3 Ağustos 2020, Pazartesi
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / İBBŞT ve Sağırlar – 21. Yüzyıl Türk Tiyatro Pratiği Ve İstanbul Devlet Tiyatrosu
İBBŞT ve Sağırlar – 21. Yüzyıl Türk Tiyatro Pratiği Ve İstanbul Devlet Tiyatrosu

İBBŞT ve Sağırlar – 21. Yüzyıl Türk Tiyatro Pratiği Ve İstanbul Devlet Tiyatrosu

Bu ay bu köşede İBBŞT krizi patlak vermeseydi “21. Yüzyıl Türk Tiyatro Pratiği ve İstanbul Devlet Tiyatrosu” adlı inceleme yazımla, Kumbaracı 50’deki Gerçek Hayattan Alınmıştır ve Barzo ile Konverve adlı oyunların eleştirisini paylaşacaktım lâkin kriz öyle büyüdü ve çatlak öyle bir yarıldı ki bu duruma tepkisiz kalmak imkânsız bir hale dönüştü. Genelde bu tarz durumlara daha nesnel yaklaşabilmek için suların durulmasını beklemek gerekir. Ben de evvela suların durulmasını beklemeye karar vermiştim ama sonradan fark ettim ki durum pek de beklemeye müsait bir durum değil. Dolayısıyla Kumbaracı 50’nin iki oyun eleştirisini bir sonraki sayıya bırakmaya karar verdim.

1

İBBŞT VE SAĞIRLAR

                Türk Tiyatrosunun en önemli iki damarından biri olan İBBŞT’ye ve onun üzerinden muhafazakâr olmayan tüm sanatçıların çalışmalarına müdahale etme yetkisini kendinde gören zihniyetin davulcuları ve kulaklarını o davulun sesiyle sağırlaştırmış olan düğün alayı kına gecesinin ampullerini yakmaya başlasın çünkü vakit karanlığın vaktidir.

Ne olmuştu hatırlayalım:

1-) Evvela Sümeyye Hanım ağzında sakızı, arkasında polis okulu öğrencileri salonu terk etmişti. Neden? Çünkü oyuncunun kendisini taciz ettiğini öne sürmüştü ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay devreye girmişti.

2-) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kars’taki İnsanlık Abidesi’ni ucube buldu. Heykel artık yok. Onun yerine bal ve kaşar heykeli uygun bulundu. Bakan Günay yine devrede ama bu kez durum farklı. Çünkü başbakan sözünün arkasında ve heykel onun için hâlâ ucube.

3-) Rosenbergler Ölmemeli adlı oyun adaletin siyasallaşmasını izleğine aldığı için tepkilere neden oldu. Sonra anlaşıldı ki oyun korsan. Ne oyunun yazarı Delaux’tan bir açıklama, ne de oyunun Türkiye’deki temsilcisi olduğu öne sürülen ONK Ajans’tan verilen yanıta karşılık İBBŞT’den ikinci bir açıklama. Bu sorunun yanıtı İBBŞT ile ONK Ajans’ta duradursun, oyunu dahi izlememiş kimi tokmaklar davullara vurmaya başladı.

4-) Günlük Müstehcen Sırlar adlı oyundaki +16 ibaresinden rahatsız olan, edebiyatçı ve akademisyen kimliğiyle bildiğimiz İskender Pala, Zaman Gazetesindeki köşesinden önce oyuncuların çirkef olduğunu duyurdu, sonra da kendince Kenan Işık’ı tarafını netleştirmeye çağırdı. (Umarım İstanbul Devlet Tiyatrosundaki Antigone adlı oyuna gitmiştir de Kreon’u izlerken zihninde kimi çağrışımlar uyanmıştır)

5-) Ve beklenen oldu, İBBŞT’nin yönetmeliğinde değişikliklere gidildi. Sebep? Yenilenmeye ihtiyaç vardı. Bürokrasiye ne gerek vardı peki? Yani sizin işiniz ne efendim orada? Siz sanıyor musunuz ki kırmızı koltuğunuz ve ayırdığınız ödenek, size sanatçılardan daha iyi sanat yaptırabilir?

