9 Ağustos 2020, Pazar
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / İdeolojinin Egemenliği Üzerine-2

İdeolojinin Egemenliği Üzerine-2

“Her iktidar kendi bilgisini üretir”.

Bugün geniş çevrelerde kabul gören postmodernist epistemolojinin karakter özellikleri; egemen sömürücü zihniyete, onun ekonomi-politik çıkarına hizmet ediyor oluşunun yanı sıra, kültürel olarak, insanlığın manevi değerlerini kullanıyor oluşuyla da açıklanabilir. Bugünkü bilim; modernizmin ilerici bilgisini kendine alet ederek dine ve gelenekselin yeniden üretilmesine doğru, yani tarihsel olarak geriye doğru evrilmiş durumda. Bu yöneliş geniş halk kitlelerinin ekonomik-sosyal-kültürel sömürüsünde bir ideolojik araç olarak işlev görüyor.

Geçmiş yüzyıllarda, bugünkü sosyal bilimlerin yerine düşünebileceğimiz mitler, efsaneler ve masallar, insana yön vermede kullanılan, topluma neye inanmaları gerektiğini bildiren ve kitleleri bir arada tutmaya yarayan araçlar olmuştur. Kitlelerin birleştirilmesi sürecinde bu araçlar; toplumun iktisadını ve dolayısıyla iktidarını ellerinde tutanlar tarafından, kendilerine tehlike oluşturabilecek tüm olasılıkları kontrol altında tutmak için sürekli yeniden- üretilmiştir. Genel olarak Doğu coğrafyasında ve özelde bizim toplumumuzda da iktidarı elinde bulunduran zümre, topluma dinsel değerlerin, devletin, ahlakın, ailenin ne demek olduğunu çeşitli yollarla ve büyük oranda sayılan araçlarla (1) anlatmıştır .

Ortaçağ gibi bir karanlık dönemi yaşayan Batı’da, Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemleriyle birlikte, bu geleneksel araçlar terk edilmiş fakat Batı toplumunun yönetici iktidarları; yüzyıllar boyunca ve anıldığı gibi günümüzde de, Doğu toplumlarında bu sürecin ( geleneksel ideolojinin siyasal ve toplumsal seviyelerde ikamesi)sürdürülmesini destekleyerek,  kendilerine kaynak yaratma, onları ekonomik ve kültürel olarak sömürme politikalarının en önemli unsurlarından biri yapmıştır. Tarihinde bilim, akıl, ilerleme, özgürlük gibi değerlerle yöneticileri tarafından tanıştırılmayan Doğu toplumları, uzun zamandır bu geleneksel mirasın siyasal vesayeti altında yaşamaktadırlar. Burada bireysel bir inanış olarak İslamiyet’le ilgili bir polemiğe girecek değilim. Bizi ilgilendiren konu insanlığın gelişme dinamiklerini oluşturan, toplumu dönüştürmeye, onu aydınlatmaya yarayan, eleştirel/akılcı, toplumcu bilimsel bilginin karşısında; mitlerin, efsanelerin, masalların, geleneksel ideolojisinin, günümüz modern Cumhuriyet Türkiye’sinde de, hem toplumun gerçek maddi çıkarlarını manipule etmek için kullanılıyor oluşu hem de bu amaç doğrultusunda sanatı araçsallaştırması ile ilgili.

Vereceğim örnek Devlet Tiyatrolarının benim de içinde bulunduğum bölgesinden; Trabzon’dan. Ve ülkemizin önemli yönetmenlerinden Yücel Erten’in sahneye koyduğu Deli Dumrul’dan.

Erten’in bundan on sekiz yıl önce de sahnelemiş olduğu oyun, Trabzon’da geçen sezon büyük bir beğeniyle izlendi. Tiyatro eleştirmenlerinin de büyük övgüsünü kazandı.
Deli Dumrul ve İktidarın Normal Toplumu
‘ Toplumun akla dayanan süreçlere oturtulabileceğine ve gerek tek tek, gerekse yığın halindeki insan çabasının tarihsel olayları etkileyebileceğine yürekten inanmayan hiç kimse barış için çalışamaz.’ (2)

Geleneksel toplum değerlerinin belli başlı unsurları, Deli Dumrul hikayesinde ve yine Cumhuriyet kuşağı yazarlarından Güngör Dilmen’in kaleminde (3) yaşıyor. Deli Dumrul hikayesi, Dumrul’un kişiliğinde; delilik, topluma zararlı olma, tanrıya karşı gelme, toplumun değerlerinin dışına çıkma ve olaylar örgüsünde; Tanrı tarafından cezalandırılma, geleneksel değerlere geri dönme, aileye katılma ve nihayet normalleşme olarak özetlenebilir bir biçimde yapılanıyor.

