12 Ağustos 2020, Çarşamba
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Merkezde Ne Tanrı Ne İnsan: Postmodern Özne Ve Nesne

Merkezde Ne Tanrı Ne İnsan: Postmodern Özne Ve Nesne

“Eski olan şeylerden sıkıldığımız için değil, dünya olaylarının zaman ve mekânında kayma meydana geldiği ve dünyaya ilişkin konumumuz değiştiği için, kimliğimizi yeniden kurma arayışı içindeyiz.”

[1]

İçinde bulunduğumuz “postmodern durum”da Aydınlanma çağının ürünü olan insan anlayışı ile dünya görüşleri bir sarsıntı geçirmiştir. Aydınlanma, Tanrı’nın merkezi olduğu kutsal bir düzenden, insanın merkezi olduğu dünyevi bir düzene geçişti. Postmodern dünyada ise, ne Tanrı ne de insan merkezdir. Merkezsiz ( ya da çok-merkezli) bir düşünce sistemi söz konusudur. Bu sistem içinde insan, bütünsel, tutarlı bir “akıl”, tarihi inşa eden bilinçli bir özne değil, sürekli oluş halindeki, etkileyen, etkilenen, bütünlükten, tutarlılıktan yoksun, çeşitli “özne konumları”ndan (subject positions) konuşan, çelişkilere düşen bir kimliktir.

Modernist düşüncenin benzerlikleri, karşılaştırılabilir nitelikleri, aynılıkları merkezileştirmesine karşılık, postmodernizm farklılıkları vurgulamaktadır. Eski dünyada Tanrı’nın buyrukları o düzenin tartışılmaz önermeleriydi. “Tanrı ölünce”, yerine geçen insan tartışılmaz olsa bile, bir uyumu sağlayabilecek ve nesneler dünyasının düzenli bir yapısı olduğunu gösterebilecek önermeler oluşturmak zorundaydı. Descartesçi düşünen özne, fenomenler dünyasını düşünülen nesne olarak seçer. Bu soyutlamada nesneler arasındaki benzerlikler kurulurken, farklılıklar zihinde aşılarak benzerliklere indirgenir. Farklılığın, heterojenliğin paranteze alınması böylece Yeniçağ biliminin kaçınılmaz özelliği olur. Hegel bu özne-nesne ilişkisinden kopar görünür, ama aslında kopmaz. Akılcılığın yapısına ve yöntemine değil, biçimine, formüllenişine karşı çıkar; kartezyen öznenin yerine kurmaca bir geist çıkarır. Bu adeta nesneleşmiş bir öznedir, ilk bakışta özne-nesne ayrımı ortadan kalmış gibidir burada, ama tez-antitez çelişkisinde gene iki değerli mantığı ve bilinci görürüz, ikilik kapalı bir sistemin içine yerleştirilmiştir. Sonuçta, Hegel’de heterojen yapının farklılıkları basit karşıtlıklara indirgenmiştir.

Klasik Batı düşüncesi ikili karşıtlıklar üzerine kuruludur. Özne-nesne, özgürlük-zorunluluk, kültür-doğa, Batı-Doğu, kadın-erkek vb. Bu ikiliklerle daha başkaları tam karşıtlıklar olarak kurulmuş, seçilen konuma göre, biri merkez seçilirken, karşısındaki “öteki” sayılmıştır. Postmodernizmde bu çiftler karşıtlık olmaktan çıkarılmış, bunların birbirlerini dışlamadan yan yana varolabilecekleri öngörülmüştür. Postmodernistler, insanlara başkalarıyla özgürce yüz yüze gelme, görüş noktalarına müdahale etme, hakim politik gerçekliğe alternatifler öne sürme imkanı veren yeni bir toplumsal düşünüş ortaya sunmaktadırlar. Postmodernizmin öznesi, tabi kılma ve boyun eğdirme pratiklerini sorgulayabilen ve yeni öznellik tarzlarını inşa etmeye girişebilen bir öznedir.