6-) İBBŞT’deki kimi yöneticiler Ayşenil Şamlıoğlu başta olmak üzere istifa ettiler (Kadir Topbaş’ın sanat danışmanı Kenan Işık’ın da istifa etmiş olduğunu unutmayalım). Evvela kızdım kendilerine. Çünkü onların istediği kadronun istifasıydı ve bıraktıkları yerlere palalar gelecekti. Aradan çok geçmedi ki Ayşenil Şamlıoğlu’nun yerine dergimiz yayın kurulu üyelerinden ve İBBŞT dramaturglarından Hilmi Zafer Şahin atandı. Önce bu durumu olumlu karşıladım. Çünkü en azından başa getirilen kişi hocalık, özellikle de dramaturgluk vasıflarına sahipti ve gemiyi koruması gerekiyordu. Şimdiki düşüncemi sorarsanız İBBŞT’de kim var kim yok hepsi topluca istifayı basmalı. Neden derseniz madde 8’deki alıntılamaların okunması yeterli olacaktır.

7-) İstifalar sonrasında Kadir Topbaş soruları yanıtlarken “Sanatçıların hassasiyetini anlıyorum. Bu bir demokratikleşme sürecidir. Korkulacak bir şey yok” gibisinden bir şeyler söyledi. Hepimiz inandık (!).

8-) 30 Nisan 2012’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisinin gençlik kolları büyük kongresinde konuşurken “… bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi hem tüm muhafazakarları aşağılamaya ve küçümsemeye başladılar. Allah aşkına soruyorum yahu siz kimsiniz? …bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söyleme ehliyetine sahip sadece sizler misiniz? Geçti o günler artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme bu milleti azarlama dönemi geride kalmıştır.” diyor. Konuyla ilgili son cümlelerini sarf ederken de gelişmiş ülkeleri örnek veriyor, devlet eliyle tiyatronun olmayacağını, tiyatroları özelleştireceğini söylüyor. O iki el de malumunuz bir havada bir aşağıda “bundan sonra buyurun oynayın. Destek gerekirse biz de hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor oluruz.” diyor.

Biz de Allah aşkına diyoruz ki size biz sanatçıyız, siz politikacısınız. Halkın oylarıyla bugün zirvedesiniz, yarın tepe taklak aşağıdasınız ama biz sanatımızla bugün de buradayız, yarın da burada olacağız. O halde şimdi biz size soruyoruz halkın oylarıyla oturduğunuz koltuktan siz kime “siz kimsiniz” diye sorabiliyorsunuz? Elbette “muhafazakâr sanatı” küçümseriz çünkü bu deyim sanatın “ne”liğine dair soru sormamış, hâlâ bir yerlerden Godot’un geleceğini sananların ürettiği içi boş, ideler dünyasında yeri olmayan bir savsaklıktır. Çünkü sanatın tek muhafaza edicisi onun biçemidir. Özü ise biçemle sürekli kavga halinde olan içsel bir yapıdır. Dolayısıyla bu savaşımı muhafaza etmeye çalışmak da avanaklıktır. Belki sizin dediğiniz “muhafazakâr sanat” da budur.

Sanat sanatçıların tekelinde olmayacak da tekel bayiinin mi elinde olacak, yoksa kırmızı koltukluların mı? Herhangi bir sanat eseri hakkında fikir beyan etmek başka, o konuda ehliyet sahibi olmak başka. Örneğin siz heykel sanatına dair ehliyet sahibi misiniz, değilsiniz. O zaman İnsanlık Anıtı’nın size ucube gelmesi doğaldır ama ehliyet sahibi gibi onun oradan kaldırılmasını istemeniz ise büyük bir paradokstur.

