2 Nisan 2020, Perşembe
SON HABERLER
Buradasınız: Anasayfa / Makale / Yaklaşan 2012 İstanbul Tiyatro Festivali Vesilesiyle!
Yaklaşan 2012 İstanbul Tiyatro Festivali Vesilesiyle!

Yaklaşan 2012 İstanbul Tiyatro Festivali Vesilesiyle!

GÜNCELLEME: İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) Mart ayının ortalarında “Tiyatro Festivali” için bir “Basın Toplantısı” düzenledi ve katılacak toplulukları açıkladı. Bülent Eczacıbaşı, utangaç bir biçimde AKM gibi yapıların olmamasından yakındı. Evet, AKM yıllardır kapalı. İstanbul’u ve “Tiyatro Festivali”ni bu ayıptan kurtarmak gerekiyor. Bir diğer konu da YABANCI OYUNLARIN PAHALILIĞI VE HERKES TARAFINDAN İZLENEMEYECEK OLMASI. BU KONUDA ALTI AY ÖNCE YAZDIĞIM BİR YAZIYI BAZI ANIMSATMALAR İÇİN YENİDEN YAYINLIYORUM.

HALUK BİLGİNER, DEVLET TİYATROLARI VE DİKMEN GÜRÜN UÇARER

Haluk Bilginer’i İngiltere’den geldiği günden beri izlemeye çalışıyorum, “çalışıyorum” diyorum çünkü izleyemediğim zamanlar da oldu kendisini. Örneğin ilk oyunlarından biri olan Harold Pinter’ın “Aldatma”sını öğrencilik zamanlarıma denk geldiği için izleyememiştim. Oysa en çok izlenilmesi gereken zamanlarda.

Ancak öğrencilik zamanları “parasızlık” zamanları olduğundan “özel” tiyatroları çoğu kez izleyemedim. Paramız yetmediği için “Aldatma”yı Sema (Göktaş) Alsancak’taki Amerikan Kültür Derneği’nin salonunda izlerken ben, Kordon’a doğru yürüyüp denize karşı “Birinci” sigaramın dumanlarını efkarla savurmuştum; Filtreli “Samsun” sigarası alacak paramız da yoktu çünkü. Yine AST’ın İzmir turnesinde “Sacco İle Vanzetti”yi izlemek istemiş, iki bilete paramız yetmediği için cebimizdeki yol paralarını da vermiş, otuz üç kilometre ötedeki evimize kah yürüyerek kah oto-stop yaparak gidebilmiştik.

Şimdi benim dünyanın dört bir yanında oyun izlediğimi görenler beni çok zengin sanıyorlar ama kazın ayağı öyle değil; ev, araba, yazlık almayıp “yaşama biçimi”mi izleyebildiğim kadar “oyun izlemek” üzerine kurdum; evet bu alınmış bir karardır. Ayrıca borçlanacaksam Yeni Tiyatro Dergisi “zora” girdiği zaman onun çıkmasının aksamaması için borçlanmayı tercih ediyorum; çünkü Yeni Tiyatro bir tek tiyatro kurumlarından düzenli “reklam-ilan” alıyor, o da çok düzenli değil tabii ki… Zaten hepi topu yedi aylık bir tiyatro sezonumuz var; örneğin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Kasım ayı geldiğinde reklam veren bazı tiyatro kurumlarımız ya “bütçeyi denkleştirmek” adına, ya da başka nedenlerle reklamlarımızı kesiveriyorlar; artık kim ve neden empoze etmişse bu kurumlarımızdaki bazı görevlilerle konuşurken bu ülkeye “dört tane tiyatro dergisi”nin “fazla” olduğunu duyuyoruz. Evet dört tane tiyatro dergisinden sezon içersinde “aylık” olarak çıkan ikisine kurumlarımız “düzenli” reklam veremiyorlarsa ve “yangında ilk vurulacak” biz oluyorsak ne diyeyim, denilecek çok şey var da, ben konuyu dağıtmayayım: Konumuz Haluk Bilginer!…