Postmodern çağda “ne hakikat, ne yalan, ne streotip (kalıp tip, peşin hükümlülük), ne yenilik, ne güzellik, ne çirkinlik” vardır; varolan, farklı ve eşit sonsuz sayıda zevklerin bir yelpazesidir. Herkesin kültüre ulaşmasını içeren demokrasi, bundan böyle herkesin kendi istediği bir kültür hakkını veya herhangi bir anın dürtüsünü kültür olarak isimlendirme hakkını ifade etmektedir. Bu anlamda, postmodern bireyin (ya da öznenin) tercihleri tartışılamaz; bu tercihleri, hiç bir kimse, hiç bir aşkın tarihsel veya çoğulluğa ait otorite değiştiremez.[2]
Felsefe tarihinde özne terimi çok köklü değişimlerden geçerek günümüze ulaşmıştır. Terim, XVII. yüzyıla gelene değin, Skolâstik felsefe başta olmak üzere bütün bir Ortaçağ boyunca Aristoteles’in kullandığı anlamda, değişen durumlardan etkilenmeyerek hep kendisiyle aynı kalan, “orada” gerçekten varolan, düşünen varlık olarak, salt zihinsel bir içerik olarak varolmak için kendisinden başka bir şeye gerek duymayan “töz”e çok yakın bir anlamda kullanılmıştır. Felsefede Descartes’e değin nerdeyse tek egemen özne anlayışı olan bu yaklaşım, Descartes ile başlayan modern felsefe döneminde bırakılmış, özne teriminin yerine yerleşik anlamında köklü bir değişim meydana gelmiştir. Bundan böyle “özne”, algılara, tasarımlara, izlenimlere, düşüncelere dayanak olan; algıladığının, tasarladığının, duyduğunun düşündüğünün ayırdındaki “ben” olarak kavranır olmuştur. Nitekim Descartes öncesi felsefede özne kategorisi fazla ağırlığı olan bir kategori değilken, Descartes’la birlikte modern felsefe anlayışının üstüne kurulduğu temel kategorilerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

XVII. yüzyılda başlayan, modern felsefeyle birlikte ortaya çıkan modern özne tasarımının en belirgin özelliği, “özne”nin bilgiye temel oluşturan ussal ve istençli bir varlık olarak benimsenmiş olmasıdır. Modern felsefeyle birlikte giderek günümüzdeki en genel anlamıyla, gündelik konuşmalarda kullandığımız anlama çok yakın bir anlamda kullanıldığı görülmesine karşın, özne terimi “idealizm” ile “usçuluk” geleneklerinde metafizik bir anlam taşımayı sürdürmüştür. Nitekim söz konusu geleneklerin felsefe de “ben” denince, “ben-olmayan”, bütün her şeyden ayrı durarak varolan akla gelmektedir. Buna göre ben, ben-olmayan ile ilişkisinde ben-olmayanı etkilediği gibi ondan etkilenirde. Özellikle idealist felsefe, özneyi salt tinsel bir kendilik olarak görmüş; onu kimileyin öznel idealizm de olduğu gibi “bireysel bilinç” diye, kimileyin de nesnel idealizmde olduğu gibi bireyüstü “nesnel tinin bilinci” diye temellendirmiştir. Örneğin Hegel’e göre özne, insanın kendini bilmeye yönelen bilincidir. Bir başka deyişle “saltık idea”nın belirlenimi olarak kendi bilincinde olan, dünyayı gerek kuramla gerek pratikle tanımak gibi etkin bir eylemlilik konumunda bulunandır.

Öte yanda, XVII. ile XVIII. yüzyıl maddeciliği, eyleyen, hep belli yapıp etmeler içinde bulunan insan tekini özne olarak tanımlamakla birlikte, özneden kendisine yönelik etkileri kendi doğasına uygun biçimde işleyip özümseyebilen ama büyük oranda yalıtık bir birey olarak edilgen bir doğa varlığını anlamaktadır. Buna karşı “diyalektik” ya da “tarihsel maddecilik”, tarihi yok saydıklarını düşündüğü idealist, usçu, doğalcı özne anlayışlarını tanımamaktadır.