Despot aydın tavrı diye bir şey olmaz. Çünkü aydın dediğiniz kişi despot olmaz. O halde bu demagojileri bırakalım. Sanatçı olmak başka bir şey, entelektüel olmak başka, aydın olmak başka.

Aslında meselenin özü biraz da şöyle çünkü örneğini çok gördük; önce bir kurum kötülenip halkın nezdinde itibarsızlaştırılır sonra yakılır, satılır, atılır, yok edilir. Yerine yenisi mi gerekiyor “kötü olsun, bizden olsun” anlayışıyla neye benzediği belli olmayan derme çatma bir şeyler yapılır. Kurum kötülenirken de yok efendim zarar ediyor, yok ahlaka mugayir, yok parasını biz veriyoruz… Bunları geçin. Sizin bir devlet başkanı olarak halkınıza yönelik bir kültür politikanız olur, bir eğitim politikanız olur; bize bunlardan bahsedin. Yoksa genelevden alınan vergi de aynı havuzda toplanıp dağıtılmıyor mu? O halde genelevlerini de özelleştirelim. İsteyen istediği yere açıversin bir tane. Din adamlarını da özelleştirelim, onlar da parasını veren cemaate hizmet versin. Olmaz. Neden olmaz? Çünkü din de bir devlet politikasıdır ve gereklidir. Çünkü genelev de bir devlet kurumudur ve dolayısıyla bir politikaya hizmet eder ama hangisine bilmiyorum.

İşte İBBŞT de bir kültür politikası kurumudur, dolayısıyla ne özelleştirilebilir ne de yakılabilir. İyisi mi siz politikalarınızı bir kez daha gözden geçirin.

2

21. YÜZYIL TÜRK TİYATRO PRATİĞİ VE İSTANBUL DEVLET TİYATROSU

                Bu yazımda Türk Tiyatro Pratiğinin eksiklerini ve bu eksiklerin nedenlerini İstanbul Devlet Tiyatrosu örneğiyle incelerken aynı zamanda beyazperde, belgesel ve dizi yapımlarıyla da karşılaştırarak saptamaya çalıştım. Bürokrasi ile İstanbul Devlet Tiyatroları arasındaki ilişki, Max Weber’in bürokrasinin yaşam pratiği ile insan arasındaki ilişkiye yönelik saptamalarını tiyatromuza indirgediğimizde karşımıza çıkan sonuç yazının sonunda sunulmuştur.

Bugün İBBŞT’nin de başına musallat olan bürokratik sorunların Türk Tiyatro pratiğine yansımalarını çok geçmeden göreceğimizi düşünüyorum. Aynı suya kanalize edilmiş olmasına rağmen İBBŞT’nin başında dönen kara bulutlar ise daha sonraki yazımın konusu olacaktır.

Tiyatromuz ve Bürokrasi Mekanizması Bağlamında Toprak ve Karınca Kanı

Ülkemizde aralıklarla hortlayan ve bir türlü çözülmediği, çözülemediği, çözülmesi istenmediği için kimisine göre temcit pilavı, kimisine göre ise sürekli deşilen bir vicdan yarası halini almış sorunlar torbasına elimizi soktuğumuz zaman Dersim, Sivas, Maraş ve Çorum Katliamları, Gazi Olayları, ’80 döneminde Diyarbakır ve diğer cezaevlerinde zedelenen insan idesi, gözaltında kayıplar ve Cumartesi Anneleri, toplu mezarlar, Kürt sorunu, dil sorunu, tutuklu yüzlerce öğrencinin eğitim özgürlüğü sorunu, göz göre göre öldürülen, tecavüz edilen kadınlar sorunu, sosyal devletin katli ile eriyip giden orta sınıfın trajedisi, faili meşhurlaştırılan aydın ve gazeteci kıyımı… Tüm bunlara rağmen istatistiklere yansıyan çoğunluğun mutluluk tablosu…