Evet, Haluk Bilginer, oyunlarıyla, repertuvarıyla, oyunculuğuyla, turneleriyle sansasyon yaratacağına “demeçleriyle” bu açığı kapatmaya yeltenince olmuyor, baltayı taşa vuruyor. Tıpkı geçen sezon oyuncuları küçültürken, kendisinin de bir “oyuncu” olduğunu unutması gibi; oysa sözünü ettiği “küçüklük” durumu sadece oyuncularda, tiyatrocularda değil, her meslekte gözlenebilecek bir durumdur. Ayrıca Bilginer’in sözünü ettiği “ulusal tiyatro” öyle “ha” deyince kurulacak bir “şey” değildir. Hele hele “gel bakalım Asu Hanım, sana şu kadar maaş vereceğim” gibi “popülist” söylemlerle “ulusal tiyatro”yu kuramazsınız; bunun için daha “geniş” ve daha “derin” düşüncelerinizin olması gerekir. En önemlisi bu konuda “samimi” olmanız gerekir. Biraz “samimi” ve “iyi niyetli” düşünebilseniz, “ulusal tiyatro”nun en önemli bileşeninin Devlet Tiyatroları olduğunu göreceksiniz. Bugün İstanbul dışında da “tiyatro”dan söz edebiliyorsak bunu Devlet Tiyatroları’na borçluyuz; ben, biz İzmir’de yaşarken, okurken iyisiyle kötüsüyle Devlet Tiyatrosu’nun oyunlarından beslendik; (evet, “kötü” oyunlar da, kusurlu oyunlar da bizi besler, en azından orada gördüğümüz “yanlış”ları yapmamayı öğreniriz. Tıpkı sizin Shakespeare’den yaptığınız “7 Müzikali”nden öğrendiklerimiz gibi…) on yıl Erzurum’da çalışırken ilk altı yıl Devlet Tiyatrosu yoktu da, Trabzon’a oyun izlemeye giderdik; en yakın tiyatro altı saat uzaktaydı ve o tiyatro Devlet Tiyatrosu’ydu… Erzurum’a turne yapan yine Devlet Tiyatroları’ydı; 1991-2001 arasında sizi oralarda hiç göremedik; 1994 ya da 1995’de miydi neydi, “Derin Bir Soluk Al” oyununuzu izleyebilmek için karda kışta 12 saatlik otobüs yolculuğundan sonra Ankara’ya gelmiştik de, sizi ancak orada izleyebilmiştik. Pek akıl karı değildi ama gelmiştik işte!…  Ayrıca biz şunu çok iyi biliyoruz: Devlet Tiyatroları ”bugün kapatılsa” yarın “ulusal tiyatro” kurulamaz. Türkiye’nin yaklaşık 100 yıllık “ödenekli” kurum tiyatrosu geçmişine karşın hala bazı sancılar yaşanıyorsa Haluk Bilginer’in de, Türkiye’de tiyatro yapan herkesin de söylemlerine dikkat etmesi gerekiyor. Bizler 1. Dünya Savaşı koşullarında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nu kuran başta Cemil Topuzlu Paşa olmak üzere tüm yöneticileri ve tiyatrocularımızı saygıyla anıyoruz; 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde tiyatro eğitimini başlatan, Devlet Tiyatroları’nı kuran bütün yöneticilerimizi, bütün tiyatrocuları sevgiyle selamlıyoruz… Evet, bizim işimizin temelinde sevgi ve saygı yatar; kurumlarımızı her şeye karşın bugüne getirenleri saygı ve sevgiyle selamlıyoruz; her ne kadar Haluk Bilginer’e kızmış olsak da saygıyı elden bırakmamaya çalışıyoruz; sevgimizi ise yaptığı işler ve tiyatromuza karşı olan düşüncelerindeki içtenliği belirleyecektir.