Diyalektik maddecilikte özne denince, gelişen üretim güçleriyle, yetenekleriyle, genel donanımıyla toplumsal insan anlaşılmaktadır. Bu bakımdan, toplumsal gelişim sürecinin belirli bir basamağında bulunan insan toplulukları da her zaman için birer öznedir. Bir yandan tarihsel eylemler içinde bulunmalarıyla, sınıf, partiler ya da farklı toplumsal gruplar özne olarak değerlendirilirken, öbür yanda çeşitli bireysel eylemler içindeki insan teki de özne olarak görülmektedir. Diyalektik maddecilikte gerek bireysel gerekse grupsal öznelerin, toplumsal özne parçaları olmaları bağlamında her zaman için toplumsallıkla belirlendikleri görüşü egemendir. Althusser eliyle yenilenen Marksçı anlayışın bakış açısından ise özne, ideoloji kavramı çözümlenirken, ideolojinin işlevi belirlenirken başvurulan kilit konumda bir kavramdır. Buna göre ideolojinin temel ödevi, toplumsal yapıların taşıyıcıları ve kendilerine verilmiş rolleri oynayan kişiler olarak özneyi kurmaktır.[3]

Kökleri Descartesçı felsefenin “düşünüyorum, demek ki varım” sözün de yatan modern özne tasarımı Nietzsche’den Derrida’ya, Heidegger’den Gadamer’e değin felsefece eleştiri yoluyla bozguna uğratılmış; egemen konumundan alaşağı edilmiş; öznenin bundan böyle hiçbir biçimde “anlamın başlatıcısı” olamayacağı kesinlenmiş; bir anlamda öznenin taşıdığı varsayılan bütün yetileri elinden alınmıştır.

En genel anlamda modern özne tasarımının sonunu yapısalcılıkakımında savunulan temel düşüncelerin hazırladığı söylenebilir. Öznenin özünde bir gizemleştirim isteğinin ürünü olduğunu öne süren yapısalcılık, buna ana gerekçe olarak da toplumsal ilişkilerden bağımsız bir kavramlaştırmanın önünde sonunda bir gizemleştirim olacağını göstermektedir.

Modern felsefede temellendirildiği biçimiyle öznenin toplumsal ilişkileri sürdürmek, oradan değiştirmek ya da yeniden kurmak gibi bir yetisi yoktur. Bununla beraber yapısalcı anlayışın sözdağarında özne terimi neredeyse yitik bir kişiye, kaybedilmiş bir davaya karşılık gelmektedir.

Özellikle modern özne tasarımına karşı çıkan çoğu postmodern düşünürün çözümlemelerinden de görüleceği üzere, modern özne doğayla girdiği “araçsal” ilişkide doğayı denetimine almaya çalışan “tahakkümcü” ve “totaliter” bir temel üstüne kurulmuştur. Modern özne varolan her şeyi denetimi altına almayı arzulayan modern istencini yaşama geçirirken, usuna, bilime ve bilimsel bilgiye kayıtsız şartsız teslim olmuştur. İnsanlığın geleceğine, insanlığın her anlamda ilerlemekte olduğuna ilişkin de sarsılmaz bir inancı vardır.[4]

Bütün bu özelliklerine ek olarak,modern özne çalışkan, özdisiplinini elden bırakmayan, sorumluluk almaktan kaçmayan, geleceği önceden tasarlayan, belli amaçlara ulaşmak için belli plan ve programlar yaparak eyleme geçen, gerektiğinde yaşamdan haz almayı ulaşması gereken amaçlar uğruna erteleyebilen kişidir.[5]

Modern özneye şiddetle karşı çıkan postmodernler, böyle bir öznenin kimileyin yapıntı bir felsefe kategorisi olduğunu, kimileyin liberal insancılığın bir uydurmacası olduğunu, kimileyin de modernliğin gerçek yüzünü saklamak amacıyla taktığı bir maske olduğunu yüksek sesle dile getirmektedirler. Kuşkusuz bu düşüncelerin ana esin kaynağı olarak Nietzsche’nin özneyi yok saymaya yönelik felsefi görüşleri gösterilebilir.[6]

Özneyi yorumlayarak kuranın/yapanın dil olduğunu belirten Nietzsche, öznenin dildeki konumlar arasında bir konum olmaktan öte bir değeri olmadığını, dolayısıyla da söylemin retorik bir sonucu olduğunu etkili bir biçimde dile getirmiştir. Mantıksal, gidimli (discursiue), nedensel bir uslamlama akışıyla düşünüp öyle de duyumsayan bir öznenin varlık temellerini sorgularken Nietzsche, durağan, başkalaşmayan, olduğu gibi kalan Descartesçı anlamda “aşkın özne” tasarımının altını oymaktadır.[7]