Çoğunluğu mutlu kılan henüz kendilerine dokunulmamış olması, ekonomik istikrar göstergeleri, manipüle edilen realiterin görülmemesi, toplumsal bellek güçsüzlüğü yada gelip geçici hazlar olabilir lâkin doğru sonucu ede edebilmek için bir de mutsuzluğun neden ve sonuç çizelgelerinin oluşturulduğu istatistikler yapılmalıdır. Bir asrı neredeyse arkasında bırakacak bir devletin geçmişiyle yüzleşmesi, küskün yurttaşlarını saflarına katmanın yollarını araması, yaralarını sarması gerekirken filler hâlâ tepişiyor ve toprak karınca kanı kokuyor. Bu durumda mutsuzluğun mutluluğun içerisine canlı bomba gibi sızıp infilak etmesini de çok görmemek lazım.

Kökleri ortalama 2500 yıl evveline dayanan Batı Tiyatrosunu, yüz yılı aşkın bir süre evvel takibe almış olan Türk Tiyatrosunun dönemi itibariyle en güzide oyunlarından olan Vatan Yahut Silistre 1 Nisan 1873 tarihinde Gedikpaşa Tiyatrosu’nda Güllü Agop kumpanyası tarafından sahneye koyulunca eserin ilk temsili izleyiciyi öyle etkilemiştir ki izleyicilerin başlattıkları gösteri ve olaylar yazarın tutuklanarak Magusa’ya sürülmesine sebep olmuştur. Çünkü eser ne kadar basit olsa da yazar içerisinde bulunduğu dönem ile oyununda özdeşlik kurmuş ve kendi düşüncesini “direniş” olarak ortaya koymuştur.

Bu örnek akıllara ilk olarak şu soruyu getirir: Sanatçının görevi yada görevlerinden biri eserinin alıcısına içerisinde bulunduğu durumu göstermek ve düşünmeye fırsat tanımadan basit iletiler sunarak onu yönlendirmek midir? Verdiğimiz örnekte sanatın amaç olarak ele alınmadığının ayırdına varırsak sanatın yüzlerce özelliğinden birini, amaç ve araç olarak kendini var edebilen idealar dünyasının yansıması olarak düşünebiliriz. Bu bağlamda sorduğumuz sorunun ve henüz sormadığımız başka soruların da yanıtları olumlanır. O halde “sanat nedir?” gibi basmakalıp bir sorudan ziyade sanatın özelliklerinin saptanması ve bu özelliklere başvurularak tümevarımsal (endüksiyon) bir teknikle tanımının yapılmaya çalışılması daha doğru sonuçlara ulaşmamızı sağlar. Geldiğimiz düzlemde sanatın kimi özelliklerini saptayacak olursak: içerisinde fikir-fikir, fikir-olgu, olgu-tez, tez-tez çatışmalarını barındırır, bu çatışmalar sayesinde de alıcısının zihnine ve imge dünyasına hitap eder. Üreticisinin gözlem gücünden, deneyimlerinden, hayal gücünden, düşüncelerinden beslenerek soyuttan somuta geçer. Alıcına kiplik, iyelik, nitelik ve nicelik yönleriyle hitap eder ve haz verir. Varoluşunda uyumu barındırır. Resim ve heykelde olduğu gibi zamanın dondurulduğu türleri dâhil dünya ile bağımızın ne kadar doğru yada yanlış olduğunu düşündürür. Gerçeğin yeniden üretimi olarak aklın karşısına akıldan daha güçlü olan duyusallığı çıkarır.

Tüm bu özelliklerden duyusallık olgusunu tırnak içerisine alıp yola devam edelim. Kant’a göre duyusallık yoluyla elde edilen kavramların bir kategoriye oturtulması deneyimin kendisidir. Bu ilişki ile deneyim, akıl ve duyu arasında köprü görevindedir. Ondandır ki duyusallık aklı yönlendirmesi itibariyle akıldan daha güçlüdür ama bilgi vermez.