VE DİKMEN GÜRÜN UÇARER…

Dikmen Hanım’la da zaman zaman tartışmalarımız oluyor, ancak bu tartışmalar uzun süre başında bulunduğu ve halen etkin olduğu İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) dolayısıyladır; yoksa Dikmen Gürün de bizim için çok önemli işler yapmış, önemli yapılanmalara imza atmış bir isimdir. Örneğin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki Eleştirmenlik ve Dramaturji Bölümü’ndeki katkıları çok önemlidir; İKSV’deki Tiyatro Festivalleri de öyle… Ancak İKSV’nin son etkinliği olan “III. Richard” oyununun Türkiye getirilip tiyatrocuların, tiyatro çalışanlarının ve tiyatro öğrencilerinin çoğunun izleyememesi karşısında, tüm saygımıza karşın eleştirmek zorunda kalmıştık; evet benim ve Sema Göktaş’ın ayrı ayrı zamanlarda da olsa izlememizi sağlamıştı ancak Yeni Tiyatro Dergisi’ne katkı sunan çoğu arkadaşımız bu oyunu izleyemedi. Bu konudaki eleştirilerimi geçen sayıda yaptığımdan sadece şunu söylemek istiyorum: Dikmen Hanım ısrarla sadece benim “böylesine” karşı çıktığımdan yakınıyor. Elbette ben izledim diye, Sema Göktaş izleyebildi diye, izleyemeyenlerin hakkını savunmayacak değilim. Ben, “davetiye bitmiş, ne yapalım” düşüncesine tutsak olamam; ta nerelerden gelmiş izlenilmesi gereken bir oyunu, tüm meslektaşlarımın, yarının meslektaşlarımız olan öğrencilerimizin de izlemesini isterim; karşı çıkışlarım bu yüzdendir; ayrıca ta Amerikalara, Çin’e kadar cebinden para sayıp oyun izlemeye giden biri olarak buna hakkım da vardır; bu öğrencilere ya da tiyatro dünyasına karşı yapılmış “bir show” değildir. Ben içtenlikle böyle düşünüyorum ve Dikmen Hanım’ın bu durum karşısında bana söylediği şu cümleyi de özellikle ilgililerinin duyması için buraya aktarıyorum: “Siz de yazın o zaman bunları; bize daha büyük salonlar yapsınlar orada oynayalım”; evet Dikmen Hanım da Atatürk Kültür Merkezi gibi daha çok seyirci alabilecek mekanların olmamasından, kalmamasından yakınıyordu; evet ben de, III. Richard’ın biletlerini daha çıkmadan, öncelik tanındığı için, bu biletleri bu “fahiş” fiyatlarla tüketen İstanbullu “zengin” kesimi biletleri tükettiği için değil sadece, tiyatroya “gerçekten” sahip çıkmayıp sadece Kevin Spacey’le “günah” çıkarttıkları için eleştirmiştim. Ve AKM geri verilene kadar da burada “rant” peşinde koşanları da sonuna kadar eleştireceğim.

İşin komik tarafı da şu: Zenginlerimiz bir oyun izlediler diye kendilerini “burjuva” sanıyorlar; burjuva olmak için sadece para yetmez, bunun için kültür ve sanattan da nasiplenmek ve bu tür etkinlikleri sonuna kadar desteklemek gerekiyor; Rönesans’ın zenginleri de, 1923’ün Türkiye’deki zenginleri de “Kültür Devrimi”ne katkı yapabildikleri oranda “burjuvalaşma” yolunda adım atmış sayıldılar. Rönesans’ın zenginleri Avrupa’da “burjuva” olma yolunda epey yol kat ettiler de, bizimkiler bu “işi” ne kadar becerebildiler, o tartışılır işte!…

Zaman zaman bu konuları da tartışmamız gerekiyor; tartışacağız da!…

<br >

Hakkında Erbil Göktaş

Yoruma kapalı.