Modern özne kategorisine yaklaşım açısından Nietzsche ile arasında kanbağı bulunan Freudda kendi içinde tutarlı, bütünlüklü, belli bir birliği bulunan özne anlayışını yerden yere vurmaktadır. “Bilinç taşıyıcısı” diye temellendirilmiş özneyi yersizliğe, bölük pörçüklüğe, gerisin geriye bilinçdışına yollarken yine Nietzsche ile aynı görüşleri paylaşmaktadır.

Batı düşüncesine kök salmış “ özne nesne ikiliği” belasının baş sorumlusu olarak görülen modern özne anlayışı, Derrida’nın geliştirdiği yapısökümcü felsefenin yapısı sökülecekler listesinin de en başında yer almaktadır. Yapısökümcü okuma yordamının deyişiyle, öznenin eylemin, yazının, en genel anlamda çeşitli söyleme olanaklarının kaynağı olmak bir yana, belli türden bir söylemeye karşılık gelen modern söylem biçiminin yaratmaya çalıştığı retorik bir stratejiden, dilsel bir konum olmaktan öte bir değeri yoktur. Derrida özne kavramının kendi içinde çelişkili bir kavram olduğunu göstermek amacıyla öznenin “eylemin başlatıcısı” olarak hep ön planda tutulması sayıltısını yapısöküm işleminden geçirerek öznenin kurmaktan çok kurulan bir şey olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Bu anlayışa göre, “özne toplumsal pratiklerinin toplamı, onların bir ürünüdür. Daha açık söylemek gerekirse, özne ne yalnızca dilin yarattığı bir şeydir ne de kendisini içinde bulduğu tarihsel pratiklerden bağımsız bir kategoridir.”[8]

Yine post-yapısalcı felsefenin önde gelen bir başka düşünürüFoucault’ya göre, öznenin salt dille belirlendiğini, yalnızca bir simgeler dizgesi içinde kurulduğunu söylemek yeterli değildir. Özneyi temellendirmek için simgeler oyunundan daha da fazla bir şeylere gereksinim vardır. Foucault özne kategorisini tam anlamıyla kavramak için gerek duyulan nedir sorusunu,“ ilkece çözümlemeye açık olan tarihsel pratiklere gitmek” biçiminde yanıtlamaktadır.[9]

Bu söylenenlerin ışığı altında bakınca, post-yapısalcı felsefe anlayışında, modern özne tasarımının ya toplumsal ve tarihsel pratiklerin etkin bir eleştiricisi olarak ya da belli bir söylem retoriğinin uzantısı olarak varolabileceği savunulmaktadır. Bununla birlikte Foucault, kurucu bir özne anlayışının bırakılması gerektiğini ileri sürse de özne kategorisinin bütünüyle bırakılmaması gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Özne kategorisini yeniden bina edecek bir biçimde olmamak koşuluyla, öznenin işlevlerini, söylem üzerindeki etkilerini yeniden düşünmeyi öneren Foucault, bir anlamda postmodernizmin sonuna dek götürülmüş özne karşıtlığını hatta düşmanlığını alttan alta sorguya açıyor gibidir.[10]

Kaynakça

M.Akif Sözer,Postmodernizm ve Eğitim,http://www.subjektif.com/makale/postmodernizm.htm

www.wikipedia.com

A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal– Felsefe Sözlüğü-Bilim ve Sanat Yayınları


[1]M. Akif Sözer,Postmodernizm ve Eğitim,http://www.subjektif.com/makale/postmodernizm.htm

[2] y. a. g. e

[3]A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal– Felsefe Sözlüğü-Bilim ve Sanat Yayınları

[4]y.a. g. e

[5] y. a. g. e

[6] y. a. g. e

[7] y. a. g. e

[8]www.wikipedia.com

[9]Felsefe sözlüğü,a. g. e

[10] y. a. g. e

Hakkında Tülay Yıldız Akgül

Yoruma kapalı.