Gerçeğin yeniden üretimi olarak aklın karşısına duyusallığı çıkaran sanatın amaç olarak kullanılışını izleğimize alalım ve yeniden Vatan Yahut Silistre’ye dönelim. Batılı devletlerin ve Rusya’nın baskısı altında eridikçe eriyen bir imparatorluğun çaresizliği kabullenişini reddederek direnişi işaret eden oyun, içerisinde bulunulan duruma başkaldırarak kendi çözüm önerisini ortaya koyuyor; halkın manevi duygularını harekete geçiriyor. Yani bir sanat eseri soruna işaret ederken, aynı zamanda çözüm önerisini de ortaya koyabiliyor. İşaret ettiği sorun günceli yakalarken aynı zamanda diğer adımını da geleceğe atabilir. Çünkü tarih salt tekerrürden değil, yalandan da ibaret olsa, kurgusu insanoğluna aittir. O halde tekerrür eden de kurgulanan da insan aklıdır. Bu durumda tarihin kurgusunu sanat eserlerinden okumak da mümkündür. Bu minvalde sanatın günceli yakalaması, ona tarihsel bir özellik de katar. O halde sanatın bir diğer özelliklerinden biri de günceli yakaladığı oranda tarihsel belge niteliğini de üstlenmiş olmasıdır.

Tiyatromuzda tarihsel belge açısından ‘60larda Sermet Çağan, darbe dolayısıyla tıkanmışlığın yaşandığı ’70lerde Vasıf Öngören, yine darbenin etkisinin yoğun olduğu ’80 ve 90larda Ülkü Ayvaz, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin, Osmanlı’dan aralıklarla kurtulan Turgut Özakman, 50’lerden başlayıp yarım yüzyıla on iki kadar oyun sığdıran Adalet Ağaoğlu ve Haldun Taner, Eşber Yağmurdereli, Ali Berktay, ‘90 ve 2000’lerde İstanbul Devlet Tiyatrosunda gösterimine bir gün kala “Çok Geç Olmadan” adlı oyunu kaldırılan Cuma Boynukara ve Bilgesu Erenus gibi yazarlar dışında okuma yapabileceğimiz çoğunlukla toplumsal konulara değinen yazarların noksanlığı üzücü olmaktan ziyade sosyolojiye bir başka açıdan veri oluştururlar. Bu verilerin dönemi içerisinde değerlendirilmesiyle yapılacak olan çalışma darbelerin, diktatörlüğün ve muhafazakâr polisçiliğin Türkiye’deki yansımalarını oluşturacaktır. Zira muhafazakârlık yeniliklerin önünde tehlike teşkil ettiği için, muhafazakârlığın polisçiliğini de toplum bazında değerlendirmek gerekir. Çoğunluğun borusunun öttüğü bir toplumsal yapıda azınlık hakları da, adalet de ancak “kazanım” olarak ele alınabilir. O halde muhafazakâr polisçilik örneğini 37 aydının katledildiği Sivas ’93 ile açıklamaya girişmek konunun güncelliği itibariyle de yerinde olacaktır.

Pir Sultan Abdal Şenlikleri dolayısıyla kent merkezindeki Madımak Oteli’nde bulunan şair, ozan, oyun ve öykü yazarları ile düşünce insanlarından oluşan bir tutam insan, ortaçağın karanlık zihniyetine şapka çıkarttıracak bir yöntemle yok edildi. Zanlıların birçoğu yıllarca bulunamadı, bulunmak istenmedi ve dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü. Eğer temyizden de bir sonuç çıkmazsa, yangından sonra uzun yıllar iskender kebabının yenildiği Madımak Oteli, muhafazakâr polisçiliğin adalet kavramının yanına ayran isteyeceğinin sürrealist bir simgesi olarak düşünülebilir.