Dumrul bizim tarihimizde hep aykırı adam olmuş ve fakat toplumun kolektif hafızasına bu aykırılığın bedelinin ne olduğu incelikle işlenmiştir. Töreler, gelenekler, adetler ve bunların temsilcileri (iktidarlar) karşısında insan çaresizdir:Kaderci,  kanaatkar ve çilekeş bir toplum (cemaat) modeli, Osmanlı’nın dogmatik ve bilime kapalı tarihinde ve sonradan modern Türkiye Cumhuriyeti’nde, yöneticilerin uyguladıkları ekonomi- politikaların (4) temel sömürü dayanağı oldu.

Dumrul’u aykırılığa sürükleyen, onu geleneğe, töreye, topluma karşı gelmeye iten şeyin, bizzat bu süreçlerin kendisi olabileceği, tüm bir Selçuklu ve Osmanlı tarihi boyunca hiç düşünülmedi, düşünülmesi engellendi. Yaratıcı insanın yaratmasını engelleyen, kanaatkar toplumumuzun sömürülmesini kolaylaştıran bu geleneksel araçların, iktidarlar tarafından kullanıldığı, Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yıllarında anlaşılır gibi olduysa da, bin yıllık geleneksel değerlerimizin yerine zamanla yenileri ikame edildi. Bu ikameci zihniyet, bugün de egemen (küresel) ekonomi-politik ve onun yukarıda andığım bilimsel-kültürel karakteriyle uzlaşıyor.

Erten Rejisinin İdeolojisi Ve Sanatsal Dinamikler

Bu çözülmenin sorumluları siyasal düzeyde belli gibi görünüyor. Fakat kültürel-sanatsal düzeyde bir bulanıklık var. Bu bulanıklık, ülkemizde sanat alanının darlığından, onun egemen zihniyete olan bağımlılığından ve estetik birikiminin zayıflığından kaynaklanıyor.

 

Hikayenin belli başlı  bölümlerinin sahneleştirildiği ve göstergelendirildiği Erten’in Deli Dumrul rejisinde, dönemin kültürel değerleri, tam da Turizm Bakanlığımızın isteyebileceği şekilde geleneksel, folklorik kıyafetlerle, danslarıyla sahneye taşınıyor. Rejide kimi zaman neşeli, ironik, gülmeceli durumlar ve tiplerle, kimi zaman da büyük bir ciddiyetle, bu kültürel değerlerimiz ustalıkla yeniden üretiliyor. Ve elbette bu iş, turistik bir tanıtımı, oryantalist ressamların şaheserlerini aratmayacak görsel zenginlikle dolu.Yücel Erten, Güngör Dilmen’de olduğu gibi, sanat üreticiliği işini ciddiye alan sanatçılardan biri. Ancak bu ciddiyet rejisinde kullandığı araç gereçlerin, dogmalaşmış bir ideolojinin, post- modernist güzergahını izlemesine ve ona hizmet edişine engel olamıyor.Görsel değerleri biçimsel karşıtlıkları içinde ele alan Erten, ancak bu seviyede kalabiliyor. Rejiyi yalnızca görsellerin işlenmesi olarak algıladığı için, konuya, mesaja yönelik bir perspektife sahip değil. Biçime yönelik bu özentili tutum, özün (gelenekselin) siyasal düzeyde gerici ideolojisini yeniden- üretmekten başka bir yaratıcılık (!) sergileyemiyor.

…burada önemli olan, kültürel mirasın mutlaklaştırılmış değerleri ile hesaplaşmaksızın bir tiyatro yapmanın olanaksızlığıdır.( 5)

Deli Dumrul’un geleneklerle, törelerle, toplumla çatışması ve karşılık olarak da çatıştığı bu olgulara dönüşmesi sorunsallaştırılamıyor. Deli Dumrul hikayesi ve metin, bir tartışma alanı/aracı olarak kullanılamıyor. Elbette bu durum, Erten’in biçimsel zekasına uygun. Mitlerin, efsanelerin sembolik anlamlarının ve bu anlamların toplum yaşantısıyla olan organik/ideolojik ilişkisi çözülemediği, tarihselleştirilemediği ve modern toplum/birey değerlerini hatırlatacak bir perspektif kurulamadığı için gösterge düzeyinde de temsil edilemiyor ve asıl mesaj hiç değişmiyor. Toplumsal, yerleşik mutlak değerlerle, gelenek- göreneklerle, dinle karşı karşıya gelmek (delilik); tevekkülle, boyun eğmeyle, verili toplum değerlerine geri dönmeyle ve saadet içinde yaşamayla (normallik) sonuçlandırılır.

