verilmemesi gerektiğine inanırım. Çünkü tiyatro en başta bizim “egolarımızı” terbiye etmiyorsa, topluma ve insana  söyleyeceği şeyler “palavradan” öteye gitmeyecektir. Tiyatro ve bizler, bu örnekte görüldüğü üzere, bundan “tiyatro”nun da zarar görmemesi için “bu palavralarla” da mücadele etmemiz gerekmektedir. Yani “tiyatro” ortada olduğu için, tiyatrodaki ilişkiler kamunun gündemine daha çabuk ve etkili düştüğü için bizim diğer mesleklerdeki kişilerden daha dikkatli ve duyarlı olmamız gerekiyor. Sadece bunun için de değil tabii ki, toplumun “öncüsü” olması gerektiği için de bu “özeni” göstermemiz gerekiyor. Her şeyin “dejenere” olduğu ve “bayağılaştığı” şu “vahşi kapitalist” ortamda bile… Unutmamalıyız ki, sonuçta tiyatro sanatı, sevgi dolu yüreklerin ve aydınlık bilinçlerin oluşturulması kavgasında en “tutarlı” olması gereken sanattır; ondan da öte bir “yaşam biçimi”dir.

Bülent Sezgin, Esatoğlu’nun yazısına, yaklaşık bir buçuk yıl sonra yer vermemizi “hafıza kaybı” olarak niteliyor. Elbette Esatoğlu’na üzerinde duran bu “iddialardan” dolayı mesafeliyiz. Zaten yazısını okuyan “hakem ve yayın kurulu” üyemiz de “yayınlanacaksa Genel Yayın Yönetmeni’nin ‘üst açıklaması’yla yayınlanmasını” söylemiştir. Sayfa düzenini hazırlayan arkadaşımız Hollanda’da “turnede” olduğundan ve dergiyi orada hazırlayıp gönderdiğinden, 8. sayımızdaki “önemli” bir-iki eksiklik gibi, bu açıklamamız da yer alamamıştır. 9. sayımızda bunların “düzeltisini” yapmayı zaten düşüyorduk. Özellikle bu konuda “düzeltiyle” birlikte daha geniş “açıklama” yapma zorunluluğu oluşmuştur.

Ancak bu bağlamda tartışmaya açmak istediğim “önemli” bir konu var: Diyelim ki, Esatoğlu “tacize” yeltendi, öyle bir “girişimde” bulundu. (Tabii bu arada “taciz”le “tecavüz”ü de birbirine karıştırmamak gerekiyor; çünkü “taciz” doğrudan “tecavüz”ü çağrıştıran “bıçak sırtı” bir sözcüktür.) Bir kez ya da daha çok bu “yanlışlığı” sürdürdü; elbetteki kınamalıyız, eleştirmeliyiz ve yargılamalıyız. Ama bu noktada “bu yanlışlığı” sürdüren “kişinin” üretimleri de sürüyor; bunu da elbette “inandırıcı” ve “tutarlı” bulmayabiliriz; yönettiği oyunlara gitmeyiz, düzenlediği etkinlikleri eleştiririz; ancak o kişiye, “sen yazı yazma”, “sen oyun yazma” deme hakkımız nereye kadardır? Yani bu noktada o kişiyi engellemeli miyiz? Çünkü sanat ve tiyatro tarihinde “suça bulaşmış” pek çok kişi var. Bu beğendiğimiz “yapıtlar” karşısında tavrımız ne olacaktır? Bu soruları netleştirmemiz gerekmiyor mu?

Esatoğlu, benim için vazgeçilmez değildir; Yeni Tiyatro Dergisi için de öyle… Zaten Yeni Tiyatro Dergisi’nin “ilkeli” ve “üretken” tavrına dikkat çeken Bülent Sezgin ve diğer okurlarımız da “sansüre” de gerek duymadan gereğini yapacağımıza olan inançlarından dolayı “açıklamamızı” merak etmişlerdir. Elbette daha geniş olarak bu konu üzerinde duracağız ama bu arada yukarıdaki soruları da tartışmamız gerekiyor.

Erbil Göktaş

Yeni Tiyatro Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Hakkında Yeni Tiyatro

Yoruma kapalı.