Bu sürrealist simgenin Türk Tiyatrosundaki karşılığına bakacak olursak elimizdeki tek oyun Genco Erkal’ın yazıp yönettiği Sivas 93. Karalara bürünmüş oyuncular yangın anını sahnelerken, bir projektör vahşetin görüntülerini sahneye taşıyor. Zaman zaman otelin içinden, zaman zaman da dışından bakıyoruz. Değişen bir şey yok. Vahşet karşısında eli kolu bağlı çaresizlik! Oyunda yeniye dair bir şey yok, amaçlanan da bu değil. Mühim olan bellekleri taze tutup, tarihe not düşmek.

Kürt sorununa dönüp baktığımızda Cuma Boynukara’nın yazdığı Çok Geç Olmadan adlı oyun dışında soruna çözüm önerisiyle yaklaşan yada atmosfere işaret eden bir oyun yok. Bu oyunun kaderi de doğum anında ötenazi kararı verilmiş bir bebeğinkinden farklı değil. Demokratik haklarını yıllardır türlü yöntemlerle arayan bir halkın sesine kulak vermeyen cesaretsiz Türk Tiyatrosunun bu bağlamdaki vasatlığını Dersim ‘38 soykırımı için de söylemek pekâlâ mümkün. Bilgesu Erenus’un geleneksek motiflerle işlediği Çağrı adlı oyunu dışında bu konuya da uzak durmayı yeğliyoruz (Kürt Tiyatrosunun İstanbul’daki henüz kısılmamış sesi olan Destar, Seyr-i Mesel ve MKM gibi tiyatro toplulukları dışında).

21. YY Türk Tiyatrosu metinlerine genel olarak baktığımızda işlenen konu eğer ki ülkemiz sorunlarını konu ediniyorsa karakter isimleri X-Y, mekânlarsa “dünyada bir yer” gibi soyutlamalarla karşımıza çıkabiliyor. Brecht’in yada Sofokles’in yıllar evvel yazdığı bir oyun gerekli-gereksiz yada doğru-yanlış dramaturgi çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor ve oyunu izleyen oyunun sorunsalını günümüzle özdeşleştirebiliyor. Örneğin kocası tarafından terk edilen kadının önce çocuklarını, sonra da kendini Dicle Nehri’ne atması ile Medea yada Antigone’deki Kreon’un karakterinin tiranlaşması ile Arap ülkelerindeki monarşinin domino taşı gibi devrilmesi arasında özdeşlik kurulabiliyor ama ülkemiz sorunlarının sebep ve sonuçlarının direkt konu edinilerek yola çıkılmasında büyük bir çekince yaşanıyor. Varılan yargı yazının başında değindiğim sorunların tümü için geçerli.

Durum beyazperdede ise biraz daha farklı; Büyük Adam Küçük Aşk (2001), Filler Ve Çimen (2001), Vizontele (2001), Yazı-Tura (2004), Vizontele Tuuba (2004), Babam Ve Oğlum (2005), Takva (2006), Beynelmilel (2006), Eve Dönüş (2006), Bahoz (2008), Nefes (2009), Sonbahar (2009), İki Dil Bir Bavul (2009), Pres (2010), Gelecek Uzun Sürer (2011) bu filmlerden sadece bazıları. Dizi sektöründe ise durum çok daha kısır; Hatırla Sevgili (2006-2008) dışında neredeyse insanları bilinçlendirecek, sorunlara işaret edecek dizi yokken belgesel alanında 28 Şubat Derin Darbe (2012), İki Tutam Saç (2010), Kara Vagon 38 (2011), Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi (2009), Maraş Katliamı (2008), Çorum Alevi Katliamı (2008), Keşke Olmasaydı-Hayata Dönüş (2008), Kan Uykusu (2009), 68 Kuşağı Belgeseli (2009), Ölüm Orucu (2009), Oradaydım (2009), Kanlı 1 Mayıs (2009), Beyaz İhtilal (2009) gibi çeşitli konulara ışık tutan çalışmalar bulmak mümkün.