Reji’nin, üzerine düşünmekten vazgeçtiği nokta, siyasetin ve sanatın tarihteki ilericilik sıfatını kazanmalarına yol açan bilimsel perspektif aynı zamanda. Bu açı; toplumsal, kamusal düzeyde; dinin yerine siyaseti, inancın yerine bilimi, gelenekselin yerine yeniyi, bilinçli toplumu ve elbette emeği önceliyordu. Sanıyorum Erten’in oyunun içsel ilişkilerine yönelik bu kayıtsızlığını anlayışla karşılamamız gerekiyor çünkü başta anıldığı gibi günümüz bilimi ve sanatının konjonktürel numarası bu.

‘Yeninin üretiminden ziyade mevcut olanın ve eskinin yansıtılmasına ve yeniden-üretilmesine dayalı bu hiper mekanda eski yeniden inşa edilmez, sadece benzeş olarak yeniden üretilir. Tarihsel bağlamından koparılıp dondurulmuş eskinin camlardaki ve aynalardaki yansıları tarih dışındaki bir şimdiyi ya da gerçek tarihten koparılmış bir geçmişi dile getirir.’ ( f.Jameson) (6)

Yeni Bir Okuma Mümkün mü?
Bizim siyasal ideolojimiz toplumu ve bireyi, özgürlüğü ve eleştirelliği içinde tanımadı. Onu hep bir bağlam içinde düşündü. Bu bağlam toplumumuzu, kendisini yöneten süreçlere teslimiyetine alıştırdı. Bir modernleşme projesi olarak Cumhuriyet’te de bu süreç sürdü gitti. Bizim batıllarımız, tabularımız hep var oldu. Ve birileri hep bu batılları ve tabuları kullanarak hem siyasal hem kültürel yapılarda iktidar oldu.

Cemaat örgütlenmelerinin politik düzeye çıktığı günümüz Türkiye’sinde de, var olan aydınlanma değerlerinin derin çürü(tül)müşlüğüyle karşı karşıyayız. Bilinçli bir toplum ve onun siyasal/sanatsal temsil alanları, geleneksel ideolojimizin, onun toplumun manevi değerlerini kullanan ve kitleleri kendine tabi olmaya zorlayan vesayeti altında. Toplumu (Dede Korkut’un tavsiye ettiği insanı) bir sömürü nesnesi olarak gören ve sömürüsünü sürdürmek için onun ekonomik ve sosyal çıkarlarını, geleneksel araçlarla manipule eden, oyalayan, onu eğitimsiz, cahil bırakan ya da kendi bilgisini dikte eden egemen zihniyet, toplumun içinden çıkan tüm muhalif potansiyelleri de ( hem siyasal hem sanatsal alanda ) iç ediyor.

Ülke siyasetinin halkının ekonomik çıkarlarını, onun zengin kültürel ve sosyal hayatının özgürce yükselmesini kendisine varlık nedeni yapacak seviyeye gelmesi için, önümüzde uzun yıllar var. Bu süreci toplumla kurduğu yakın ve doğrudan ilişkiyle sanat ve onun egemen gerici unsurlara boyun eğmeyecek ‘sanatçısı’  hızlandırabilir mi ? Yoksa bu, ondan yapabileceğinin fazlasını beklemek mi olur ?

Mesut Yüce

Kaynaklar:

1- Hayati Develi- Dede Korkut Hikayeleri-Alkım Yayınevi-2006

2- Gyorgy Lucaks- Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı-Remzi Kitabevi-1969,sf- 15

3- Güngör Dilmen-Deli Dumrul-Adam Yayınları-1999

4- İsmail Cem – Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi-Cem Yayınevi-1989

5- Aslıhan Ünlü – Türk Tiyatrosunun Antropolojisi-Aşina Kitaplar-2006-sf -243

6- Frederic Jameson –Postmodernism or the Cultural Logic Of Late Capitalism -1991 ( Özne Yapı Gerilimi- G.Acar Savran çevirisi.)
* ideolojinin Egemenliği Üzerine adlı ilk eleştiri yazısı www.tiyatrokeyfi.com.sitesinde yayınlanmıştır.

Yoruma kapalı.