Mal veya hizmet değil, düşünce üreten tiyatro sanatının Türkiye güncelinden bunca uzak durmasının nedenleri arasında kuşkusuz tiyatrocuların işine tiyatrocu olmayanların müdahale etmesidir. Hiyerarşik emir komuta zincirinin yönetsel mekanizması olan bürokrasinin yanlış yorumlanması, devlet kurumundaki herkesin bu mekanizmanın parçası olduğunu hissederek bürokratik ruhla her işe burunlarını soktukları gibi hiyerarşilerini suyun yolunu tıkayan bir tıpa gibi duyarsız ve duyumsamazca tiyatro üzerinde de kurma çabaları ister istemez tiyatromuzu atıllaştırmakta ve sorunlarından soyutlamaktadır. Yazılan oyunları mekanizmaya takılan yazarlar oyunlarını suya yazdıklarını düşünüp ya yazmaya küsmekte yada mekanizmanın istediği minvalde oyunlar kaleme almaktadır. Bir başka seçenek ise kendi tiyatrolarını kurup, seslerini çıkarmaktır ama bu da içerisinde bulunduğumuz ekonomik ve sosyal durumda pek olası görünmüyor.

Bürokrasinin Mekanizması Nasıl İşliyor Yada Max Weber’e Göre Modern Bürokrasinin Karakterini Belirleyen Özellikler:

1-) İdarenin personeli şahsi statüsünde hürdür ve yalnız işinin tanımlanmış görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür.

2-) Memuriyet kesin bir hiyerarşiye göre kademelendirilmiştir.

3-) Belli bir kadronun fonksiyonları açıkça tanımlanmıştır.

Sadece tanımlanmış görevleri yerine getirmekle makineleşmek, hiyerarşiyle düşüncenin engellenmesi, tanımlanmış görevle de dışına çıkma yasağı işaret edilmektedir.

4-) Memurlar bir akitle vazifeye alınırlar.

5-) Memurlar işe alınışta mesleki ihtisas yeteneği göz önünde tutularak seçilirler. Bunun en makbul göstergesi imtihan sonucu elde edilen diplomadır.

6-) Memurlara yapılan ödeme ‘maaş’ şeklini alır ve bunlar genellikle emeklilik haklarına sahip olurlar. Memur istediği zaman işi bırakabilir ve bazen de işine son verilebilir.

Memurların akitle işe alınması, çizginin dışına çıkılması durumunda 6. Maddeye götürür ve işini kaybetmesi legal hale getirilir.

7-) Memurun görevi tek veya ana işidir.

8-) Memuriyet bir kariyerdir ve memurlar kıdem veya liyakate ve bir üst’ün değerlendirmesine göre terfi ederler.

9-) Memur ne bulunduğu mevkiye ne de o mevkinin gelirlerine el koyabilir.

10-) Memur bütünleşmiş bir kontrol ve disiplin sistemine tabidir.

Çalışma temposunu arttırmaya amaçlayan ve memur polisçiliğini yaratan kariyer ve kıdem gibi vaatlerin varlığının bir üst’ün değerlendirmesine bırakılması ise bürokrasi mekanizmasının en parlak dişidir. Devletin varlığını sürdürebilmek için oluşturduğu bu mekanizma her ne kadar insanı mekanikleştirse de sosyalist yada kapitalist ekonomilerde bilumum varlığını korur.

Tiyatronun ise kendi içerisinde oluşturduğu hiyerarşik yapı, bürokrasinin hedeflediği hizmet anlayışına değil düşünce üretimine yöneliktir. Oyun yazarının ortaya koyduğu metne, yönetmen bir başka gözle bakıp ortaya farklı bir reji koyabilir. Oyuncu karakter yaratımına girerken, tasarım ve ışık gibi teknik unsurlar da aynı minvalde ilerler. Bu bağlamda herkesin üzerine düşen evvela düşünmek sonra yaratmaktır. Lâkin bir memurun görevi Max Weber’in de belirttiği üzere başkaları tarafından tanımlanmış olan görevini, tanımlandığı gibi icra etmektir. Bürokrasinin insan zihni üzerindeki en belirgin özelliği düşünme yetisini köreltmesidir. Görevi sadece mühür basmak olan bir memurun mesai boyunca aynı işi yaptığını düşünmekle ne demek istenildiği netliğe kavuşacaktır.

                Bürokrasinin Türk Tiyatrosuna İlişmesi; İstanbul Devlet Tiyatroları

Otuz dokuzu memur toplam 289 kişilik kadrosuyla 1978-1979 sezonunda kurulan ve Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olan İstanbul Devlet Tiyatrolarının evvela 2011-2012 sezonunda sahneye koyduğu otuz iki oyun içerisindeki on dört yerli oyunu mercek altına alalım.

İlk etapta yaşamayan oyun yazarlarının ve çocuk ile gençlik oyunlarını bir başka araştırmanın konusu oldukları için eleyelim: Mehmet Baydur’un Faruk Erem’in anılarından oyunlaştırdığı bir, Aziz Nesin ve Nâzım Hikmet Ran’ın üç, üçü çocuk biri de gençlik oyunu olan toplam sekiz oyunu bir kenara bırakınca geriye sadece altı oyun kalıyor. Gılgameş Destanını, Michelangelo’yu, aşkı, evliliği ve temelsiz bir kurguyla Bill Gates’i konu edinen bu altı oyunu maalesef güncel sorunlarımızın hiçbirine yanaştıramayacağımız. Devlet Tiyatrosunun misyonu halkın eğitimini, dil ve kültürünü yükseltmek, Türk Sahne Sanatlarının yurtiçi ve yurtdışında gelişmesini, yayılması sağlamak, temel değerler üzerinde doğru yargılara varılmasını sağlamak ve estetik duygusunu geliştirmektir. İstanbul Devlet Tiyatrolarının bünyesindeki 14 yerli oyunun Türk Sahne Sanatlarının gelişmesini ve yaygınlaşmasını yeteri kadar sağlayamayacağı açıktır. On dört milyonluk bir şehirde bakanlığa bağlı bir kurumun on dört yerli oyunla halkın kültür ve eğitim düzeyine ne kadar katkı sağlayacağı da zihinlerde soru işaretidir.

Halkın eğitimi noktasında da misyon yüklenen kurumun güncel sorunlara yaklaşımı neredeyse sıfır ama bu durum kurumun yıpratılması için kullanılacak bir silaha kesinlikle dönüştürülmemelidir. Bakanlığa bağlı yetmiş iki yıllık bir kuruma bürokrasinin bulaşması elbette kaçınılmaz. Bunun en net göstergesi de günceli yakalamaktan çekinen repertuvarıdır. Bu sorunun çözüm noktası ise bakanlığın, bürokratların ve ideolojik yaklaşımlarının kurumdan uzak tutulmasıdır. Bakanlığın yapması gereken tek şey maddi ihtiyaçların teminini sağlamaktır. Ödeneklerini yaptığı gişeye oranla hesaplayacağını açıklayan bakanlığın bürokrasisini beyaz perdeye yansıtma çabalarının sonuçsuz kalmayacağını ilerleyen zamanlarda “İvedik İvedik” göreceğiz. Sahnelerimiz için şimdilik aynı katılıkta bir bürokrasi ağının varlığından bahsetmek haksızlık olabilir ama güncelden uzak durdukça aynı ağın sahnelerimizi de sarıp sarmalayacağı kaçınılmazdır.

Hakkında Oktay Emre

Yoruma kapalı.